U ovom romanu o ženi i obiteljskim odnosima pratimo glavnu junakinju Nermin, mladu i idealizmom ispunjenu djevojku koja teži biti intelektualka u opresivnom i nerazumijevanju sklonom društvenom okruženju. Njezini su ideali, progresivnost i borba, a potom i sazrijevanje i krize, čitatelju predočeni iz različitih perspektiva, od čega dvije predstavljaju nju samu, kao mladu a zatim i rezigniranu i razočaranu ženu, dočim očišta njezinog oca pomorca i majke kućanice dodatno nijansiraju i njezin lik kao i društveno okruženje u kojemu svi ponaosob trpe i prolaze bolna iskustva obiteljskog, krasnog i svjetonazorskog pritiska...
Leylâ Erbil is one of the leading female contemporary writers of Turkey, author of four novels and three collections of short stories, a book of essays and a biographical text about one of the best woman writers in the Turkish language, Tezel Özlü, who died in her early forties. Educated in Istanbul, she has also worked as a translator. In the 1960s she was involved in the activities of the Turkish Labor Party, which was the most influential socialist party at the time. Her stories are usually based on emotional and sociological conflicts of individuals and the society. Whether it is a love story or the story of a family or about the political and social developments of society, she usually presents contradictory states and situations and motivates the reader to deepen his/her thought about the matter. One of the author's main principles is that her works are not to be nominated for any of the literary contests or for any organizations that distribute awards. The author’s latest novel "The Three Headed Dragon" (Üç Başlı Ejderha) has been published in 2006. Other Books:
Novels Tuhaf Bir Erkek 2013 (A Strange Man) Kalan 2011 (Rest) Üç Başlı Ejderha 2005 (The Three Headed Dragon) Cüce 2001 (Dwarf) Mektup Aşkları 1988 (Love’s Letters) Karanlığın Günü 1985 (Darkness of the Day) Tuhaf Bir Kadın 1971 (A Strange Woman)
Short Stories Eski Sevgili 1977 (Old Sweetheart) Gecede 1968 (In the Night) Hallaç 1959 (The Wool Fluffer)
çok saçma bir önyargı ile, tezer özlü'yle hiç anlaşamadığım için leylâ erbil'le de anlaşamayacağımı sanarak kendisiyle tanışmayı erteleye erteleye 34 yaşımın ortasına kadar direttim: ne boş bir diretme.
kız-baba-ana-kadın sırasıyla giden dört bölümden oluşan kitapta aynı ailenin farklı karakterlerine ve/veya farklı dönemlere eğilmiş leylâ erbil, tabi kız ve kadın'daki nermin aynı nermin, yalnızca bölüm isimlerinden de anlayacağınız üzere arada hayli uzun bir zaman aralığı var. o aralığın bir kısmını baba ve ana bölümlerindeki ipuçlarından öğreniyoruz. ipucu diyorum çünkü her bölümde anlatım tekniği değişiyor. ben en çok baba bölümünü sevdim. kitabın tanıtımında dahi bahsedilen ama benim sadece iki sene önce alırken okuduğum ve unuttuğum mustafa suphi konusunu anlatma şekli, bilinç akışı tekniğini bu kadar kusursuz kullanımı... su gibi aktı. ama hepsinden çok da bu bölümüm sonunu sevdim, babanın üç paragraflık "helal olmasın" tiradı.
kız bölümündeki günlük formatı kullanımı çok mantıklı, üstelik ılımlı da bir giriş olmuş kitaba. buradaki genç kadın öfkesine bayılmamak elde değil. aynı şekilde ana bölümündeki cenaze evi sekansı ile kadın'daki işçi partisi davetleri... hepsine bayılıyorsunuz çünkü kitabın yazıldığı günden beri yazarın değindiği hiçbir konuda bir adım mesafe gidememişiz. sinirlenmeden okumak imkansız.
leylâ erbil'in çok türlü, çok teknikli, çok ana karakterli ve zamandan zamana atlayan bu kitabına ben bayıldım. geç tanıştığıma üzülsem de belki de tam zamanıydı. uzun süre aklımın bir köşesinde kendi mesaisini yapacak bir kitap tuhaf bir kadın. bayan nermin de benimle uzun süre yaşayacak, çok belli.
Leyla Erbil beni daima heyecanlandıran bir yazar. Yine keskin bir aydın eleştirisi var Tuhaf Bir Kadın'da. Ama itiraf etmeliyim ki şimdiye kadar okuduğum kitaplarından en az beğendiğim bu oldu. Aslında dört bölümden oluşan eseri bölümler halinde değerlendirecek olsam, kitabın yaklaşık üçte birlik kısmını kapsayan "Kız" başlıklı ilk bölümü mükemmel (tüm aydınlarımızın, özellikle kadınları ve de tabii kendilerini anlamak isteyenlerinin okuması gerekir), "Baba" ve "Ana" bölümlerini felaket, sondaki "Kadın"ı da ilk bölüm kadar olmasa da çarpıcı olarak niteleyebilirim. Halkı için kendini feda etmek isteyen, ama hayalkırıklığına uğrayan bir tuhaf kadının hikayesi...
"Bugün hepinizi ayrı ayrı tanıyorum. Türk aydınının hangi acılar içinde kıvrandığını gözlerimle gördüm. Onların kadına ne gözle baktıklarını öğrendim."
"Onlar, bizi kabul etmek istemiyor. Onlar, aralarında görmek istemiyorlar Türk kadınını, bakma öyle her birinin Atatürk devrimcisiyim diye aslan kesildiğine, kendileriyle eşit olmamızı, bizim de salt sanat konuşmak için, sanatçı dostlar edinmek için oralara girip çıkmamızı yediremiyorlar erkekliklerine, zora gelince çıkarıp bilmem nerelerini göstermeleri bundan. Osmanlı bunlar daha, Osmanlı! Osmanlı'dan da beter..."
1971'de yayınlanan bu sözler hala geçerli değil mi?
Leyla Erbil'in çağdaş Türk edebiyatı için önemini anlatmakla bitiremem, her şeyden öte Nobele aday olan ilk Türk kadın yazar olması bile hiç bir eserini okumadan hayran olmanıza yetecektir.
Bu kitabı için roman ya da öykü demek oldukça zor bence. Kadın olma hali, toplumda kadının birey olarak yer alma haline dair manifesto tadında bir okuma vaad ediyor kitap. Bu fikre en başta daha hiç bir kelimesini okumadan kitabın ilk sayfasında hiç bir armağan /yarışmaya kitabın dahil olmadığı anekdotuyla kapılmak çok mümkün.
Ben kendi minik okuma dünyamda, kendimce 8 Mart'a özel okumalarıma bu kitapla başladım, sizlere de tavsiye ederim
"Kimdi ağzına yüzüne bulaştırmadan beceren yaşamayı, kimdir , siz mi ha?"
İkinci Leylâ Erbil'im... Bundan kısa bir süre önce Karanlığın Günü'nü okumuş ve çok sevmiştim, o sebeple de arayı açmak istemedim.
Kitap dört bölümden oluşuyor: Kız, Baba, Ana, Kadın. İlk bölüm bende tam da Karanlığın Günü gibi bir kitap okuduğum hissiyatını uyandırmışken Baba bölümü ile birlikte bir miktar hayal kırıklığına uğradığımı söylemem lazım. "Ana" ve "Kadın" bölümleri beni "Baba" kadar bunaltmasa da "Kız" kadar keyif vermedi bana. Yine de genel olarak doyurucu bir okuma olduğunu söylemem mümkün.
Birbirinden farklı tekniklerle yazılmış, 'Kız', 'Baba', 'Ana' ve 'Kadın' başlıklı 4 bölümden oluşan ''Tuhaf Bir Kadın'', Leylâ Erbil'in 1971'de yayımlanmış ve 'bitirmediği' ilk romanı. Romanın ismi, bir kadının hem de tuhaf bir kadının hikayesini okuyacağınızı işaret etse de, kadın kimliğinin hem kadının kendisi hem de çevresi tarafından nasıl göründüğünden Türk solu ve halk arasındaki sürekli açık duran makasa, Türk solunun halkı bilinçlendirme uçarılığından Onbeşlerin (Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı) katline kadar farklı konulara eleştirel parmaklarla dokunan oldukça ilginç bir kitap.
Önce isimsiz bir 'Kız' ile tanıştırır okuru Leylâ Erbil. 'Sevgili günlük' gibi girişler ve tarih çentiği olmasa da bir günlüktür karşınızda duran. Şiir yazan bir üniversite öğrencisinin kaleminden eleştirel satırlar okursunuz. Evlilik kurumu, ataerkil aile yapısı ve onun bekaret bekçisi anneleri, kendisine 'Şaire' diye hitap eden, üsten bakan erkek egemen sanat çevresi ve bu sanat çevresinin ahlaki konumlanışı, okumuş-yazmış kesimdeki insan ilişkileri keskin okların hedefindedir.
Sonra ölüm döşeğinde denizci bir 'Baba' çıkar karşımıza. Onun iç sesini, yer yer de sayıklamalarını işitiriz, bilinç akışı tekniğiyle ve monologlarla örülmüş bu ikinci bölümde. Daha sonra 'Tuhaf Bir Kadın' olacak 'Kız''ın ismini (Nermin) de ele verir babanın ağzından dökülenler. Nermin'deki sol damarı soğuk gözlerle izleyen bir babadır, yatağa uzanmış ölümü bekleyen. Onun solculuğunda - kitabın sonunda Nermin'in aynadaki yansımasıyla tartışırken kendisinin de sorgulayacağı - 'insanları sevmeme' (misanthropy) görmekte ve onu 'babalar' gibi eleştirmektedir. Bu bölümde Karadeniz ağzıyla yoğrulmuş dilin okurda bıraktığı tadın tarifsiz olmasının yanında Onbeşler katline yapılan göndermeler de dikkat çekmeye değer. Babanın kendisi gibi denizci ağabeyinin hasbelkader tanımış olduğu Mustafa Suphi'nin öldürülüşünü bir saplantı haline getirişi, 'Suphi'yi kim öldürdü?' diye durmadan sorması, ölüm döşeğinde sayıklayan babanın geçmişine attığı oltaya sürekli takılır. Leylâ Erbil, edebiyatımızda pek görülmeyen bir biçimde Onbeşlerin katline ilişkin yeni bulguları romanının her yeni baskısına ekler.
Üçüncü bölümde yine Nermin oturur anlatıcı koltuğuna. Biraz daha büyümüş ve evli bir Nermin'dir bu sefer karşımızdaki. Anlattıklarından, olanların gerçek değil de - Elias Canetti'nin 'Körleşme'sine selamla - 'kafadaki dünya'da olup bittiğini hissedersiniz. Ölen babanın cenazesinin ardından evde toplanan muhafazakar bir sülale... Lenin'in duvarda asılı fotoğrafının yırtılmasından, sülale mensuplarının Nermin'in kılıç darbeleriyle doğranmasına kadar varıyor zihinde gerçekleşenler. 'Ana', son bölümde yine çarpıcı bir biçimde işlenecek ve eleştirilecek konuların - sol ve halk arasındaki geniş açı, halka bilinç aşılama - tohumlarını ustalıkla atıyor.
Ve son bölüm: 'Kadın'... Bu sefer 3. tekil anlatıcıyla başlar, bilinç akışıyla devam eder! Solun kitleselleşmesi gerekliliğine olan inancı yüreğinde Nermin, halkı bilinçlendirme sevdasıyla bir gecekondu bölgesine taşınır eşiyle. Yazımın başında bahsettiğim Türk solunun halka bilinç aşılama uçarılığı onu gülünç hallere düşürür ve o her şeyin üstünde tuttuğu halkına bir türlü nüfuz edemez, onlarla bir türlü bütünleşemez. Sonunda da aynanın karşısına yerleştirir onu Leylâ Erbil.
"Tuhaf Bir Kadın'''ın okuduğum iyi ve şu ana kadar buluştuğum en 'tuhaf' kitaplardan biri olduğunun altını kalın kalın çiziyorum.
This entire review has been hidden because of spoilers.
bir kadının, bir kadın yazarın bundan 55 yıl önce böyledi bir başyapıt yazması beni çok gururlandırıyor. erkeklere ve erkek yazarlara dair pek bir şeyin değişmemesi ise üzüyor. bir kez daha okudum. bu kez baba bölümünü didik didik ettim. bu nasıl bir dil bu nasıl bir ustalık yine şaştım. leyla erbil’in kendi hayatıyla izlerini sürdüm, çok önemli değil ama kim kimdir onu düşündüm. bu kitapla ilgili çok uzun konuşabiliriz. belki de konuşacağız bakalım.
Tuhaf Bir Kadın, Türk edebiyatının en aykırı ve radikal kadın yazarlarından biri -aynı zamanda Nobel'e aday gösterilen tek Türk kadın yazar- olan Leyla Erbil'in çok katmanlı bir romanı. Yazarın ilk romanı olan ve 1971'de yayımlanan kitap, dönemin siyasi ve sosyal panoramasını başarıyla çizmiş. Tüm dogmalara karşı çıkan Nermin ve onun emekçi denizci babası romanın unutulmaz karakterleri. Tabi bir de baskıcı anne figürü var. Kitap dört bölüme ayrılmış (Kız, Baba, Anne, Kadın); her bölümde farklı bir portre gösterilmiş. Nermin, 20. yy modernleşen Türkiye'de hayatta kalmaya çalışan entelektüel bir kadın ve onun karşısına çıkan engeller, kişiler, sözcükler, cümleler onda tek bir boyun eğme hissi uyandırmıyor. Öte yandan aydın sınıfı da eleştirdiği kolaylıkla fark ediliyor. Nermin aslında tuhaf bir kadın değil, sadece toplum ona bu sıfatı yakıştırıyor. Belki de günümüzde Nermin gibi kadınların olduğunu bildiğimiz için bize tuhaf gelmiyordur. O dönemde Türkiye'de dine, yerleşmiş ahlak anlayışına karşı çıkan feminist bir kadın figür görmek o dönemin toplumuna 'tuhaf' gelmiş olmalı ki Leyla Erbil böyle bir isim vermiş romanına. Tuhaf Bir Kadın, cinselliği, bir kadının bilincini, bilinçaltını ve ruhsal mekanizmasını ele alan psikanalitik bir roman da diyebiliriz. Severek okudum ve Türk Edebiyatı’nda mutlaka okunması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum.
Yazarın okuduğum ilk kitabı. Her bölümde değişen anlatım dili hoşuma gitmedi. Fakat her bölüm kendi içinde oldukça başarılı. "Kız" başlıklı ilk bölüm favorim. Babanın anlatıldığı kısımda yazar yeteneğini konuşturmuş. Temel olarak denizcilikle ilgili olan hikaye yazarın teknik konulara hakim olduğu hissini uyandırdı. "Anne" başlıklı bölümde baştan sona annenin kendi sesini duymamamız büyük eksiklik bence. Sonuç olarak hayran kalmadığım ama severek okuduğum bir kitap oldu.
Karşılaştırmalı okumakta olduğum Sırça Fanus kitabı ile aynı anda okuduğum Tuhaf Bir Kadın romanı ben de 'kız ve baba' bölümleri ile derin etkiler bıraksa da diğer kısımları için aynı şeyi söylemek zor.
Yazarın karanlık ve tokat gibi çarpan bir yönü var kitaplarını okurken zaten bunu hissettiriyor öykü kitabı sanılması da yazarın romanını tam bitirememesinden kaynaklı nitekim bu Leyla Erbil'in usta bir yazar olmasını engellemiyor.
Tuhaf Bir Kadın ilk Leyla Erbil kitabım. Ayfer Tunç da bir çok söyleşisinde adını geçirdiğinden çok merak ediyordum. Kitap kız, baba, ana, kadın bölümlerinden oluşuyor. Okumaya başladığımı söylediğimde bir arkadaşım olumsuz bi yorum yapmıştı ama ben ilk bölümü sevdiğim için anlamlandıramamıştım. Baba bölümüne geçmemle yorum anlam kazandı😅okumadan geçsem mi bu bölümü dedirtecek kadar içine giremediğim bi bölümdü. Anne kısmına da bayıldım diyemem ama en azından takip edebildiğim bir akış vardı. Sonuç olarak okuduğuma pişman değilim, mutlaka başka kitaplarını da okumak istiyorum. Bu arada ben iş bankası yayınlarının ciltli baskısından okudum, sayfaları muhteşemmiş bu serinin. Kazım taşkent serisi ipeksiliğinde ama tok bir kağıt. Keşke daha çok sevdiğim bir kitap olsaydı diye hayıflanmadım değil😅
Published in 1970 and translated into English by Amy Marie Spangler and Nermin Menemencioglu, A Strange Woman by Leylâ Erbil, the first Turkish woman to be nominated for the Nobel Prize. The novel presents a challenge for a reader not steeped in the history and culture of 20th Century Turkey.
The novel is divided into four consecutive sections: The Girl, The Father, The Mother, and The Woman. “The Girl” is presented in the first-person voice of Nermin, a seventeen-year-old Turkish girl trying to navigate her way as a poet and a radical thinker in a patriarchal climate with its institutionalized sexist disdain for women. Nermin contends with being objectified by her society and her family. She struggles to free herself from their restrictive shackles.
Section 2, “The Father,” shifts to Nermin’s father. This section is particularly challenging because of its unconventional format and stream of consciousness technique which fluctuates between the father on his death bed and his recollection of the history and political turmoil of early 20th century Turkey. The father rambles about his life as a sailor; his foggy recollection about the death of Mustafa Suphi, the leader of Turkey’s communist party; the death of his brother; and his anger at his daughter’s determination to make all the wrong choices. These disparate threads intertwine and unravel in his narrative as he takes his last breaths.
Section 3, “The Mother,” begins with the father’s memorial service and alternates between Nermin and her mother in a confusing ramble. It is difficult to decipher exactly what is happening.
Section 4, The Woman, takes us back to Nermin as a middle-aged woman. Still espousing leftist ideals, she relocates with her husband to a poor village to live among the people, educate them on their oppression, and incite them to rise against the government. Her passion for the people and her zeal for revolutionary change fall on deaf ears. She is viewed as an anomaly, a strange woman; her message misunderstood. The gap between her leftist ideals and her ability to implement them becomes readily apparent.
The four sections present a multi-faceted perspective of the political climate of 20th century Turkey. Nermin is the left-leaning feminist whose effort to bring about transformational change in society is thwarted at every turn by the patriarchy. Her father is alienated from his wife and daughter and struggles to steer the latter toward a stable lifestyle. And her mother, steeped in tradition, verbally and physically abuses her daughter to beat her into conformity.
The novel is a complex patchwork depicting a culture in transition as seen from different perspectives. The content and unconventional use of punctuation capture a culture in turmoil. Riddled with contradictions and entangled in the quagmire of a changing Turkey, Erdil’s characters fail to understand one another, fail to communicate, and fail to find solid ground amid the shifting sands. The novel provides a window into a turbulent time in modern Turkey, but it is a challenging read for those unfamiliar with Turkish historical references, poems, and songs.
ilk ve son bölümün hatırına üç yıldız verebildim. çünkü okunması hayli zor bir kitap oldu benim için. yazarın hayat hikayesini okuyana kadar; 2. ve 3. bölümdeki dile anlam verememiştim. ana ve babanın konuşturulduğu bölümlerde; trakya ağzı olan devrik cümlelere, karadeniz şivesi de eklenmiş. üstüne bir de denizcilik terimleri de kullanılınca anlamak imkansızlaşıyor bazı yerlerde. yazarın babası karadenize yerleşen rumeli göçmeni bir denizci, annesi de arnavut kökenliymiş. dildeki bu karmaşa buradan geliyor sanırım. hikayede geçen yangın, denizcilik geçmişi, evlilik problemleri sanırım biraz otobiyografik öğeler de içeriyor. kitabın tam yarısında okumayı bırakmayı düşünürken; yazar ilk ve son bölümlerde kadın olma hallerini o kadar güzel anlatmış ki, üç yıldızla okumamı tamamladım.
Paragraflar bolca bilinçakışı ve iç diyaloglarla canlanırken kendinizi karakterler arasında buluveriyorsunuz. Leyla Erbil ustalıkla kullandığı kalemiyle, kelimelerden oluşan bir bulutla sardırırken sizi; bir bakmışsınız ki Nevizade yokuşunda Lambo’da R ve L ile iki kadeh atıveriyorsunuz. Leylak kokusu havadayken siz de kendinizi Halit’ten bir mektup beklerken buluveriyorsunuz. Ya da Baylan’da kup griye kaşıklarken Nermin giriveriyor kapıdan. Kırmızı eteği ile Ayten beliriyor ve üvey annesinin kahkası çınlıyor kulaklarınızda. Bedri’nin kesik nefeslerini hissediyor, purosunun kesif kokusunu içinize çekmek zorunda kalıyorsunuz. Karadenizin dalgaları ürpertirken bir yandan “Babacık” geliyor o an aklınıza. Sonra Taşlıtarla’da birbirine benzeyen hanelerden birinde bir ayna karşısında kendinizle sevişiveriyorsunuz. Nerminin düşüncelerinde dolanırken Tutunamayanların Selim’i düşüyor zihninize. Oturtuyorsunuz onları aynı kanapeye hem de yanyana...
Tadı gerçekten dimağımdan uzun süre silinmeyecek bir roman yaratmış Leyla Erbil.
Leyla Erbil'İ vefatından sonra tanıdım. Tam bir aktivist-yazar olan Erbil, roman kurgusunda da yine bu tür bir karakter ile karşımızda. Başlangıcı oldukça sürükleyiciydi fakat sonra nabız düştü diyebilirim.
4 bölümlük kitabın ilk bölümü müthiş bir şekilde kaleme alınmış. Dönemi çok iyi analiz edip cesur bir sesle yansıtmayı başaran yazar geride kalan üç bölümde zorlamayla sanki kitabı bitirmiş. Son bölümde toparlanmaya çalışsa dahi resmin bütünü için iyi bir yorumum yok.
The first novel by a Turkish woman to ever be nominated for the Nobel Prize, but it took 50 years for it to be available in English translation. A Strange Woman by Leylâ Erbil, translated by Nermin Menemencioglu and Amy Marie Spangler, is a modern classic of feminist fiction, a novel about a woman trying to access an independent, radical life in the quagmire of institutionalized patriarchy.
The novel features Nermin, a young woman trying to break into the radical politics world but discovering that the world of poets and writers itself is rife with sexism and disdain for women. She struggles with her objectification, with the way society, her mother, men, friends all see her as something to be married off or slept with, the way all of her independence is morphed through rumor into sexual promiscuity and shamelessness. All she wants is to break free of the casing she's in. Herself privileged, she romanticizes "the people" and the poor in her own problematic ways. She wants to make change. She wants to be a real human being in the world.
The novel is narrated by Nermin and for a long part, by her father, a man who worked hard for years as a sailor, who is torn apart by the political pain and turmoil he's seen, by the death of communist leader Suphi and its mystery. He struggles over her daughter's choices, her inability to see all that she's been given—a classic tale of "ungrateful" children, of children who just don't understand the world. His past and present unspool as he slowly dies.
All together, it's a vivid, experimental story about generational difference, deep-seated trauma, sharp disillusionment, the pain of throwing yourself against the world and not making a visible dent. This book is finally out now and available, and was published on April 26 by Deep Vellum.
I received a copy of this book from the publisher in exchange for an honest review.
Content warnings for sexism, torture, imprisonment, suicidal ideation and self-harm, trauma, domestic abuse, sexual harassment and assault, incest, ethnic prejudice.
Epey bir ters köşe oldum bu kitapla. Ahmed Arif'ten Leylâ Erbil'e mektuplar kitabından dolayı Leylâ Erbil'i romantik bir kadın olarak canlandırmıştım kafamda. Bu kitabın yazarı Leylâ Erbil ise çok özgün bir kaleme ve çok özgür bir ruha sahip. Kitap 1970'lerde çıkıyor ama günümüzde bile hala tabu olarak görülen ve konuşulamayan cinsellik, ensest vs gibi konuları Leylâ Erbil büyük bir ustalıkla ve çok doğal bir şekilde işlemiş o zamanlarda. Kitabı belirli bir kalıba sokmak çok zor, değişik bir tür ortaya çıkmış sanırım bu da Leylâ Erbil'in kalemine özgü bir durum. Roman, öykü, günlük, monolog ve bilinç akışı tekniği gibi bir sürü türü içinde barındıran kitap yazarı gibi farklı bir düşünce dünyasının ürünü olmuş. Kız, Baba, Ana ve Kadın olarak dört bölüme ayrılan kitap her bölümde farklı bir edebî türle anlatıya devam ediyor. Kız; evin kızının gençlik dönemini ve ailesini kızın ağzından anlatıyor. Baba; evin babasının geçmiş yaşantılarını ve siyasi bağlantılarını bilinç akışı tekniği ile veriyor. Ana; evin annesinin ağzından devam ediyor hikaye ve tabi bu arada yıllar geçiyor bir yandan da. Kadın; evin kızı büyümüş artık kırklı yaşlarına gelmiş ve geçmişe dair hesaplasmalarına başlamış. Kitabın en sevdiğim kısmı evin kızı Nermin'in ağzıyla anlatılan Kız ve Kadın bölümü oldu. Özellikle ilk bölüm kendine hayran bıraktırdı. Sırf ilk bölümü insanlara okutmak için bile önerebilirim kitabı. Kadın bölümü ise ortalama geldi. Baba bölümü de beni siyasi olarak biraz aştı. Siyasi bir hesaplaşmayı bilinç akışı tekniğiyle anlatması baya zorladı. En çok yorulduğum kısım da burası oldu. Ama genel olarak kitabı çok özgün ve cesur buldum. İlk bölüm için bile okunmaya değer.
adı leyla olan her insanın diğer her insandan çok daha şanslı olduklarını düşünüyorum. belki adları teoman olan insanlar hariç. teoman.
leyla 1950lilerdeki kız çocuklu bir ailenin hayatını ailenin tüm fertlerinin ağzından sırayla anlatmış.
Leyla kalaydın ya kız bakış açısında. başka kişilerin bakış açısına girince romanın TEOMANIN oynadığı bir PANTOLON reklamı gibi PARAMPARÇA olmuş.
tüm girizgahım bu esprim içindi arkadaşlar en başından beri her şey planlıydı tuzağıma düştünüz çılgınım ben dün bademin üstüne labne sürdüm.
bir kitap içinde farklı insanların ağzından olayı anlatma durumunu asılacak kadında pınar kür mükemmel yapmış ancak aynı olayla ilgili üç kahramanın bakış açısını vermekle birçok hikayenin çok farklı zamanlarındaki farklı bakış açılarını farklı biçimlerde vermek arasında çok büyük fark var. bakar mısınız, mesela, ikinci örnekte farklı sıfatını ne kadar daha fazla kullandım; bu, birinci örnekten ne kadar farklı olduğunu kanıtlıyor.
küçük bir sessizlik ve boğaz temizleme sesi ve devam
bu durum kitabı ele alma isteğimi etkiledi bu arada çünkü hala aynı kitabı okuyup okumadığıma emin olmak için kitabın kapağını baktığım o 3 sefer bana büyük bir utanç getirdi.
bana LEYLA'nın diğer tüm kitaplarını okuyacak kadar hoşuma gitti ama kitap. ben de böyle ucuz biriyim arkadaşlar bana kız, türkiye ve karmaşa verildiğinde göreceksiniz ki siz koşuyorsunuz ve elimde kartımla peşinizden sizi kovalıyorum ve NOLUR ve AAAAA diyorum neyse şimdi wertherin acılarını tekrar okuyorum çünkü PARAMPARÇA olmaktan keyif alıyorum, iyi akşamlar diliyorum
ovo je jedna čudna priča. podijeljena na četiri poglavlja ("kći", "otac", "majka", "žena") i pisana neujednačenim tempom i stilom, imala sam problema uhvatiti bit. prvi dio, "kći" pisan je kao dotjerani dnevnički zapis devetnaestogodišnje turkinje - interesantan i realističan opis njene borbe s tradicionalnim turskim/islamskim vrijednostima, prikazano kroz svakodnevicu. i taman kad se priča razvila, slijedi drugi dio, "otac" - sasvim drugačijeg stila i dinamike, politički obojan i meni prilično nerazumljiv s obzirom na (ne)poznavanje turske prošlosti i političke situacije. "majka" je više kao kratka crtica, umetak, i, za kraj, "žena" - ona ista kći s početka knjige, ali sada udana žena i politička aktivistica koja pokušava spojiti svoje privatno i javno.
s ovakvim knjigama imam problem oko davanja ocjene... definitivno nije loše (tko sam ja da ocrnim nekog književnika kao "lošeg" ako je dva puta nominiran za nobela), samo to nije literatura u kojoj sam se snašla, a jedine paralele mogla sam povući s onom mladom buntovnom djevojkom s početka i imati razumijevanja za odraslu ženu razapetu između vlastitih potreba i očekivanja. vjerujem da ova knjiga puno više govori turskim čitateljima, nego nama, autsajderima, jer se bavi specifičnom situacijom i kulturom i pretpostavlja razumijevanje turske povijesti.
Bazı yazarlar vardır eserleri yoruma kapalıdır. Çünkü onlar kendi edebiyatlarını yaratmışlardır. Leyla Erbil de benim için o yazarlardan. Tuhaf Bir Kadın beni oradan oraya savurdu. Zihnimi toplarlamak oldukça zor oldu. Kitabın hızına mı, yoksa Leyla Erbil’in anlatmaya çalıştığı edebiyata mı, neye yetişeceğimi şaşırdım. Bu kitabı okuduğunuzda beğenirseniz aslında anlatmak istediklerimi anlamışsınızdır demek. Keyifli okumalar...
yazıldığı dönem düşünüldüğünde oldukca yenilikci ve özgün bir kitaptır. kitap dört bölümden oluşur: kız, baba, ana ve kadın. leyla erbil'in diğer yapıtlarında olduğu gibi bölümlerde birey, toplum, ideolojik fikirler, gündelik hayat, "aydın" sorunu bilinçakışı, günlük ve üçüncü şahıs anlatımı tekniği ile anlatılır. okunmalı ve üzerinde düşünülmelidir.
While the first and last sections were the one that really managed to draw me in and hold my attention, I found the variation in style between the four parts to be excellently executed on a literary level. The novel is relatively short but effectively manages to explore issues of feminism, politics and a shifting society.
A poet’s observations turned into radical sometimes misguided applications of theory + A father’s black sea ramblings and oppressive expectations.
*I like the visual of the Black Sea being the run-off from Noah’s Ark.
It hurts to be misunderstood by a father, by a loved one, by friends:
All that restlessness, that throbbing heart of hers, her lack of love, that lack of love will do her in one day; she'll collapse facedown on some shore —it cuts me right to the quick-from lovelessness, it's the lovelessness that will be her undoing most of all, for she has said to me, "I loathe any favors that this system claims to bestow,"
Leyla Erbil'le tanisma tecrubesi bu okumayi nasil degerlendirecegimi bilemedim. Sol yanim, biraz isyan ediyor, abarti buluyor; diger yanim "az bile soylemis" diye hak veriyor.
Daha klasik bir anlati tarziyla (gunluk aktarimi -universite yillari) baslayan kitap, orta kisimlarinda olmekte olan babanin ic konusmalariyla, gecmise ve tum aile ve ulke tarihine -ve Mustafa Suphi'ye- yolculuk yapiyor ama bu oldukca karmasik, icinden cikilmaz ve yabanci kaldi benim icin (baliklar, gemiler, makine parcalari, limanlar, sarkilar gibi). Cenaze evindeki gercekustu "Kanli Pazar" savasi komikti yalniz. Son kisim ise giderek karikaturlestirilerek celiskilerin, kopukluklarin ve tuhafliklarin vurgulandigi, Nermin'in TIP'li yillari. En hosuma giden, rahatsiz eden, dusunduren kismi bu oldu. Buradan aydin-halk iliskisi uzerinde cikarimda bulunurken, yazilanlarin yalnizca duz anlami degil, ironik ve cift tarafli yanlari da goz onunde bulunduruluyordur umarim! Bir de esas mesele, buradaki geri kalmislik, Ataturk reformlari, gericilik vs. gibi sosyolojik bir tartismadan cok, insan sevmekle mucadeleye ne icin giriliyor oldugunun iliskisi bence. Buna once kisisel olarak bir karar verilmeli.
Turk sosyalist hareketinin tarihi ile ilgili olanlara, benim gibi gecikmeden okumalarini oneririm. Tatmin edici cevaplar aldim mi ya da bekledigim eseri bulabildim mi emin degilim ama sorulari vaktiyle ortaya koymus, belirginlestirmis oldugu icin onemli bir kitap oldugunu dusunuyorum. Ha, unutmadan bir de kadinlik durumuyla ilgili onemli seyler var -onun degerlendirmesini baskalari benden daha iyi yapacak konumdadir.
Son olarak, Leyla Erbil'in politik alanda nerede durdugunu merak ediyorum; kendi biyografisi ile bu "tuhaf" kadin arasindaki mesafeyi? Bu tuhaf kadinla arasindaki iliski ne kadar elestirellik iceriyor, ne kadar tasvip etmeye dayaniyor(du)? Ayrica bu kitap nasil karsilandi? Degisik okunmus, dumduz okunmus olabilir, "Islam'in oldugu topraklarda biz yabanciyiz, oyle kalacagiz" seklinde cikarim yapilmis olabilir, kimisi aydina kimisi halka saydirmaya vesile yapmis olabilir... Bunun icin hem diger kitaplarini hem de hakkinda yazilan kitaplari okumak lazim. Ama zamanim var mi bilemiyorum!
Leylâ Erbil, Tuhaf Bir Kadın ile Türkiyeli aydın kadının "bildungsroman"ını kaleme alır aslında. Gelenekseli hem fikren hem üsluben ateşe verip küllerini sayfaların üzerine yağdırır. Günlükten bilinçakışına, "Anadolu büyülü gerçekçiliği"nden postmodernizme uzanan benzersiz dili ile ördüğü "tuz moru" hikâyesi ile kadının zaman-mekansal varoluşu üzerine bir fırtına koparır adeta. Anlattıkça yüreğini, açtıkça zihnini, o vakte kadar hiç olmadığı kadar kendini bahtsız sanan genç Nermin'in "erkek mekanlar"ı mesken tuttuğu ilkgençliği; üzerinde kara bir gölge gibi dikilen evlilik kurumu, içsel ile dışsal olan arasındaki sınırları birbirine girdiren sosyal bir yapılanma olarak "bekâret", Demetervari biri anne figürünün sebep olduğu kabuslarla şekillenen bir kişilik inşaası ile doludizgin geçerken Erbil bir yandan da Cumhuriyet'in vadettiği eşitlikçi zihinlere ulaşamayan erkek aydın figürlerinin "bastırılmış ama her daim pusuda bekleyen" geleneksel damardan mizojinilerine okurunun bakışlarını sürüklemeyi ihmal etmez.
Erbil'in Nermin'i, gelenekselin mikro-mirasçısı ailesinin sınırlarını parçalayan fikirleri ile Marksist feminist "murdar" bir konuma ilerleyen bir tehdite dönüşür toplumun ve tabii ataerkin gözünde. Bir yandan onu "şaire" olarak niteleyen seyreltilmiş aydınlar bir yanda da "külli irade"yi anlatamamış olmanın hüznüyle ölüme doğru yol olan baba figürü arasında isyandan isyana koşturur Nermin varolabilmek için. "Düzen yüzünden" kendiyle baş başa kalamayan, çekiştirildiği bataklıklardan kurtulmaya çalışmaktan kendi-oluşuna vakit ayıramayan kadının simgesi olur Nermin. Erbil, Nermin'ini aynanın karşısına geçirip kendiyle yüzleştirirken romanınına anlatısal bir Everest yaratarak gökten yağan küllerden doğamayan bir ankaya ses verir aslında: Ne kiliseye ne camiye yarayan, yaralarından ve devliğinden kimsenin haberi olmayan, emeği eline verilmiş bir kadın. Tuhaf değil kanlar içinde alabildiğine canlı, Taşlıtarla'da bir gecekondu bahçesindeki piyano kadar çaresiz bırakılmış bir varoluş. Ve uzaklarda Erbil, içi insan dolu sanat kuyusunun başında ay ışığının derinlerde titreyen yansımasına bakıp gülümser okuruna. Dün gibi.
Normalde, "bu kitabı çok zor buldum" tarzı yorum yapılan kitapları bir solukta okurum, deneysel kitaplara bayılırım. Ama üzülerek söylüyorum ki bu kitap hayatımda okuduğum en sıkıcı kitaptı... Belki Leyla Erbil'i yanlış bir kitabıyla tanımaya çalıştım, belki ilk kitabını seçerken daha temkinli davranmam gerekirdi...
Kitabın içerisinde güzel fikirler var Karadenizle olan ilgili kısımlar özellikle ama öyle sıkıcı ki anlatımı Kız, Baba, Ana, Kadın şeklinde çekirdek aile soyutlaması gibi görünen ama her ne hikmetse (konunun sosyalizm ve komünizm ekseninde dönmesinden olacak) Mustafa Suphi ile harmanlayan (karısının da Maria Suphi olduğunu google'dan öğrendim, kitapta Mustafa Suphi'nin karısı yazıyordu sadece çalakalem, belki konu onunla da ilgili olsaydı ne ilginç olurdu) , "tuhaf" olmayan bir kitap. Kim tuhaf kadın, neden kitabın başlığı tuhaf bir kadın, Mustafa Suphi ile bu kadının ne bağı var, dikkatli bir okuyucu olmama rağmen herhalde kitabı 2-3 kere daha okuyup tarihsel referanslarını tek tek araştırırsam belki bir cevap bulabilirim.
İlk bölüm gerçekten akıcıydı, ama sonraki bölümler neden varlar bir fikrim yok... Kitabın arkasında da romanın "klasik formuyla" bir sorun gibi ucu açık altı boş bir beyan var. Roman ille de klasik formda olunca giriş gelişme sonuç olmak durumunda değil... Her deneysel romancıyı bu kadar dar bir kalıptan okumayı NE OLURSUNUZ bitirelim artık.
Bu arada Erbil'in kelimelerini, cümlelerini lezzetli bulamadım. Konusu olmayan nice eserler var ki kelimelerin sıralanışı kalbinizi güm güm gümletir.