Posta Kutusundaki Mızıka, mektuplardan oluşan bir dostluk kitabı. Mızıka içtenliğinde 61 mektupla çürüyen dostlukların kapısını sarsan Ural, modern dünyada kaybolmaya yüz tutmuş değerleri ve ilişkileri hatırlatmak için her defasında “Sevgili Dost” diye başlıyor sözüne. Yayınlandığı yıldan bu yana geniş kitlelerin beğenisini kazanan eser, mektup/deneme türünün en nitelikli örneklerinden biri. Bu kitabı okuyan hiçbir okur yok ki onu dostlarıyla paylaşmamış olsun.
1959'da Samsun Ladik'te doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Ankara'da tamamladı. İlk şiiri Mavera Dergisi'nde çıktı (1982). Yükseköğreniminin ardından bir süre editörlük yaptıktan sonra Şûle Yayınları'nı kurdu. 1989'da Merdiven Sanat isimli aylık bir sanat dergisi çıkardı. 24 sayı çıkan bu derginin yanı sıra Kitaphaber isimli iki aylık bir kitap-kültür dergisi yayınladı. Yayın yönetmenliğini de yaptığı bu dergilerde şiir, öykü ve makalelerini yayınladı. Ural'ın yayınlayıp yönettiği dergiler arasında bir şiir ve poetika dergisi olan Merdivenşiir de bulunuyor (2005–2007). 2006-2012 yılları arasında Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) İstanbul şube başkanlığını yapmış olan A. Ali Ural, bir dönem de Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu üyeliğinde bulundu. İstanbul Uluslararası Şiir Festivali Yürütme Kurulu üyesi olan Ural, “Ejderha ve Kelebek” adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği'nin 2010 Deneme Ödülü'nü aldı. 2011 yılından itibaren FSMVÜ'de “Özgün Yazarlık” ve “Yazılı ve Sözlü Anlatım” dersleri veren A. Ali Ural, 2012 yılının Şubat ayında birinci sayısı çıkan ve edebiyat ağırlıklı bir sanat dergisi olan Karabatak' ın yayın yönetmenliğini yapıyor. Ural, “Gizli Buzlanma” adlı şiir kitabıyla 2013’te Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Yılın Şiir Kitabı” ödülünü aldı.
Sevgili Dost, BİM'deki reyonlarda nasıl da cesur duruyorsun öyle. Maske takan insanların alışveriş telaşı arasında insana nasıl bir kalsiyum güveni veriyorsun öyle. Bize diğer pastörize sütlerle arandaki terörize duygularını söyle...
Binlerce kişi tarafından okunmuş ve yüzlerce kişi tarafından 10 puan verilmiş bu kitabın içinde neler yazıyor ve Ali Ural nasıl bir yazar kimliğine sahipmiş hadi hep beraber bakalım... İncelemeyi okurken yanınızda kastığınız duyarları, Mevlana alıntılarını ve dostlarınızı bulundurmayı unutmayın lütfen.
Bence ölmeden önce okumanız gereken değil okumadan önce ölmeniz gereken bu kitapta, öncelikle bir bilgisayarın yoğun bir DDoS siber saldırısı yemesi gibi ben de DDoSt bir saldırı yedim. Her sayfada nükseden "Sevgili Dost" kısımlarından bir bölümün nasıl olduğuna hep beraber bakalım... https://eksiup.com/p/xo369321oqzx
Diğer kısımların da edebi içeriğinin farklı olduğunu söyleyemem ama en bombastik olanlardan iki tanesini şöyle sizin için ayırdım:
"Sevgili Dost, Tabii olan her şey etkili ve kalıcıdır. Suni heyecanlar, pastanın üzerine dökülen krema, makarnanın üzerine dökülen sos gibi geçici lezzetler tattırır bize. Aslolan bu sosun altında neyi yediğimizdir." (s. 60)
Anlatılmaya çalışılan şey ne kadar güzel olsa da yapılan benzetme ve kullanılan kelimeler bence o kadar gereksiz ve anlamsız ki, bu alıntıyı Vedat Milor'e atıp onun ne düşündüğünü de bir sormak isterdim açıkçası. Zira Ali Ural'ın gastronomi hakkında bir uzmanlığı olmadığı için kalıcı lezzet bırakıp o suni heyecanların doğal olabilmesi sağlayan soslardan da haberi yok bence.
"Sevgili Dost, Bugün yeni bir şey yap; bir iyilik kendine. Gazete bayisine uğrama, işe gitme, okula da. Bugün evin elektriklerini kes, ekrana düşmemek için." (s. 131)
Değil mi abi ya? Niye işe gidiyorsun ki boşuna? Sen de otur evde dostuna bir mektup yaz, aç kalsan da çok önemli değil zaten. Ne bileyim mektup haşlama, mektup kızartma falan yaparsın. Okulun varsa okula da gitme, yazacak o kadar "Sevgili Dost" başlıklı mektubun var nasılsa. Neden işe gidiyorsun yazılacak mektuplar varken manyak mısın? diye sorarlar sana sonra. Ayrıca bu kısmın da Hikmet Anıl Öztekin'in özlü sözü olan "Dünyada sevgimi anlatacak kadar çay yoktu" minvalinde bir "Dünyada sevgimi anlatacak kadar mektup yoktu" yoluna çıktığını söylemem gerek.
Kitabın içerisinde her 3-4 satırda bir bu tür bölümlerin yapaylığını görmekten, bu dönemde en çok kazandıran şey olan Mevlana, Yunus Emre ve tasavvuf alıntılarının üstüme bir bir atılıp muhafazakar edebiyatı icra edilmesinden, gerekli gereksiz her konuda duyar kasılıp Pollyannacılık yapılmasından, yoksulluğun ve fakirliğin iyi bir şeymiş gibi gösterilmesinden sonra kocaman bir BRUHH dedim. Yani tam olarak şöyle: https://www.youtube.com/watch?v=2ZIpF...
Bir kitap düşünün, kitabın "Sevgili Dost" bölümlerini ve her sayfasında başka yazarlara ait olan alıntıları attığımızda geriye elimizde 5-10 sayfalık bir kısım kalıyor. Açıkçası böyle bir mektup bana yazılmış olsaydı benim içim şişerdi, karşımdakine "Yahu sen kendi düşüncelerinden çok başkalarının düşüncelerine yer vermişsin, hani senin düşüncelerin nerede?" gibisinden bir sitem edip o mektuptan uçak yapardım. Neyse, şimdi esas bomba kısma geçelim bakalım...
Ali Ural'ın kendisi ve yazar kimliği hakkında bulduklarımı da buraya yazacağım. Yani "ad hominem" yapıyormuşum gibi algılanmasın, zira Sainte-Beuvecü eleştiri tekniğinde bir kitabı yazarın hayatına bağlı kalarak da eleştirmek mümkündür. Fakat bunu kitap için kullanmaktansa sizin aklınızın bir köşesinde bulunsun diye çeşitli biyografik bilgiler sunacağım.
"İsim isim parayla konuşan İslamcı yazarlar" adında bir yazıdan aldığım Ali Ural biyografi yazısını buraya taşımak istiyorum öncelikle:
"Ali Ural: Edebiyat konuşmacısı. Sadece Yazarlar Birliği ve belediyelerde değil, Zaman Gazetesi'nin de yazarı olduğu için Cemaat okullarında ve kolejlerinde de bol bol bu tarz etkinlikler yaptı. Kitapları pek satmasa da, edebiyatı konuşarak para kazanmasını bildi."
Şimdi sırtlarında cenaze taşıyıp dans eden zenci kabile videosunu paylaşmak istemiyorum burada ama Ali Ural'a "Sen çelişkinin resmini yapabilir misin Abidin?" diye sormak isterdim. Geçmişin belli, yaptıkların, konuştukların belli. Eskiden fiziken olmasa bile düşünsel olarak yan yana bulunduğunuz insanların şimdi cenazesi kalksa dans edersiniz, böyle ilginç bir çelişki işte bu...
Bak şimdi Ali Ural, ben de Müslümanım. Fakat kitabında manevi ya da maddi yoksulluğu yüceltmeyi, bir lokma bir hırka olup tamamen maneviyata yönelmeyi, dostluk, arkadaşlık minvalinde kelimelerle bize nasıl davranmamız gerektiğini öğütlüyorsun. Yoksulluk ya da bir lokma bir hırka gezip maddi, manevi aç kalmak hiçbir zaman için özenilecek bir durum değildir. Hadi bunları öğütledin diyelim, peki "Kimleer kimlerle beraber yan yana geliyor?" diye sormak isterim sana. Bu kadar şeyin içinde bulunup böyle edebi değeri yerlerde bir kitap yazmış adamın bir de yaratıcı yazarlık atölyesi var, kafayı yemek üzereyim abi. E o zaman öğütlediğin gibi sen de maddi ve manevi yokluğu önermişken insanlara da bedava yazarlık eğitimi vereydin ya?
Güray Süngü'nün çok sevdiğim bir sözü vardır, onu da buraya bırakıp ana sayfanızdaki büyük resmi görme kursunuzdan çıkayım: “Yazarlık atölyesine gidilerek yazar olunmaz!”
-Elf gözlerin neler görüyor Legolas? +Kendi sevdiği kitabın ve yazarın eleştirilmesine katlanamayan duygusal okurlar geliyor ustam.
"Sevgili Dost, Kimi balık tutmak, kimi okumak için, kimi televizyon seyretmek, kimi maça gitmek için, kimi randevusuna yetişmek, kimi namazı kaçırmamak için uykularını ellerinin tersiyle ittiler. Sevgili Dost, Sevgi nedir? Nedir seni uykularından vazgeçirecek şeyler?"
5 gündür Posta Kutusundaki Mızıka'yı okuyordum ve nihayet bitirebildim. Sanmayın ki kitap kötü olduğu için elimde süründü, aksine kitap oldukça güzeldi. Fakat son zamanlarda çok yoğunum. Hiç bir şeye vakit bulamıyorum. Bir süre daha böyle olacak gibi. Bakalım nasıl okuyacağım :') Kitaba gelecek olursam da; kitabı okuyan bir çok kişinin dediği gibi tam bir başucu kitabı Posta Kutusundaki Mızıka. Kitap beni ithafı ile vurmuştu en başta ' Posta Kutusundaki Mızıka unutulmuş mektubun kefaretidir ' yazıyordu ilk sayfada. Daha bu cümle ile sevmiştim kitabı. İçinde de Sevgili Dost diye başlayan mektuplar var. Ve her mektup ile öyle güzel tespitler, çıkarımlar yapılmış ki altını satır satır çizesiniz geliyor. Bir iki yerde sıkılmadım dersem yalan söylemiş olurum ama genel olarak baktığımda çok severek okuduğum bir kitap oldu. Dönüp dönüp alıntıladığım yerleri okuyacağım mutlaka.
"Geçen sabah senin üzüntülü olduğunu söylediler. Dokunsalar ağlayacakmışsın. Dokunmamışlar..."
Kesinlikle, bu kitap bir seferde okunacak bir kitap değil sevgili dost! Başucunda olacak, her gece bir mektubu okuyacak, bir sindirecek, ardından da o posta kutusunda bekleyen , artık beklemekten paslanmış olan mızıka ile dostluğun gönül notalarını çalacak öyle yatacaksın... Belki o zaman dost, vefa ve insanlık kavramlarını daha iyi anlarız , anlarsınız anlarlar...
Böyle başlıyor bütün pasajlar. Ve her biri birbirinden değerli bir sürü soru soruyor bizlere yazar. Bütün sorularda bir şeyi sorguluyoruz, irdeliyoruz. ben üniversite okurken okumuştum bu kitabı yaklaşık 7 yıl önce. Tadı hala damağımda.
Okuduğum kitap çok zihnimi yormasın ama okuması da keyifli olsun diye düşünen varsa bu kitap tam olarak böyle düşünenlere.
'Sevgili Dost, Şu günlerde 'İyi misin?' sorusunu herkes aynı şekilde cevaplıyor. 'Bugünlerde ne kadar iyi olunabilirse o kadar iyiyim.' İç karartıcı haberler, birbiri üstüne bir FELAKET KOLAJI gibi yapışıyor. Yapılan büyük haksızlıklar karşısında bile, dudaklarımızdan ancak birkaç zayıf cümle dökülebiliyor. Üzüntü kalbe bile inemiyor..." (Sayfa136)
Bu kitabı bir kez tamamen aylar önce okudum, ama 'okudum bitti, tamamını da anladım' demeye cesaret edemedim. Zira yazar, önce bir cümle ile , beyninizin bir lobuna okkalı bir tokat atıyor, sonra siz daha bu tokatın sebebini anlayamadan bir tokat da diğer lobuna atıyor... Sonuç hep düşüne düşüne okunacak bir kitap. Düşünmekten ve hüzünlenmekten yorgun düştüğünde , bir ayraç bırak istiyor kendine, çünkü ona tekrar döneceğini biliyor...
anasayfada dolanırken denk geldim ali urala. okuduğum tek kitabı ve muhteşem bir kitap. 2 günde bitirdim kitabı, psikoloğumu bekleme salonunda beni çağırmasını beklerken :D. işte bu yüzden net ve tarihi bile hatırlıyorum. yalnız kitap bende şöyle bir algı uyandırdı, belki o dönem kafam pek de sağ olmadığı için, sevgili dost'u her seferinde sevgilim diye okudum. ve yazar aslında öyle bir yazmış ki, sevgili anne, sevgili baba, sevgili kardeşim vesaire, hangisini isterseniz kullanabilirsiniz. ya da belki, hiç olmayan birine sevgili dost diyebilirsiniz.
ben kitapların altını çizen biriyim okurken ve bir yerden sonra bu kitapta ayıklama yapmak zorunda kaldım. çizmeyeceğim tek bir satır yoktu. hatta blogumda bir yerlerde, yine doktor civanı beklerken, kalem almayı unuttuğumdan sayfanın kenarlarını kıvırmıştım, kitabı kapatınca her sayfanın alt ve üstü katlıydı. arada açar ve bir kaç bölüm okurum.
"kendini bildi bileli mum ışığında okumaktı bütün zevki sonra da ellerini ikide bir alevin üstünde gezdirirdi emin olmak için olacak emin olmak için yaşadığına"
Dünya hayatına tefekkürle bakmayı kendine düstur edinmiş mustarip bir ruhun yansımalarıydı kitap. Yavaş yavaş, sindire sindire okunmalı. "Kalplerimizi ışığa duyarlı gümüş levhalar haline getiremezsek başımızı gövdemiz üzerinde nasıl dik tutabiliriz? NASIL BAŞ EDERİZ KENDİMİZLE, GÖRDÜKLERİMİZLE VE GÖREMEDİKLERİMİZLE."
Kitabı okurken mektupların hepsini direkt olarak bana yazılm��ş gibi okudum. Başta güzeldi evet ama sonra fazla ima, fazla “işine karışma” girdi işin içine. Rahatsız etti biraz. Yazar fazla romantik. Hatta “dramaqueen” diyebilirim. Kitabı bir arkadaşıma önerir miydim? Hayır.
Sevgili A. Ali Ural, Yazmak ateşte yanmaktır, nasıl ateşlerde yandığını bilmek isterdim.
Sindire sindire okumuş olmama rağmen hala herhangi bir anlam çıkartamadığım mektuplar var... Ama kitabı çok sevdim, belirli dönemlerde tekrar tekrar okumayı düşünüyorum.
Bir aydan fazla sürmüş kitabı okumam, çok ayıp değil mi ya? Bence çok ayıp. Kitap çok güzeldi çünkü, çok da sevdim. Fakat devam eden bir olay örgüsü yok. Başladıktan birkaç gün sonra, "Başucu kitabımı buldum!" demiştim. O yüzden içim sıkıldıkça biraz biraz açıp okudum. Birkaç hafta da hiç elime almayıp farklı kitaplar okuyunca bitirmesi bu kadar uzun sürdü.
Kitap, yazarın bizlere hitaben yazdığı altmış bir bölümden daha doğrusu mektuptan oluşuyor. Her mektup "Sevgili Dost," diye başlıyor. Belli bir konu hakkında konuşuyor aslında yazar orada bizimle. Değindiği konular benim çok hoşuma gitti. Bir sürü yeri işaretledim zaten.
Onun dışında kitapta hoşuma giden şeylerden biri de birçok yazar ve kitaptan alıntı yapılmasıydı. Eğer çok hoşuma gittiyse o yazar veya kitabı mutlaka not aldım. Bana göre Posta Kutusundaki Mızıka dolu dolu bir kitaptı.
Tüm kitap boyunca sanki karşımda biriyle sohbet ediyormuş hissine kapıldım. Okumaya başladıktan birkaç bölüm sonra zaten yazarın tarzını çözüyor ve acaba bu anlattığının altından nasıl bir mesaj çıkacak diye bekliyorsunuz.
Sıkmayan, tam tadında ve güzel bir kitaptı benim için. İleride canım sıkılırsa veya uzaktaki birileriyle sohbet etmek istersem açıp açıp okuyacağıma eminim.
Yazar Batili dusunurler ile Islami degerleri bagdastirarak farkli bir bakis acisindan etrafimizdaki olgulari degerlendirmis. Bazi kisimlari cok etkileyici bulmus olsam da bazi betimleme ve benzetmeleri okurken skldim. Yine de dogu-batiyi meczeden, insani insan yapan degerleri farkli bakis acisindan okumak guzeldi.
Kitabin akiskanligi ve etkileyici olmasi cok guzeldi. Bazen abartı bazen aslinda bildiginiz gibi görünen hikaye veya alintilardan o kadar guzel hikmetler, dersler cikarmis ki yazara hayran olmamak elde degil.
Tek solukta okuduğum bir kitap oldu, öylesine derin, öylesine manalı..
"Sana söyleyeceklerim var. Kelimeler, karınca yuvası gibi kaynıyor zihnimde. İçlerinden biri kağıda düşüyor, yedi harfli: Dostluk..
İnsan bir bakışla ne görebilir?..
Posta kutusundaki mızıkanın tahtası karardı, tenekesi paslandı ama o hala dışarıyı seyrediyor..
Dost insanın bir ikinci kendisidir..
Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim..
Bana öyle bir kelime söyleki hiç eksilmesin..
Bu kemanın değeri nasıl birden bire artıverdi? Anında cevap geldi : 'Ustanın elleri değdi.'..
'Kalpler ancak Allah'ı anarak huzur bulur.'..
Belki bir gün, yarımın bütünden ne çok olduğunun farkına varırız..
Evet, ne çok 'hayır' ı barındırıyor..
Allah herşeyi bilir..
Bir körün parmak uçları kadar hassasına az rastlanır kalbin..
'Cor no edito' - 'Yüreğini yeme'..
Kalplerimizi ışığa duyarlı gümüş levhalar haline getiremezsek başımızı gövdemiz üzerinde nasıl dik tutabiliriz? Nasıl başederiz kendimizle, gördüklerimizle ve göremediklerimizle..
Bu bir kitap incelemesi olmayacak farkındayım;ama söylemeden geçemeyeceğim bir şey var. Bu kitapla beraber daha çok inandığım bir şey var:Bazen bazı kitaplar içimizde yaşadığımız durumlara ayna olmak için bizi buluyor sanki. Nefes aldırıyor,usulca elimizi tutuyor karşıdan karşıya geçmek için... Yol gösteriyor,unuttuklarını hatırla artık diyor. Çok sevdiğim biri, kitap sahibini bulur biliyor musun demişti. Öğrenmiş oldum. Tüm sevdiğim kitaplar için yegane cümlemsin artık.
Bizi mutlu kılan şey şartlardan çok , ruhumuzdur. Voltaire Her kim ki, sevmeyerek bakarsa Yusuf’u çirkin görür. Sadi Herkes suya kandı, balıktan başka. Mevlana En büyük kötülük, gerçeğin parçaları arasındaki şiddetli çarpışma değil, gerçeğin yarısının sessiz sedasız ortadan kaldırılmasıdır. John Stuart Mill Zincirini koparan esirlerden korkun siz, hür insanın önünde titremeye gerek yok. Schiller Kalbimi alıp uzaklara gitmek istiyorum… A.Ali Ural
Okuduğum en farklı ,en ağdalı dilli kitaptı diyebilirim. Bir çok cümleyi tekrar tekrar okudum manasını kavrayabilmek için. Ama ben biraz da böyle kitapla cebelleşmeyi sevdiğim için hoşuma gitti. Kitabın beni belki de en çok etkileyen cümlesini alıntı yapmak isterim: “...Acaba “insan”denilince hatırlanıyor muyuz?”
Böyle arafta kaldığım kitapları yorumlamakta çok zorlanıyorum. Büyük beklentiyle başladığım fakat beklentimi karşılayamamış bir kitap oldu Posta Kutusundaki Mızıka. Pek çok kişiden, özellikle yorumlarına güvendiğim kişilerden hakkında olumlu şeyler okuduğum için umutlanmamak elde değildi ama benim için orta halli kaldı. Daha önce yazarın Arka Kapak dergisinde, içinde pek çok alıntı barındıran bir yazısını okumuştum. Bu kitap da öyle, baştan aşağı alıntıyla dolu. Güzel yönü; buradaki alıntıların geçtiği kitapları tek tek bulup okumam mümkün değil, belki Posta Kutusundaki Mızıka'yı okumasam hiç duymayacağım güzel mi güzel sözler okudum, evet. Bunları bir araya toplayıp okura sunduğu için müteşekkirim. Ama çok fazla değil miydi ya? Sanki kitap tamamen alıntılar üzerine yazılmış. Aforizmalar gibiydi. Kitabı bir yazar yazmamış da birçok kişinin eserinden toplanmış hissi verdi bana. Burada yalnızca hislerimden bahsediyorum, darılmaca yok🙊 Kitap "sevgili dost" hitabıyla başlanmış mektuplardan oluşuyor. Bu söz öbeği o kadar çok kullanılmış ki yalnızca her mektubun başında değil, her paragraf başında sevgili dost... Mektupların diğer kısımları; "sevgili dost" ve "alıntılar" haricindeki kısımlar da anlaşılacak değil hissedilecek cümlelerdi bence. Belirli bir kurgu yok, olay yok. Mektuplarında somut bir şeyler anlatmıyor yazar. Şiir gibi bir kitap ama bunu iltifat olarak söyleyemiyorum, benim şiirlerle aram pek iyi değildir.Yani okursun bir şeyler hissedersin, anlamlı olması veya olmaması çok da mühim değildir çoğu zaman. Benim için mühim işte.. Nasıl şiir sevemiyorsam burada da yazarın cümlelerine anlam yükleme kaygısına düştüm sanırım. Çok altını çizdiğim cümle oldu fakat genellikle alıntılar. Belki ara sıra açıp bir pasaj okumalık bir baş ucu kitabı olabilir. Ali Ural'ın hoş, akıcı bir dili var. Isınamadığım başka kitapların aksine bu yazarın diğer kitaplarını merak ediyorum. Mutlaka okuyun diyemeyeceğim gibi kesinlikle zaman kaybı da diyemem. Merak edenler okuyup karar vermeli. Hangi kitabın yüreğimize dokunacağını bilemeyiz.
Kesinlikle okunması gereken, mektup türünün çok güzel örneklerini içerisinde barındıran bir kitap. Dosta hitaben yazıldığı için, tam en iyi arkadaşa hediye etmelik türden bir kitap. Okumanızı tavsiye ederim.
“Kişilerin tek başlarına fazla bir güçleri yoktur, çabalarının sonucu da dünyanın genel tablosu içinde sezilmeyecek kadar azdır. Allah hiç kimseye çok şey yapmak gücünü vermemiştir, herkese yapacak bir şeyler kalsın diye. Her el insanlığın mutluluğuna ya da sefaletine bir şeyler katar.”
“Dostumuzu tanıyabilmek için büyük hadiseleri bekleyeceğiz; o zaman da iş işten geçmiş olacak; çünkü onu tanımak zaten bu hadiseler için lazımdı.”
Nereden başlayacağımı bilemediğim, hala heyecanını içimde yaşadığım bir kitap...
Bu kitap bana mektupların ne kadar özel olduğunu bir kez daha hatırlattı. O kadar özel duygular yaşadım ki sayesinde. Edebiyatla bütünleşmiş her şeye dair ince ama keskin dokunuşlar vardı.
Çok ÖZEL bir kitap... İnsan her sayfasında kendiyle karşılaşıyor.
Posta Kutusundaki MızıkaPosta Kutusundaki Mızıka, uzun süredir okuma listemde bulunan ve hakkındaki olumlu yorumların çokluğu nedeniyle beklentilerimi yüksek tuttuğum bir kitaptı. Şimdiye kadar 190. baskısına ulaşmış bir kitabın daha özgün, daha iyi olmasını beklerdim. Ancak Gör Beni (A.A.Kohen) ve Taşları Yemek Yasak (İ.Özel)'ta da şahsen deneyimlediğim gibi, bir kitabın popülaritesinin yüksek oluşunun ve sayısal yönden önemli bir okur kitlesi tarafından beğenilmiş olmasının, o kitabın her türlü beğeniye hitap etmesini garanti edemeyeceğini bir kez daha tecrübe etmiş oldum. Bu durumu okurun yaşı, fikir yapısı, eğitim durumu, okuma motivasyonu gibi parametrelerle ilişkilendirmek de mümkün olsa gerek...
Bu bir sinema filmi, televizyon dizisi, yiyecek, kıyafet için de geçerli. Ya her birimiz sosyokültürel bağlamda giderek ayrışıyoruz ya da nitelik, kalite beklentilerimiz popülist kültür tarafından her geçen gün daha da örseleniyor.
Yazarın ilk okuduğum kitabı bu oldu. Diğer kitaplarını okuma fırsatım olur mu ya da ben tercihimi o yönde kullanır mıyım, şu an için bilemiyorum.
Posta Kutusundaki Mızıka'ya ilk eleştirim yazarın kendi söylemlerinin, kitabında alıntılamış olduğu diğer yazar ve eserlerin gölgesinde kaybolması üzerine olacak. Dervişin Teselli Koleksiyonu, bu kitaba benzer şekilde Doğu ve Batı dünyasının öne çıkan yazar ve düşünürlerinden alıntılar içeriyor ama bu alıntılar birbiriyle daha uyumlu biçimde bir araya getirilmiş ve daha keyifli bir okuma deneyimi yaşatıyor.
Kitap, "Sevgili Dost"a yazılan 61 mektuptan oluşmakta. Belli bir hikâyeyi veya kronolojiyi takip etmeyen bu mektuplar sıra numarası verilerek dizilmek yerine, konu ve kavram bütünlüğü içinde düzenlenebilirdi. Öte yandan "Sevgili Dost" ifadesinin okuyucunun gözüne sokulurcasına bu denli sık kullanılmasını biraz usandırıcı ve abartılı buldum.
Gömlek yakası ile ilgili hikâye çok hoşuma gitti ve pek yabancı da gelmedi. İçinde bulunduğumuz coğrafyanın ve toplumun çözümü hep yanlış şeylerde aramasını hatırlattı bana.
Mektuba dair "İnsanlar birbirine mektup yazmalı. Çünkü mektupta sesin tonu belli olmaz. Çünkü mektup düşünülerek yazılır. Birdenbire ağzımızdan kaçan kelimeleri hiçbir şey geri getiremez. Söylediklerimizin üstü çizilemez. Çünkü söylediklerimiz dinlenmeyebilir; sözümüz kesilir, içeriye o anda biri girer, okunan mektupsa mutlaka tamamlanır." şeklindeki değerlendirmesini de beğendim.