Fernando Pessoa'nın hem hayatı hem de yazdıkları enteresan ve sarsıcı derecede özgün gerçekten. Uzun zamandır okumak istiyordum ama gözüm korkuyordu, bu kadar beklediğime üzüldüm. Bir ara kör kuyulara düşmüşüm hissiyatı verse de, sık sık ara versem, bitirmesi zor olsa da öyle fragmanlar var ki içinde, bambaşka bir bakış açısıyla bitiriyorsunuz okumayı.
"başka birinde kaybolmak", "ancak kılık değiştirdiğimde kendim olabiliyor, kendimi bulabiliyorum", "ruhun giyip kuşanan elbiseleri"... Bernardo Soares kimliğiyle yazdığı bu kitabını son haline kendisi getirebilseydi nasıl bir bütünlük ortaya çıkardı diye düşünmeden edemiyor insan, bu parçalı hali bile çok etkileyici.
Hayattan bilinçli olarak geri çekilmiş, dünya ile arasına mesafe koyan bir zihin var karşımızda; düşünmekten yıpranmış, eylem karşısında isteksiz bir ruhun savunmasını okuyoruz. "Feragat etmek özgürleşmek demektir. İstememek güçtür..." Bu söz, varoluş karşısındaki duruşunu neredeyse ele veriyor.
Dış dünyadan çok iç dünyanın gerçekliğine inanan; acıyı kişiliğinin parçası yapmış, hüznüyle barışık bir iç özgürlük arayışı onunkisi. Hiçbir yere ait olamamanın soğukluğu var satırlarda, kendini hayattan kovulmuş hisseden farkındalığı yüksek bir bilincin kırgın asaleti.
"Sevdiğimizi sandığımız kişiler değil, onlara yakışacağını düşünerek giydirdiğimiz hayaller eskir önce"...kendi içinde yaşattığı farklı kimlikleriyle dolaşan bunun yanında insanların sahte maskelerle yaşadığına/yaşattığına dair farkındalığıyla, kendi bilincinden bile yorulmuş bir iç ses konuşuyor metin boyunca.
"Yazmak, unutmaktır. Edebiyat yaşamı göz ardı etmenin en makul yoludur." Yazmayı, yaşayamayışının yerine geçen bir eylem olarak koymuş; katlanamadıklarını, dokunamadığını, olamadıklarını kelimelere emanet etmiş, iyi ki de öyle yapmış. Pessoa'yı zor yapan şey karanlığı değil, o karanlığın içinde kendimizi de hatırlatan olağanüstü bilinç açıklığı.
Herkese keyifli okumalar.
(Kitabı şimdi alacak olsam diğer çeviriyi tercih ederdim)
Okudukça özgürleşiyorum...
Okuyorum; kendimi okuduklarımın içerisinde kaybediyor, o an için sanki başka bir âleme geçiş yapıyorum. İşte bu türden bir duyguyu bir tek klasiklerin, sakinlerin, yaşadıkları acıların sözünü etme gereği duymayan, yaradılış itibariyle soğukkanlı yazarların dünyasında yaşayabiliyor, bir tek onların dünyasında kendi-mi sanki kutsal yağla vaftiz edilen bir çocuk, kutsal topraklara ayak basan bir yolcu, anlamdan büsbütün yoksun, sebepsiz bir dünyada nedenini bilmeksizin anlam ve sebep bulma ödeviyle yüklenmiş bir gözlemci ya da çekip giderken, hüznünün son sadakasını son dilenciye veren, o büyük sürgünün prensi gibi his-sedebiliyorum.syf95
Günümüzde her insan, şayet entelektüel çapında, manevi kişiliğinde bir hilkat garipliği ya da ahmaklık yok ise, sevdiğinde romantik bir aşkla sever. Romantik aşk, Hıristiyanlığın insanlık üzerinde bıraktığı etkinin, yüzyılların içerisinden süzülüp gele-rek ortaya çıkmış arı, rafine bir ürünüdür. Romantik aşk: cahil bir adama bu aşkın doğasını kavratmak gerekirse, gerek özü, gerekse geçtiği evreler bakımından bir elbiseye, bir kıyafete benzetebiliriz onu; ruhun veya imgelemin diktiği, karşısına çıkan bir insana yakışacağını düşündüğünde üzerine giydiriverdiği bir kıyafete benzetebiliriz.
Fakat giysiler sonsuza dek var olamaz, varlıklarını ömürleri yettiği kadar korurlar, nitekim imgelemimizin diktiği kıyafet de uzun sürmez parçalanır ve altından onunla bürünen kişinin ger-çek gövdesi açığa çıkar. syf163
Hayattan pek az şey istedim, o ise bu kadarını bile vermedi bana. Yakınımda bir kır, eser miktarda güneş, birazcık huzur, bir lokma ekmek, var olmanın dayanılmaz ağırlığı altında ezilme-mek ve ne kimsenin eline bakmak ne de kimsenin elime bak-ması. İşte bu kadarı bile verilmedi bana; sanki duyarsızlığından değil ama ceketinden cüzdanını çıkarmaya erindiği için dilenciyi geri çeviren biri misali, hayat beni reddetti.syf36
Yaşamak, bize bahşedilen yumağı çözmektir. Bu yolculuk sırasında zihin özgür bir arı gibi dolaşarak çeşit çeşit çiçeklerden bal almakta, istediği gibi örgü oyunlarıyla oyalanmakta özgür-dür. Örgü oyunları... Duraklar... Hiçlik...
Zaten kendime dair başka neyi çıkarabilir, bunu hikâye ede-bilirim? Bu tüyler ürpertecek kadar şaşmaz seziler, nesnelerin iliklerine kadar sızan duyumsayışlar... Bana yıkımdan başka şey getirmeyen keskin bir zekâ ve sıra dışı biçimde kendimi hayal-lerle oyalayıp durma yeteneğim... Canlılığını kaybetmiş iradem ve onu tazeliğini kaybetmemiş evladı misali gibi kollarında sal-layan düşünce gücüm... Örgü yaparak oyalanma misali, evet...syf43
Gerçeğin kendi ruhlarında saklı olduğunun ayırdına varamayan, onu kendi içlerinde aramak yerine yönlerini dış dünyaya, öteki insanlara çeviren, orada gördüklerinin kusurlu, çarpık bir gerçeklikten, çirkin bir kâbustan, ruhun kendisini rüyalarla tamamlayan bir çöküntü halinden ibaret olduğunu fark edemeyen herkese karşı tiksintiyle dolup taşan bir küçümseme duygusu...
Çabalamaktan öyle iğreniyorum ki bu beni bütün çabalar-dan daha çok yoruyor, bir yılgınlık duygusu içinde kıvranıp dur-mak önümde bekleyen en meşakkatli çabadan daha çok korku-tuyor gözümü. Savaşa gitmek, durmaksızın çalışarak üretmek, başkalarına yardım etmek... bütün bunlar bir tür densizliğin, bir şuursuzluk halinin tezahürü gibi geliyor bana.
Benliğimin yadsınmaz gerçekliğiyle karşılaştığında dışımda kalan her şey hakikatini yitiriyor, yaşamımın daha büyük bölü-müne egemen düş ülkesinde kendini açığa vuran görkem karşı-sında dünyevi yaşam kısır ve tekdüze bir görünüme bürünüyor. İşte bu nedenle ruh dünyam, benim için dış dünyadan daha ger-çektir.syf66
Aklında ne var hatta istediğin nedir, kendi nazarında kim olduğunu bilen birisi var mıdır? İçinde ne çok şey barındırıyor bu müzik, vuku bulma fırsatına kavuşamadığı için sevindiğimiz ne çok şey var içinde! Gece, vuku bulma fırsatına dahi erişe-memişken bizi gözyaşlarına boğan ne de çok şeyi getiriyor akla! Sanki enikonu bir huzur meydana çıkıp boy göstermiş gibi, yük-selen dalgalar önce kıyıya vurup sonra yatışıyor, bir yukarı bir aşağı giden bu devinim göze görünmeyen kumsalda yankılanı-yor.
Kalbimde her şey için bir his barındırmaya kalktığımda ne çok ölüyorum!syf150
Yazmak, unutmaktır. Edebiyat yaşamı gözardı etmenin en makbul yoludur... Adına edebiyat denen şey, yaşamı gerçek kılma çabasından ibarettir. Hepimizin bildiği gibi, bildiğimiz şeyleri hayata geçir-me yetisinden yoksun olduğumuz zamanlarda dahi, yaşamın doğrudan algılanabilen gerçeği büsbütün gerçek dışı bir nitelik taşımaktadır; kırlar, şehirler, zihnimizdeki düşünceler kendilik şuurumuzun karmakarışık sezilerinden doğan kurmaca şeylerdir. İzlenimlerimizi, onlara edebi bir biçim kazandırmadığımız müd-detçe başkalarına sunabilmek mümkün değildir. Çocuklar, belli hissetmez, hissettiklerini söylerler. Bir keresinde gözlerinden çünkü başkalarının onlara öğrettiği gibi bir yönden edebiyatçıdır, çünkü cuğun, bir yetişkinin; bu durumda düpedüz bir ahmağın diyeceği gibi; 'içimden ağlamak geliyor' demek yerine, 'içimden gözyaşı geliyor' dediğini duymuştum. Ve işte bu söz; (bir tanesi böylesi-ni bulup da yazabilecek olsa) sanki ünlü bir şairin kaleminden çıkmış gibi gözükecek bu edebi cümle yanmakta olan nemli göz kapaklarından dökülmek üzere olan gözyaşlarının tende hisse-dilen o sıcaklığına öylesine kararlı biçimde yönelmekte, onu öy-lesine isabetli biçimde dile getirmektedir ki... 'İçimden gözyaşı geliyor! İşte, sarmalını en uygun biçimde tanımlamay başar-mıştır bu çocuk.
Dile getirmek! Nasıl dile getireceğini bilmek! Yazının sesi-ni ve zihnin imgelerini kullanarak nasıl var olunacağını bilmek! Bu hayatta önem taşıyan yegâne şey budur işte; gerisi bir dolu kadın ve erkekten, hayal ürünü aşklardan ve yapmacık bir gös-terişten, zihnimizin sindirmek ve unutmak adına bize oynadığı oyunlardan ve (tıpkı üzerlerindeki kaya kaldırıldığında kıpır-damaya başlayan kurtçuklar gibi) anlamsız mavi göğün devasa kayasının altında kıpırdayan insanlıktan ibarettir yalnızca.syf169
Feragat etmek özgürleşmek demektir.
İstememek güçtür...
Ruhumuz, gezip göreceğimiz, ömrümüzün sonuna dek için-de keşfe çıkabileceğimiz uçsuz bucaksız bir diyardır bizim için, gerçek manzaralar dış dünyada değil, kendi içimizdedir. Nasıl sahip olabilelim, kendimize bile sahip değilken. Malik olamayız, çünkü hiçiz. Hangi ele, hangi evrene sarılacak elim? Evren mül-küm değildir: ben evrenim.syf175
Hayat dediğin senin dışındakilerin arapsaçına çevirdiği yu-maktır. Bütünlüğünü bozmayıp, yerde şöyle oynarsanız kıyısın-dan köşesinden bir şeye benzer, aksi takdirde açılıp yayılacak, son raddesine kadar uzayıp genişleyecektir. Ama kendi başına ele alınacak olduğunda, yaşam ele avuca gelmez bir problem yu-mağı, ilmiği bir türlü ele geçmeyen karmakarışık bir düğümdür.syf428
Kendi kendimin temsilinde o raddeye ulaştım ki, ne zaman-ki doğal bir hissiyat içimde filizlenecek olsa, daha doğduğu anda bozularak hayali bir hissiyata dönüşüyor. Anılarım düşlere, unu-tuşumun boşluğunda kaybolup giden düşlere dönüşüyor, kendi mi bilmek, kendimi düşünmemekle aynı anlamı kazanıyor.
Benliğimi soydum, bir elbise misali styırıp attım onu üze-rimden, o kadar ki var oluşum bulup üzerime geçirdiğim bir ör-tüden; gerçek kılığıma yabancı kıyafetlerden ibaret artık. Ancak kılık değiştirdiğimde kendim olabiliyor, kendimi bulabiliyorum. Dört bir tarafımda tükenen, meçhul günbatımları asla görmeye-ceğim manzaraların üzerinde ışıldıyorlar.syf556