Mike Wayne is Professor of Film and Television Studies at Brunel University, London. He is the author of England's Discontents: History, Politics, Culture and Identities (Pluto, 2018), Understanding Film (Pluto, 2005) and Marxism and Media Studies (Pluto, 2003).
Meta, artık değer gibi temel terimlerin açıklaması, Marx'tan alıntılarla birlikte verilmiş. Sanırım çeviri olmasından dolayı, takip etmek zor. Destekleyici örnekler bu kısımlarda çok yararlı oluyor fakat çok sık örnek verilmiş değil. ---- "Kullanım değeri ve mübadele değeri. Bu ikisinin bir metadaki bileşiminin başta sandığımız gibi uyumlu olamayabileceğini görmeye başladık. Neden? Çünkü mübadele değerinin kullanım değeriyle hiçbir ilişkisi yoktur. Öyleyse kullanım değeriyle mübadele değeri zıt kardeşlerdir. Meta içinde bir araya gelmişlerdir ama biri (kullanım değeri) nitelik ilkesiyle, öbürü (mübadele değeri) nicelik ilkesiyle tanımlanır (19)"
"Metaların ortak bir ölçüye sahip olmaları, paranın eseri değildir. Tersi geçerlidir. Bütün metalar değer olarak nesnelleşmiş insan emeği olduklarından ve dolayısıyla da ortak bir ölçüyle ölçülebilir olduklarından, kendi değerlerini hep birlikte aynı özel metayla ölçülebilir ve böylece bu metayı kendi ortak değer ölçülerine, yani paraya dönüştürülebilirler." (Marx, Kapital, s. 102)
"Bir metanın tüketiminden değer çıkarabilmek için, para sahibi dostumuzun, dolaşım alanında, yani piyasada, kullanım değeri değer kaynağı olma özel niteliğine sahip bulunan ve dolayısıyla tüketimi bizzat emeğin maddileşmesi ve bunun sonucu olarak da değer yaratması demek olan bir metayı keşfetme şansına sahip olması gerekirdi. Ve para sahibi böyle özel bir metayı piyasada gerçekten bulur: Bu meta, emek kapasitesi ya da emek gücüdür." (Marx, Kapital, s. 170)
"Para sahibinin meta piyasasında özgür işçiyi hazır bulması gerekir; burada özgürlük iki anlama gelir: Birincisi, bu kimse meta olarak kendi emek gücü üzerinde özgür bir kişi olarak tasarrufta bulunabilmeli, ikincisi, satabileceği başka metalar bulunmamalı, kendi emek gücünü gerçekleştirmesi için gerekli olan her şeyden yoksun, özgür olmalıdır" (Marx, Kapital, s. 171).
"Emek gücünün maliyeti, içinde emek harcama yetisi bulunan canlı birinin yeniden üretilmesinin maliyetidir. Ama emek gücünün kendisi, satın alınma bedelinden daha fazla değer üretir. İşte size Artık Emek-Zaman ve Artık Değer. O halde, emek gücünün değeri ile emek gücünün emek süreci sırasında yarattığı değer de birbirlerinden tamamen farklı büyüklüklerdir. Kapitalist, emek gücünü satın alırken, işte bu farkı göz önünde tutmuştu" (Marx, Kapital, s. 195).
"Marx iki tür değişmez sermaye arasında ayırım yapar: sabit sermaye ve dolaşır sermaye. Üretim süreci içinde değerlerini yeni ürüne belli bir zaman diliminde, küçük kısımlar halinde, parça parça aktaran, binalar, makineler, âletler, aydınlatma araçları vb. daha kalıcı yapılara sabit sermaye denir. Dolaşır sermaye ise, ürün yapılırken hemen tamamıyla ürüne dönüşen, kullanılıp biten hammaddelerdir. Hammaddeler emek sürecinde kendi biçimlerini değiştirirken ya da tamamen ortadan kalkma eğiliminde iken, bir üretim aracı, başlangıçtaki biçimini koruduğu ve yarın emek sürecine aynen dünkü biçimiyle girdiği sürece iş görür." (73)
"Sermaye bir kez görece uzun dönemli yatırımları temsil eden kalıcı fiziksel biçimler içinde “sabitlendiğinde”, bu sermayenin değerinin düşmesi olasılığı her zaman bulunur. Kapitalist B’nin 10.000 dolara aldığı makine iki buçuk yıl sonra, yeni modeli çıkıp da yaygın biçimde kullanılmaya başladığında, eski model sayılabilir; o zaman da değeri yarıya inebilir. Kapitalistleri, tüm sabit sermayelerini mümkün olan en yoğun şekilde kullanmaya, bunun değerini yeni ürünlere en azından toplumsal ortalamaya uygun şekilde aktarmaya zorlayan nedenlerden biri budur. Elbette bunun, değer aktarımının olmazsa olmazı olan canlı emek üzerinde yaratacağı bazı sonuçlar vardır." (73)
"Canlı emek çifte rol oynar. Hem sabit ve dolaşır sermayede cisimleşmiş değeri aktarır hem de emek sürecinde yeni değer üretir. Üretim araçları, hiçbir zaman, ürüne, sahip olduklarından daha fazla değer katamaz. ... Emek sürecinin öznel etkeni olan faaliyet halindeki emek gücü söz konusu olduğunda durum değişir. Emek, belirli bir amaca yönelik olması sayesinde, üretim araçlarının değerlerini ürüne aktarır ve korurken, hareketinin her anında ek değer, yeni değer yaratır ." (Marx, Kapital, s. 207, 209).
"Birleşik Krallık’ta kentlerin kasabaların merkezleri cuma-cumartesi geceleri “gidilemez” denilen yerler olmuştur. Çünkü buralarda ücretli köleler amirlerine olan bağımlılıklarından sıyrılıp kendilerini özgürleşmiş hazcılar olarak yeniden tanımlar. Bu dönüşüm, bastırılmış alınganlıkların ve gerginliklerin patlamasına yol açan bol miktarda alkol gerektirir. Sağcı siyaset bundan ahlâk çöküşü olarak söz eder ama “gelişigüzel”, “akıldışı”, “hazcı” davranışı, kapitalistin emek gücü piyasasındaki “akılcı” ve “etkin” uygulamalarına yanıtı olarak, tüketim piyasasının ürettiğini görmezden gelir."(92)
"Bugün toplumsal yapı, kaynakların kullanımında etkinlik olarak tanımlanan akılcılık adlı bir iktisat ilkesiyle yönetilmektedir. Kültür ise bunun tersine, akıldışı, entelektüellik karşıtı bir mizaçta savurgan ve gelişigüzeldir. On dokuzuncu yüzyıldan miras aldığı öz disipline, ertelenmiş hazza, sınırlamaya dayalı karakter yapısı hâlâ toplum yapısının taleplerini karşılamaktadır ama böyle burjuva değerlerin tamamen reddedildiği kültürle (kısmen [ve] çelişkili biçimde kapitalist sistemin kendisinin neden olduğu) keskin bir çatışma içindedir." (Daniel Bell, The Cultural Contradictions of Capitalism)
"İşçilerin açlıktan ölmemelerine dikkat edilmeli ama ellerine tasarruf edilmeye değer bir şey de geçmemelidir. … Hayatlarını günlük çalışmalarıyla kazanan kimseler … ihtiyaçlarından başka bir dürtüye sahip değildir; bunun için, onların bu ihtiyaçlarını hafifletmek akıllılık, tamamıyla tatmin edip yok etmek ise delilik olur. Çalışan bir kimseyi gayrete getirebilmenin biricik yolu, ona orta karar bir ücret vermektir. Çok düşük bir ücret onu, kendi mizacına göre, bezginleştirir ya da umutsuzluğa düşürür, çok fazla bir ücret ise küstah ve tembel yapar." (Bernard de Mandeville, The Fable of the Bees ) Sermaye Mandeville’in öğretilerini iyi kavramıştır. Bugün çoğu ücretli işçi bir iki kez ücret alamasa ciddi ölçüde mali darlığa düşecek durumdadır. İşçilerin her zaman emek güçlerini satmak zorunda kalmaları, onları görünmeyen ama sağlam zincirlerle sermayeye bağlar.
"İşçi ücretlerini ve (sağlık, emniyet gibi) giderleri kuşa çevirmek, tam da her kapitalistin yaptığı bir şeydir. Her tekil kapitalistin bakış açısından bu mantıklı ise de, bütün olarak kapitalizm için büyük bir sorundur. Burada kapitalizmin bir başka merkezi çelişkisini görüyoruz. Kişisel düzeyde mantıklı olan şey, herkes aynısını yaparsa toplamda çok akla aykırı bir sonuç verir."(116)
"Ekonominin bazı kesimlerinde, etkin tüketimin ve hatta tüketim sınırsız kabul edilse bile makul ihtiyaçların ötesine geçen aşırı üretim kapasitelerinin bulunmasının nedeni nedir? Bunu açıklayabilmek için, birikim zorunluluğu ile, piyasa kapitalizminin çıktıları ihtiyaçlara göre düzenlemeye yönelik eşgüdüm mekanizmalarından yoksunluğunu bir araya getirmemiz gerekir. Özel sermaye kâr edebileceği üretim alanına üşüşürken tek tek bunun birimleri toplumsal ihtiyaçlar konusunda ne başka kapitalistlerin ne de işçilerin görüşünü sorar. Birikim zorunluluğu, işçinin üretim araçlarından koparılması, bunun sonucunda ortaya çıkan toplumsal eşitsizlikler, piyasanın genel başıbozukluğu bir araya gelince, arz ve talebin uyumlu ilişkileriyle erişilebilecek piyasa dengesi umudu havaya uçar." (118)
"Aşırı üretim zorunlu olarak eksik üretimin de var olduğu anlamına gelir. Bir kesimde çok fazla mal varsa bu bir başkasında eksik mal olduğu anlamına gelir. Kullanılan toplam emek gücü, başıbozuk ve toplumsal bakımdan eşitsiz biriktirme dürtüsü nedeniyle, toplumun çeşitli ve değişen ihtiyaçlarıyla eşzamanlı değildir." (120)
"Siyasal sağ bazen çeşitli sorunların aslında üretken kapasite sorunu olduğunu ileri sürer. Sözgelimi genetiği değiştirilmiş besinlerin dünyadaki açlığa yanıt olduğu sıkça ileri sürülür. Bu yalandır. Dünyada her gün, evet, her gün, 25.000 kişi açlıktan ölmektedir. Ölmelerinin nedeni dünyada insanları beslemeye yeterli yiyecek olmaması değildir. Üretken kapasite ortadadır ve eğer gelişmekte olan ülkelerde tarımla uğraşanlara kaynak ayrılsa kendine yeterlilik de sağlanır. Bir üretim tarzı küresel kaynakları kapitalizmin yaptığı gibi egemenliği altına alıyorsa bu boyutta günlük can kıyımının faturası elbette ona kesilir." (121)
"1980’lerle 1990’larda sermayenin gücü artıp da işçilerin sermayeyle kavga etme gücü zayıfladıkça çok sayıda ürün sermaye olarak işçiden uzaklaşmaya, çok sayıda insanın tüketimleri sınırlanmaya başlandı. Sermaye ile emek arasındaki bu yeni düzenlemeye, sermayenin toplumsal sorumluluklardan sıyrıldığı on dokuzuncu yüzyıl serbestliğin bu yeni türüne neoliberalizm dendi. Ama kuşkusuz bu bizi yine başa döndürüp satışla gerçekleştirilmesi gereken değerlerin birikip oluşturduğu toplumsal ürün ile etkin tüketim arasındaki uçurumun nasıl kapatılacağı sorununa götürdü. Bu soruna çözüm, toplam emek fonu ile biriken ürünler kitlesi arasındaki uçurumu BORÇ ile kapatarak getirildi." (123)
"Ne yazık ki kapitalizmin çelişkilerine çözüm olarak ileri sürülen borçlandırmanın sürdürülemez doğası 2008’de gözler önüne serildi. Adına alt gelirliler ipotek piyasası (yani düşük gelirlilerin evlerini ipotek edip borç alması) denen piyasaya duyulan güvenden eser kalmadı. Borçlar karmaşık yollarla bölünüp paketlenerek piyasaya sürüldüğü için, kimlerin tehlikede olduğu, kimlerin “zehirli borç” taşıdıkları konusunda bankaların hiçbir fikri yoktu. Bankalar arasındaki, dolayısıyla bankalarla şirketler arasındaki borçlanma yolları kuruyup feci sonuçlara yol açtı." (124)
"Her bunalımın sonuçlarından biri, Marx’ın sermayenin MERKEZİLEŞMESİ dediği süreci hızlandırmasıdır. Bu süreçte sermayenin bir parçası, başka bir sermaye parçasını alır, ele geçirir, yutar. Bunalımlar kapitalistler arasında da kazananlar ve kaybedenler yaratma eğilimindedir. Kazananlar kaybedenlerin sermayesini kapar. Merkezileşme süreci zaman içinde, sermayenin YOĞUNLAŞMASI ile ilişkiye girer. Giderek daha fazla sermaye biriktirilirken bir bütün olarak sermayenin kitlesinin büyümesine yoğunlaşma denir. Öte yandan, merkezileşme, bu sermaye kitlesinin kapitalist örgütler arasındaki dağılımıyla ilgilidir. Kapitalizmin tarihsel eğilimi, gittikçe daha çok sermaye biriktirmesi ve bunu devasa kaynaklara hükmeden her zamankinden daha büyük sermaye birimlerinin elinde toplamasıdır. Sözgelimi bugün bir sürü uluslarüstü şirket, çoğu ülkenin gayrisafi yurtiçi hasılasından daha fazla kaynak kullanır."(125)
"Sermayenin rekabetçi birikime kilitlenmiş durmaksızın büyüyen birimlerde merkezileşip yoğunlaşmasıyla artık Marx’ın ikinci bunalım kuramı kavşağına gelmiş bulunmaktayız. Marx bu kurama Kâr Oranının Düşme Eğilimi adını vermiştir. Marx bu kuramı ayrıntılı olarak Kapital’in III. cildinde geliştirmiştir."(126)
"Özetlersek, verimlilik artışları, çalışma sürecinde kullanılan canlı emeğin, harekete geçirdiği değişmez sermayede cisimleşmiş değere göre azaldığı anlamına gelmektedir. Bu iyi bir haberdir. Bir ilerlemedir. Ama böylesi bir ilerleme kapitalizm için kötü bir haberdir. Aynı miktarda servet için artık eskisinden daha az canlı emek-zaman kullanmaktadır. Yeni teknolojiyle emek gücünün artması, üretilen her metanın yuttuğu emek değerini azaltıp fiyatları aşağı çekerek kapitaliste, kendi kapitalist yoldaşlarıyla rekabet etmesinde yardımcı olmaktadır. Ama aynı zamanda, üretim sürecine katılan canlı emeğin göreli düşüşü, eskisine göre daha çok sömürülse bile, kâr oranına aşağı doğru bir baskı uygulamaktadır. Kapitalizm iki ters yöne doğru sürüklenmektedir ve bu da sistemin içinde önemli bir kusur sayılmalıdır."(135)
"Sahip olmak yerine olmak seçeneği, sağduyuya hitap etmiyor. Öyle görünüyor ki sahip olmak, yaşamımızın normal bir işlevidir: Yaşamak için şeylere sahip olmamız zorunludur. Üstelik şeylere, hoşumuza gitsinler diye sahip olmalıyız. En üstün amacı sahip olmak (çoğuna, daha çoğuna sahip olmak) diye kabul eden, birinden “bir milyon dolarlık adam” diye söz eden bir kültürde, sahip olmak ve olmak, birbirlerinin alternatifi olabilir mi? Tam tersine, olmanın tek anlamı sahip olmak gibi görünür; eğer birinin hiçbir şeyi yoksa kendisi de hiçbir şeydir." Erich Fromm, To Have Or To Be?
This entire review has been hidden because of spoilers.
"Bütün toplumsal servetin kaynağı, doğanın sağladığı hammaddelerle iş gören insan emeğidir."
"Feodalizmde köylüler zamanlarının bir kısmında kendi topraklarında kendilerine, bir kısmında da beyin toprağında beye çalışırdı. Kendi topraklarında çalışırken kendilerini ve ailelerini yaşatmak için gerekli olan emeği harcıyorlardı. Marx buna GEREKLİ EMEK der. Bey için çalışırken ARTIK EMEK harcamaktaydılar, yani doğrudan üreticiler olarak yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli olanın üstünde ve ötesinde üretim yaparlar, artanı da beye giderdi. Burada sömürü çok açıktır çünkü köylülerin kendileri için harcadıkları emek ile bey için harcadıkları emek arasındaki ayırım hem zamanda hem mekânda açıkça görülür. açıklık kapitalizme gelindiğinde tamamen kaybolur. Feodal köylüler, feodal bey için belli bir süre açıkça çalıştıkları halde, günümüz kapitalizminde işçiler buldukları işte çalışıp durur. Kendi yaşamlarını sürdürmek için harcamaları gereken emek zamanı (Gerekli Emek-Zaman), göze görünmez biçimde çabucak, emek güçlerini satın almış olan kapitalistin hizmetinde harcadıkları emeğe dönüşür. Bu Artık Emek-Zaman, sermayenin P – M – P+ döngüsünde gördüğümüz para artışının ya da kârın kaynağıdır. Günlük çalışma süresi öyleyse ikiye ayrılır: Gerekli Emek-Zaman (diyelim 5 saat) + Artık Emek-Zaman (diyelim 5 saat). Gerekli Emek-Zaman = İşçiyi (ve eline bakanları) yeniden üretmeye yetebilecek ücret biçimindeki toplumsal zenginliği üretmek için gerekli süre. Artık Emek-Zaman = Kapitalistin el koyacağı toplumsal zenginliği üretmek için işçinin bedava çalıştığı süre. Ama işgünü içinde, Artık Emek-Zaman süresi başlıyor diye işçiyi uyaran bir zil çalmadığından, işçinin zamanının çalınıp zenginlik üretilmesi gözden kaçar."
"Kapitalistlerin bütün derdi, işçinin bireysel tüketimini olmazsa olmaz bir düzeye indirmektir. ... Eğer her işçinin ücreti kuşa çevrilirse, kitlesel piyasa için üretilen malları kim alacaktır?"
"Her bunalımın sonuçlarından biri, Marx’ın sermayenin MERKEZİLEŞMESİ dediği süreci hızlandırmasıdır. Bu süreçte sermayenin bir parçası, başka bir sermaye parçasını alır, ele geçirir, yutar. Bunalımlar kapitalistler arasında da kazananlar ve kaybedenler yaratma eğilimindedir. Kazananlar kaybedenlerin sermayesini kapar. Merkezileşme süreci zaman içinde, sermayenin YOĞUNLAŞMASI ile ilişkiye girer. Giderek daha fazla sermaye biriktirilirken bir bütün olarak sermayenin kitlesinin büyümesine yoğunlaşma denir. Öte yandan, merkezileşme, bu sermaye kitlesinin kapitalist örgütler arasındaki dağılımıyla ilgilidir."
"Kapitalizmle uyumlu fikirler üreten anahtar kurumlardan bazıları eğitim sistemi, siyasal sistem, medya, din, hatta sendikalar gibi işçi örgütleridir. Bu kurumlarda, doğrudan yönetici sınıf değil ama Marx’ın deyimiyle “kavramsal ideologlar” çalışır. Sırtını devlete ya da şirket gücüne yahut ikisine birden dayayan bu kurumlar ya da onların kavramsal ideologları, çevrelerinde olup biten ve içinde yaşadıkları karmaşık, çelişkili gerçeklikleri yorumlayan çerçeveler türetir. .... gerçekte nelerin olup bittiğinin genel bir anlamlandırmasını yapmadıkları, yapamadıkları için, bu hâkim fikirlerin sınırları, eksiklikleri, kör noktaları, zayıf tarafları vardır. Olayları herhangi bir düzeyde inandırıcılıkla açıklamakta zorlanır, bocalayabilirler. Ya da belli bir durumda, özellikle de artan bir muhalefet karşısında, bütün olarak kapitalizmin çıkarlarını savunmak ya da genişletmek için hangi hareket tarzının en uygun olduğunu açıkça ortaya çıkaramayabilirler."
"Sosyalizm, gerekli emek ile artık emek arasındaki ayırımı kaldırmak demektir. Artık değer gibi bir şey olamaz çünkü bütün emek, işçilerin gerek duyup talep ettikleri şeylere dönüşür. Gerekli emek artsa bile hâlâ bugünün gerekli ve artık emek bileşiminden az olur."