Fantastik edebiyatın kraliçesi Nazlı Eray'dan sislerin içinden tarihe doğru bir yolculuk!
"Bir şehir bana bir roman yazdırabilir" diyen Nazlı Eray'ın Sis Kelebekleri zamansız şehir Sinop'ta kanat çırpıyor. Romanın her sayfası okurun zihninde yıllara tekabül ediyor, insanın zamanla kavgası ve ölüme meydan okuma isteği kahramanımızın yolculuğuna eşlik ederken, şehrin dehlizlerinden çıkıp sihirli bir iksirle tarihin sapaklarına giriyor.
Nazlı, dedesi Tahir Lütfi Tokay'ın geçmişinin peşinden koşmaktadır. Ona adını veren dedesi, henüz bebekken ölmüş ve geriye yalnızca 40 yaşlarındayken çektirdiği bir fotoğrafını bırakmıştır. Tahir Lütfi, Sadrazam Mahmut Şevket Paşa'nın katli üzerine yargılanarak, 1913 senesinde Bahricedid vapuru ile Sinop Cezaevi'ne getirilir. Nazlı, cezaevinin insan fosforu sinmiş taş duvarları, ürkütücü sessizliği, rüzgârın boyun eğdirdiği kavak ağaçları ve Karadeniz'i de içine alan puslu sisi eşliğinde dedesi Tahir Lütfi'nin ve mazinin peşindedir artık.
Olayları ve durumları tersine çevirerek anlatıyor, bir masal dünyasına, bir düş evrenine sokarak anlatıyor. Ama hakçası, güzel anlatıyor. Gerçekten şaşırtıcı bir yazar. -Cemal Süreya-
Nazlı Eray, Ankara'da doğdu. İngiliz Kız Ortaokulu, Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okuduktan sonra Turizm ve Tanıtma Bakanlığı'nda tercüman olarak çalıştı. Edebiyatçılar Derneği'nin kurucuları arasında yer alan Eray, Türkiye Yazarlar Sendikası'nın kurucusu, Uluslararasi Yazarlar Birligi (PEN) üyesi, 1977 ve 1978 yıllarında Yaratıcı Yazım dersleri verdigi ABD Iowa Üniversitesi'nin onursal üyesidir. Yazmaya 1959'da henüz ortaokuldayken kaleme aldığı öyküsü "Mösyö Hristo" ile başlayan Eray'ın ilk öykü kitabı Ah Bayım Ah 1975'te çıktı. "Laz Bakkal" başta olmak üzere pek çok öyküsü kültleşti. "Karanfil Gece Kursu" öyküsüyle 1988 Haldun Taner Öykü Ödülü'nü, kazandı. Aşkı Giyinen Adam romanıyla 2002 Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazandı. Eski Güneş, Cumhuriyet, Radikal, Akşam gibi gazetelerde köşe yazarlığı yapan Eray, yazılarını "Düş İşleri Bülteni" ve "Gece Uçuşu" isimleri altında yayınladı. Türk Kütüpahaneciler Derneği En İyi Romancı Ödülü (2009), Başkent Rotary Kulübü Meslek Ödülü (2010) ve Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Dernegi'nin ilk Mavi Anka Ödülü'ne (2014) layık görüldü. azlı Eray'ın öykü, roman ve oyunları pek çok dile çevrildi. Erostratus (1977) adlı oyunu, Sartre, Montaigne, Camus, Unamuno, Pessoa ve Bauer'in Erostratos yorumlarıyla birlikte Blood and lnk'te (Kan ve Mürekkep) yer aldı, Öykülerinden, kısa film ve televizyon dizileri yapıldı. "Monte Kristo" ve "Rüya Sokağı" öyküleri 2005'te İtalyan yönetmen Angelo Savelli tarafindan L'ultimo Harem (Son Harem) adıyla oyunlaştırıldı, İtalya ve Türkiye'de sahnelendi. Nazlı Eray, anılarını Tozlu Altın Kafes (DK, Ocak 2011) ve Bir Rüya Gibi Hatırlıyorum Seni (DK, Mayis 2013) adlarıyla kitaplaştırdı.
Nazlı Eray'ı ilk kez okudum. Dili kullanış şeklini, özellikle isabetli doğa ve insan tasvirlerini sevmekle birlikte bu kitabındaki kurgusundan ötürü diğer kitaplarına hafif bir şüpheyle yaklaşmamak elimde değil. Okuduğum kitaplarda gerçekten izleri bulmaktan hoşlanırım, yazarları araştırırım ve kurguyu deştikçe onlara ait detayların çıkmasını hayli severim. Bu bir ipi yakalayıp peşinden ilerleme hali gibi benim için.
Yazılanların yaşamdan parçalar içermesi, hayata dair tepkilerimizin yazdıklarımızda zuhur etmesi gayet makul bir durum. Fakat kişinin kendi hayatı üzerine bir kurgu türetmesi ve bunun üzerinden söylemek istediklerini, kişilerle, kurumlarla veyahut insanlarla ilgili yargılarını ilgilileri netçe vurgulayacak şekilde böyle hoyratça savurması çok da keyifle okuduğum bir yaklaşım olmadı. Bunun eleştirisi bana düşmez elbette. Hoşuma gitmeyen ana detay, kişilerin fazlasıyla zan altında kalacakları şekilde işlenmiş olmasıydı (bahsettiğim durum başına gelen kötü olaydan bağımsızdır). Farzı misal iş değiştiren bir şoför neden kurguda alenen nankörlükle suçlansın ki? Ne gerek var buna? Kurgunun geneli bana iç dökme, yakınma seremonisi halindeki bir rüya güncesini andırdı.
Yaşadığı sağlık problemleri, kötü olaylar ve haksızlıklar neticesinde hayli tepkiyle yazılmış bir roman olması sebebiyle beni itmiş olabileceğini de göz önünde bulundurmak gerekli. Yazarın otobiyografik ögeleri yoğun olarak ve suçlayıcı bir dille kullanması sebebiyle okuma tarzıma hitap etmediğini de düşünebiliriz.