"Kimsenin birbirine acımadığı, herkesin kolayca birbirinden nefret ettiği, birinin ötekine yardım etmeyi aklından dahi geçirmediği soğuk ve umutsuz bir dünya'da yaşıyoruz. Yalnızlıktan korktuğumuz ama sürekli yalnız kalmaya çalıştığımız, yalnızlığımızın yetmediği ve bitmediği bir çağdayız. (...)
Galeano'dan ilham alırsam; birlikte kurtulmak için ve yeniden buluşabilmeyi ümit ettiğim için yazıyorum. Kederlerimi, iç sıkıntılarımı ve başkalarında da fark ettiğim acıları anlatmak için yazıyorum. Kendime acı vereni açıklamak, içimde büyüyen sevinci ve coşkuyu da hemen paylaşmak için yazıyorum. (...)
Sokaktan duyduğum cümleleri 'cesaret ve kehanetle bezeyip yeniden asıl sahiplerine gönderdiğimde' onlardan gelecek işaretin merakıyla yazıyorum." Ercan Kesal "kendi kendimizle derdimizin" sır kâtipliğini yapıyor. Peri Gazozu kitabının izinde, insan halleri üzerine sohbet ediyor okuruyla. Ahlâkın "utanmayı bilmek" demek olduğunu bilerek, "çocuk aklının" safiyetini severek, rüyalarını kalbine sorarak… Ölüm, zulüm, acı, kötülük üzerine… Direnmek, insan onuru, devrimci inat üzerine… "Adamı adam eden analar" üzerine… İyilik, güzellik, çocuklar, insanlık ve sinema üzerine yazılar. Kederli ve yine de ümitli.
1959'da doğan Ercan Kesal, hekim ve sinema oyuncusudur.
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden 1984 yılında mezun oldu. Keskin Devlet Hastanesi, Bala ve köylerinde Sağlık Ocağı hekimliği yaptı. Daha sonra özel hastane sektörüne girdi. Nuri Bilge Ceylan'ın Uzak filmiyle oyunculuğa adım attı. Bir Zamanlar Anadolu'da filminde Ebru ve Nuri Bilge Ceylan'la birlikte yazdığı senaryo; 2011 yılında Asia Pacific Screen Ödülleri'nde "En İyi Senaryo" dalında ödüle aday gösterildi. Peri Gazozu (2013) ve Nasipse Adayız (2015) kitapları İletişim Yayınları tarafından basılmıştır.
".... Bazen, intiharın eşiğindeki birini dikkatle dinleyip ona yol gösterirsin, ki bu hekimlik sanatıdır; bazen başka bir hayatın mümkün olduğu rüyasını yaşadığın bir meydanı terk etmezsin, ki bu direnme sanatıdır; bazen de geçip giden bir zaman parçasını kamerayla mühürleyip kaydedersin, ki bu da herhalde sinema sanatıdır. hepsi, “yaşama sanatının” parçası, tamamlayanı ve ona dairdir. Aslolan hayattır!.." "...İnsan varoluşunu fark ettiği andan beri içindeki boşluğu doldurma telaşında. Bunu sanatın değişik kollarıyla yapıyor..." "....Jung'a göre yaşanan hiçbir şey psişe içinde yok olmaz. Onlar, bilincin yaratıcı kaynağıdırlar ve kendilerini sembolik olarak rüyalarda ifade ederler. Rüyalarımızsa arzu ve isteklerimizin yanı sıra korkularımızı, geleceğe dönük planlarımızı, kehanetlerimizi de içeren büyülü zamanlardır...." "...Faşizm bence anlaşılması zor bir şey değildir. ...Çin malı gaz maskeleriyle, yerin yedi kat dibine gönderilen Egeli madencilerin alnına yazılmış kara bir yazıdır faşizm. faili faşizm olan meçhullerin ülkesinde, oğullarına mezar arayanların yaşadığı düzenin adıdır. çocuklarının otuz yıl sonra bulunan yanmış kemiklerine sevinenlerin ülkesidir faşizm. faşizm çok da güncel bir şeydir ve kapitalizmle aynı sülaleden gelir. bir yandan yağmalar, bir yandan ortak eder günahına ...Hizaya gelmektir. mecburen selam vermektir. umudun bitmesi, iyiliğin yenilmesidir...." "...Kaybetmekten korkma; kaybettiğin değil, vazgeçtiğin de yenilirsin" diyen Che"nin ruh kardeşi Emiliano Zapata da benzer şeyler söylemiş : "eviniz yıkılırsa yeniden yapın, tahılınız yakıldıysa yeniden ekin. çocuklarınız öldüyse daha çok doğurun. sizi ovalardan kovarlarsa dağlarda yaşayın ama yaşayın. özgürlük bir kelime değil, barış bir rüya değil..." "...Rüyalarımızı kalplerimizden başka soracağımız hiç kimsemiz yok. Odamızın ortasına düşen güneşin farkında mıyız? Yolumuzu kaybetmişsek, kaynağa dönmemiz lazım. İnsanın kaynağı kendi ruhudur. O halde kaynağa, ruhumuza..."
"Rüyalarımızı kalplerimizden başka soracağımız hiç kimsemiz yok. Odamızın ortasına düşen güneşin farkında mıyız? Yolumuzu kaybetmişsek, kaynağa dönmemiz lazım. İnsanın kaynağı kendi ruhudur. O halde kaynağa, ruhumuza..."
“Aynalara bakmak kime bakmaktır?” diye sorar şair. İnsan kendini yine insanda, bir başkasında, ötekinde tanır. Başkasıyla kurduğumuz ilişkinin doğası bize kim olduğumuzu da söyler. O nedenle, ne zaman aynaya baksak herkes orada: 12 Eylül, gözaltında kaybolanlar, Diyarbakır Cezaevi, ölüm oruçları, faili meçhuller, Halepçe, Maraş, Sivas, Roboski, kardeşimiz Hrant ve daha niceleri... Ercan Kesal, “aynalara bakma, aynalar fenalık” diyen şairin sözünü tutmayıp yüzünü aynalara sürmeye devam ediyor. Karşılaşacağımız şeyler ne kadar fena olursa olsun, aynalara bakıp kendimizi ve birbirimizi tanımanın uzun şiiri yazmayı inatla ve umutla sürdürüyor.
Sözün burasında Cin Aynası’nın kurdelasını keselim. Ercan Kesal’ın kahir ekseriyeti BirGün Pazar'da yayımlanan köşe yazıları ve denemeleri derlenip toparlandı, Cin Aynası’ndan parlamaya başladı. Sebeb-i telif olmak üzere yazılmış bir “Girizgâh” ile başlayan denemeler, ana çatısını yakın siyasi tarihimizin vicdan muhasebesinin oluşturduğu bir temaya göre “Var Gir Ölüm”, “Prometheus’tan Bugüne”, “Analardır Adam Eden Adamı” üst başlıklarında toplanmış. “Işıkla Karanlık Arasında” ve “Artistlik Yapmayan Artisttir” bölümlerinin odağında ise Kesal’ın şahsi geçmişi ve sinemaya dair anı ve gözlemleri bulunuyor.
Öğrenci evleri neden hep hüzün verir insana?
Süleyman Nazif, gazetecilik için “ömürsüz meslek” der; “bir şair bir mısra yazar, asırlarca söylenir. Biz sütunlarca makale yazarız ancak yirmi dört saat yaşar,” diye söylenir. Hakikaten, gazete köşelerinin edebiyattan sayılıp sayılmayacağı teorisyenlere epey mesai yaptırır bir meseledir. Ne ki, bugün Süleyman Nazif’e de, Ahmet Rasim ve daha nice yazarımıza da gazete arşivlerinde rast gelmeye aşinayız. Ercan Kesal’ın bu derlemedeki denemeleri de, gazete yazıları kategorisinden çok deneme türüne yakındır diyebiliriz. Nitekim Kesal, denemelerinde ele alacağı konuya bir muharrir gibi değil de bir edip gibi yaklaşıyor. Belki sinemacı bakışına sahip olduğundan, belki zihni irtibatlar ve ilişkiler üzerine çalıştığındandır bilinmez, konuya şahsi geçmişinden girerek meseleyi toplumsal boyutuna yerleştirir. Ya da tam tersine, toplumsal düzlemden sözü açıp onu yoğura yoğura şahsi bir yaranın üzerine merhem yapar. Ercan Kesal’ın hatıralarını yeniden icat ederek, onları dramatik bir forma sokarak yazdığı bu denemelerin hüzünlü bir güzelliği var. Öyküleyen, hikaye eden, anekdotları birbirine ulayan ama göğsünde taşıdığı esas derdi de hafife almayan denemeler bunlar.
Denemelerdeki hüzünlü güzellik kitabın ikinci yarısında kendi daha çok belli ediyor. Kesal’ın zorunlu hizmet yılları, unutulmuş bir kasabada var olma çabası, kasaba eşrafının küçük dünyasının dakik hiyerarşisi, tıbbiye yılları -öğrenci evleri neden hep hüzün verir insana?-, Avanoslu çocuğun gazoz şişesi yıkadığı yıllar, kitaplarla ve sinemayla tanışması, Metin Erksan’la hafta sonu gezmeleri, yönetmenlere ve sinemaya dair notlar kitabın ikinci yarısını oluşturuyor. Bizim oraların bir türküsünde geçen bir mısra vardır; söylediğinden çok daha fazlasına, teslim olunmuş bir acıya, o acıyı sevmeye nasıl da güzel işaret eder. Kesal’ın denemelerinde de bu hüzünlü güzelliğin lezzeti var. Mısrayı da söyleyeyim: “Sordum seni çeşmeye, suyu bulanık aktı.”
Ercan Kesal sizi alıp oturtuyor Cafe Kapadokya'ya, dost sohbetine ve başlıyor anlatmaya, o anlatıyor siz dinliyorsunuz. Bitmesini istemiyorsunuz. Sonra ayrılık vakti biraz kırgın ayrılıyorsunuz masadan, diyorsunuz ki; evet memleketimin ortak acıları Ercan abinin anlattıkları, ama hiç mi bu vatan için canınını veren şehitlerden,analarından, çocuklarından, şehit öğretmenlerden...hayatına değen olmadı diye soruyorsunuz kendinize.
İzmir Kitap Fuarı'ndaki söyleşisinde hiç unutmayacağım bir şekilde anlatmıştı edebiyat serüvenini Ercan Kesal. "Ben küçükken çok hor görülen, dayak yiyen bir çocuktum. Okulda, sokakta hep ezilirdim. Sonra bir gün kitapları keşfettim ve kurtuldum ben. Beni kitap okumak kurtardı"
Kitap okuyarak kurtulan bir insanın yeni kitabı: Cin Aynası
Peri Gazozu isimli ilk anı kitabında da çok etkilemişti beni. Yine zihninin derinliklerinden seçip çıkardığı, titreten anılarla dönmüş, ilk sayfalarından bile sızlatmaya yetti. Her sayfası bir bıçak yarası ve çok gerçek.
"Egemenler iktidarlarını ortak bir öldürme suçunun üzerine inşa ederler." İlk bölümlerde ülkemizdeki bu can pazarını bir film şeridi gibi bir çok anıyla bağlantılı olarak tekrar tekrar işlemiş. Türlü haksızlıklar karşısında Anadolu'nun, insanlarımızın verdiği mücadeleleri samimi bir şekilde anlatmış. Hem kendi tecrübeleriyle yüzleşiyor hem de bizlere ders veriyor. Geçmişe, hatıralarına sahip çıkan, edebiyat, sinema, tıp üçgeninde, duyguları bizden bir yürekle..
Sanırım Birgün gazetesindeki yazıları toplamış bu kitapta, o yüzden fazlasıyla politik. Ayrıca yazılarda tekrara da düşülmüş. Yine de Ercan Kesal her zaman okunmayı hak eder!
Peri Gazozu'ndaki o naiflik bu öykülerde yok.. İçim şişti... Resmen "Türkiye'den nefret etmek istiyorsan, bu kitabı oku" yahu... Peri Tozu'nda da elbette ülke gerçeklerimiz çok ağırdı, ama orada "hafifletici sebepler" vardı, bu kitapta Ercan Kesal resmen umudunu kaybetmiş diye düşünüyor okur. O insanlık, hümanizm, umut, neşe, bu kitapta kapkaranlık bir boşluğa dönüşmüş.... Okumaya inat ettim çünkü her an Peri Tozu'ndaki dönüşler olacak sandım. Olmadı. İçim kabartı şişti taştım. Keşke "cahillik mutluluktur" diyip okumasaydım ayarına geldim.... I-ıh. Olmadı bu.... Çok geldi. "Bu ülke değişmeyecek......" dedikçe değişmeyecek işte..... Gerçekler evet, bilmemiz lazım ki unutulmasınlar. Madımak, Hrant, Dersim... Bilmiyorum ki bunları canlı tutmak, her gün bir şey olan bu ülkede, neye ve kime iyi geliyor, başka bir yolu olmalı bunları unutmamanın, başka türlü yazılmalı belki de, Peri Tozu'ndaki gibi.... Böyle değil.... Birkaç alıntı: "Süt dökmüş kedi gibi oturdum koltuğun ucuna. Hafif mütebessim, konuştu: "Ağrısını kesince iyileştin zannettin öyle mi? Ağrı seni ikaz ediyor halbuki. Ben buradayım, sorun devam ediyor, diyor. Bağırandan değil, susan hastadan korkacaksın asıl.." "Terminal dönemde genç bir anne, kendisine verilen kahvaltıya hiç dokunmadan saklayıp, her sabah okula giderken yoksul giysileriyle yanına gelen küçük oğluna yedirmeye çalışır, binbir zahmetle yatağından doğrularak....." - işte bu, bunu demek istiyorum. Ercan Kesal'ın yazı gücü burada...
Yer yer güzel yazılar olsa da sık sık tekrara düşen, bilindik meseleleri, konuları, olayları, vahşetleri, acıları birde Ercan Kesal penceresinden baktığımız bir kitap olmuş. İlk bölüm felaket edebiyatı. Son bölüm sinema yazıları.
Peri gazozu seviyesinde tutarlı, üzerine düşünülmüş, sırf yazmak için değil, edebiyat olsun diye değil, bir kaç kitap okudum, bir kaç tane de hikaye dinledim hadi şimdi bunlarda bir şeyler yapayım diye değilde, içimdekileri ancak yazarak temizlenebilirim seviyesinde hikayeler bekliyordum. Hayal kırıklığına uğradım.
Çok hızlı ve çok fazla üretmek zorunda değiliz. Öyle olunca hamburger edebiyatına dönüyor iş. Daha yavaş, daha fazla emek verilerek, damıtılmış metinler üretilebilir. Yazar her yazdığını yayınlanmak zorunda değil.
Dolap acik kalir kafayi gömersiniz ya icine öyle gibi, kestiginiz bileginizi sarmak gelmiyor icinizden biraz daha kanarsa gececek her sey sanki . Unutmadik aslinda acilarimizi da yaralarimizi da unutmadik. Aglamayi unuttuk, gözyaslarimizi hep icimize akitiyoruz ya da kuruttuk tamamen. En son Aysen Aksakal’in Lakin Iyi Yasadik kitabini gözyaslariyla okumustum bir de Cin Aynasi. Hic unutmadigimiz acilarimiz var icinde , uykunuzu kaciriyor ama akan yaslar biraz iyilestiriyor sanki.Sen cok yasa Ercan Kesal iyi ki varsin. Okumak ve yazmak terapotik bir seydir cünkü , yarali ruhlarimizi iyilestirir.(Ercan Kesal) #yaralarimizdantanisiyoruz.
Kesal’ın okuduğum ilk kitabı. Yaşadığı, tanık olduğu, duyduğu anıları muhakeme süzgecinden geçirip insana dair hazır deneyimler sunmuş. Yeterli ifade edemediğim kimi insani çıkarımları öyle konsantre bir şekilde dile getirmiş ki birçok yerde hah aynen ben de bunu düşünüyorum diyorsunuz.
Siyasi geçmişe ışık tutan örneklerine ek olarak düşüncelerini yer yer zıplamalı anlatımıyla buraya ne ara geldik dedirten bir içtenlikle aktarmış. Ajitasyondan kaçınmaya çalışırım ama dönem dönem kitabı yeniden okuyup bazı anıları/acıları içimde tazelem gerektiği ihtiyacını hissettim okurken.
Gözyaşının kuruduğunu sananlar bu kitapla kendilerini test edebilir.
Ercan Kesal ne yazsa bir çırpıda okunuyor, hangi filmde ister oyuncu ister senarist olarak yer alsa zevkle izleniyor. Her yazısı, içinde o kadar çok duygu ve bilgi barındırıyor ki... Bu kitapta Türkiye tarihinde sürekli tekrarlanan lekelere fazlaca yer veriliyor ve tüm bu kara olayları, bazen olayların tanıklarının ve bazen de kendi bakış açısıyla romantik ve bir da o kadar gerçekçi bir dille aktarıyor. Oyunculuğunun yanında yazar yönüyle çok çok daha fazla takdir görmeli. Duygu- bilgi; romans- realite; kalp- beyin. Benim için bir çatışmalar bütünü kendisi.
Çok içten ve doğal bir dille yazılmış. Hem yazarın hayat hikayesinde yolculuk yaptıran hem de yakın Türkiye tarihinde büyük izler bırakmış ama bir şekilde 'unutulmuş' olayları hatırlatan bir içeriğe sahip. Çoğumuzun bildiği, dinlediği Türkiye hikayelerini bize bambaşka perspektiflerden gösteriyor ve bana göre en güzeli her hikayenin içinde var olanların birer isimden öte 'insan' olduklarını çok yalın bir dille anımsatıyor.
Ercan Kesal'ı oyuncu olarak tanıdıktan sonra sinema, yönetmen, yazar yanını keşfetmiş ve Peri Gazozu kitabı ile hayran olmuş birisi olarak, bir tutam hayal kırıklığı yaşadım. Bu kitap biraz köşe yazılarının toplandığı, ortalama olarak aynı şeye hizmet eden, içeriği aynı olan yazıların yer aldığı, alıntı kitabı gibi oldu benim için. Beğendiğim, etkilendiğim yerler olmakla birlikte, beklentimin altında kaldı maalesef.
Cin Aynası, Ercan Kesal'ın çeşitli yerlerde yayımlanmış yazılarından derlenmiş. Bu nedenle de farklı konulara eğiliyor. Ancak Kesal'ın doktor ve sinemacı kimlikleri belirleyici durumda metinlerde. Bir yandan anılar içinden gelip karşımıza çıkan Tony Curtis de var kitapta, Ali İsmail Korkmaz da... Sivas'ta Madımak Oteli'nde katledilen şair doktor Behçet Aysan da var, Türk sinemasının önemli isimlerinden Metin Erksan da var...
Peri Gazozunu okurkenki halet-i ruhiyemle bu kitaptaki bir değildi. Yalan yok Peri Gazozundaki hikayeler -daha doğrusu gerçekler- beni daha çok içine çekmişti. Böyle söyleyince de bu kitabı yabana atmış gibi oldum ama öyle değil. Kısacası yine Ercan Kesal bey anlattı ben dizinin dibinde dinledim. Öyle bir kitaptı işte.
bu topraklara, yaşanan utançlara, yenilgilere ve ümitlere, ahlaki değerlere ve son olarak da sinema sanatına söylenmiş sohbet niteliğinde ercan kesal’ın yazılarından oluşuyor. ayrı ayrı zamanlarda yazılmasıyla diğer kitaplarıyla beraber kendi içerisinde de tekrara düştüğü satırlar da yok değil tabi.
Anadolu’yu doktorluk yıllarını, gençlik anılarını anlattığı, her zamanki gibi samimi doğal bir Ercan Kesal romanı daha. Kimi zaman yürek burkuyor, kimi zaman güldürüyor. Sayfalarda insan kendinden bir şeyler buluyor.
Çok etkileyici bir kitap.Yer yer kanımı dondursa da Ercan Kesal'ın üslubunu sevdim.Dört puan verdim çünkü yazarın diğer kitaplarını henüz okumadığım için karşılaştırma şansım olmadı.
İyi bir kitabı nasıl tanımlarsınız? Karakterleri üzerinden mi? Hikâyesi ya da kurgusu mudur bir kitabı iyi yapan? Anlatımı mı ya da bir kitaba iyi diyebilmek için bu saydıklarımın hepsinin mi olması gerekiyor? Belki öyle… Benim bir kitaba iyi demem için bir kriter daha gerekiyor: Bir hikâye, beni başka bir ülkeye, başka bir zamana, gerekirse başka bir gezegene götürüyor ve beni orada yaşıyormuşum gibi hissettiriyorsa o kitap, o hikâye, benim için iyi hatta çok iyidir. Ercan Kesal’ın Cin Aynası da işte böyle bir kitap… 5 üzerinden 😎😎😎😎 verdim. Ayrıntılı değerlendirmem tabi ki Pulbiber'de: http://pulbiberdergi.com/2018/05/23/e...
böyle hikayelerin anlatılması lazım. yani politik olayların insani yanının anlatılması lazım. bir evladı kaybetmek ya da kaybedilen evladın yanmış kemiklerini 2 sene sonra bulan babanın sevincini anlatmak lazım. ercan kesal güzel yapıyor bence bunu. geleano'dan ilham alırsam.. diye yazmış arka kapakta, kanımca bu işin piri galeanodur ama ercan kesal da güzel yapıyor.
eğer birazcık olsun haktan, hukuktan, adaletten, güzellikten, belki biraz devrimden bir şeyler görüyorsanız bu gün hayatınızda, ülkenizde, okumanızda yarar var. bizim bu gün görebildiklerimizi sağlayan insanları anlatıyor ercan kesal çünkü. tehlikeli bir zamanın güzel çocuklarını anlatıyor. bunu da bir ideoloji dayatma amacıyla yapmadığını düşünüyorum. daha çok vicdanlı olmayı dayatıyor yazılarında. okursanız böğrünüze taş oturur biraz, utanırsınız da biraz, annenize bir kez daha sarılmak , babanızı arayıp "yav sesini duymaya aradım" demek istersiniz belki ama iyidir. böğrünüze taş oturtan yazılar gerçek şeyleri anlatıyorlardır size.
Peri Gazozu'nu okumus biri olarak Ercan Kesal'in yeni kitabinin ciktigini gorunce ilk firsatta kitabi edindim. Kesal cok akici yaziyor, sayfalar birbirini kovaliyor ve kitap okudukca okunuyor. Ancak bu akicilik bir noktada deja vu etkisini de beraberinde getiriyor. Cokca ayni suda ikinciye, ucuncuye yikaniyor gibi hissettiren tekrarlar var. Ozellikle Gezi'de kaybettiklerimiz ve Roboski uzerine tekrar tekrar yazilmis. Unutturmamak icin yazilmis olan "Cin Aynasi" bunu daha cok tekrarlayarak yapiyor. Kitabin ozellikle ilk bolumunde ani ve deneme turu birbiriyle cok iliskilendirilmeden kullanilmis. Bu da okurda kitabin yayina hazirlik asamasinda bir kopyasini okuyor hissini yaratabiliyor. Kesal'in engin birikimi, cocukluk anilari ve hekimken deneyimlediklerini okumak buyuk keyif veriyor. Ancak bunlari sunarken konu ajistasyona varan Gezi ve Roboski katliamina baglanmasa da olurmus. Kitabi bir oturusta degil de, ara ara kitaptan parcalar okumak daha keyifli olabilir.