Jump to ratings and reviews
Rate this book

Gelibolu'dan Kafkaslara I. Dünya Savaşı Anılarım

Rate this book
Çocukluğu II. Abdülhamid döneminde, gençliği ise Meşrutiyet’i izleyen çalkantılı yıllarda geçen bir İstanbul çocuğu: İsmail Hakkı.

Hukuk Fakültesi’nde gelecek düşleri ve düşünceleri ile okuyan bu idealist genç, patlak veren büyük savaşın rüzgârıyla cepheden cepheye savrulur…

Çanakkale Cephesi’nde bir yandan görevini yapmaya ve hayatta kalmaya çalışırken, bir yandan da savaşın insanlık dışılığı üzerine kafa yormaktadır.

Bu durumun üstesinden gelebilmek için, küçük yaşlarda edindiği bir alışkanlığı yardımına yetişir: Yazmak. Hem de her yerde ve her koşulda.

Çanakkale’den Doğu Cephesi’ne uzanan açlık, yoksunluk, sefalet, acı, çaresizlik ve ölümle dolu savaş yıllarını kâh siperden, kâh ordugâha çevrilmiş derme çatma köy odalarından, kâh zeminliklerden bakarak kayda geçer…

624 pages, Paperback

Published January 1, 2015

Loading...
Loading...

About the author

Ratings & Reviews

What do you think?
Rate this book

Friends & Following

Create a free account to discover what your friends think of this book!

Community Reviews

5 stars
16 (66%)
4 stars
4 (16%)
3 stars
3 (12%)
2 stars
1 (4%)
1 star
0 (0%)
Displaying 1 - 2 of 2 reviews
Profile Image for Ferda Nihat Koksoy.
528 reviews29 followers
March 29, 2026
Unutulmaz bir kitap!

"Yüzyıllardır hükümet kendi tebaasına Türkçe öğretmemiş. Bulgarlar, Rumlar, Sırplar, Arnavutlar, Kürtler ve Araplar kendi dilleri ile kalmışlar. Rumlar, Bulgarlar, Sırplar ve Arnavutlar istiklallerini alınca Araplar da kıpırdanacaklar, Kürtler de.
Daha kuruluşunda ölüme mahkûm bir devlet."

"Sabahın ilk alacakaranlığından, güneş doğuncaya kadar geçen zamanda, Çamlıca'nın bütün köşkleriyle, çamlarıyla, ağaçlıklarıyla, gecenin görünmeyen yokluğundan ve gölgelerinden, ne gibi safhalar geçirerek gündüze kavuştuğunu kaç defalar zevkle seyretmiştim. Henüz gün doğumuna beş on dakika kala Beylerbeyi ve Üsküdar'la, Çamlıca eteklerinin loş manzarasının üstünde parlayan duru semanın benzeri, hiçbir yerde bulunmaz. Bunları görme zevki, o zamanki yaşantımın sonsuz ve silinmez hatıralarıdır."

"(1914) Ekim sonlarına doğru idi. Bayram arifesinde Yavuz ile Midilli Karadeniz'e açılmışlar, tebliğe göre Boğaz açıklarına gelen Rus donanmasını kovalamışlar, Sivastopola'a kadar gitmişler, orayı ve bazı Rus limanlarını bombardıman edip, dönmüşler.
Ruslar bu yüzden harp ilan etmişler, biz de harbi kabul etmişiz. Ne kadar basit bir merasimle harbe giriverdik. Birçok arkadaşlarla biz de buna şaştık. Harbe tutuşma salahiyetini kim vermişti Yavuz'un kumandanına? Mebuslar Meclisi'nde bir müzakere yapılmış mıydı? Meclis buna karar vermiş miydi? Yoksa harp halinde bulunan Alman hükümetinin bir amiralinin kızgın bir hareketi mi bizi harbe sokmuştu? Bu, lüzumsuz bir harbe giriş gibi geliyordu bize. 14 Kasım 1914 günü Ayastefanos'ta Rusların 93 harbinden sonra yapmış oldukları zafer anıtını halk kökünden yıkıp temizlemiş. Bunun gösterisi Beyoğlu sokaklarını çınlattı. Öteki devletlerle de harp halinde olunca, olaylar birbirini kovalamaya başladı.
Bu arada kapitülasyonların kaldırılması olağanüstü bir şey, bunun için gösteriler de yapıldı. Bunları kim yapıyordu. İşin garip yanı, tarafını tutarak harbe girdiğimiz müttefikimiz Alman sefiri de protesto etmiş bunu."

"Taşrada birbirlerinin çukurunu kazan ve sonra yine birbirlerinin yüzüne gülenler yok mu? Fitne-ficur İstanbul'da çok ise; taşranın birçok yerlerinde gittikçe artan frengi, ahlak temizliğine mi delil? Fuhuş, peygamber zamanında Mekke'de, Medine'de yok mu idi?
İnsanların kudreti bunun önüne geçemiyor. Tanrı bu meyli insanlara vermeseydi! Verdi madem ki, olacak.
Birtakım zayıf ahlaklı, seciyesiz ve görgüsüzlerin kendilerini İstanbul'un kötü seline kaptırmalarından, neden şehir sorumlu olsun? Şehire iyilik ve kötülük vasfını verenler insanlar değil mi? İstanbul'un asil vasfını taşıyan acaba kaç kişi bulabileceğiz. Şahısların ve zekânın gelişme ve sivrilmesini meydana çıkarıyorsa, bu bir şehir için yüz karası mıdır?
Herkes kabiliyetine göre görüş ve anlayışa sahiptir. İstanbul'un, iyi tarafını görüp, anlama yeteneğine sahip olanlar, o tarafını görürler. Kötülüğe eğilimi olanlar da, o tarafa yönelirler.
Her şeye rağmen ufukta yine parlayan İstanbul. Ve bu nur, onu söndürmeye çalışan bütün kötü kalplilere rağmen sönmeyecek, daima artacaktır."

"(İzmir-Mart 1915) Şehrin kalabalık yerlerine daldım. Hep kare şeklinde sokaklar, aynı yol üzerinde evler. Yarım saatten fazla dolaştım, Kordon'u bulamadım. Gelene geçene soruyorum, hiçbiri dil anlamıyor, omuz silkip geçiyor. Şapkalısı da öyle, feslisi de. Asıl şimdi Gavur İzmir'ine geldim galiba. Ne karışık sokaklar. Sanki bizim memleketten gayri bir ülkedeyim. Hem Türkçe bilmez diye Türkçe söylüyor, hem Kordon lafını anlamayacak kadar kıpkızıl gavur. Herifler Türkçeyi hor görerek söylemiyorlar gibi geldi bana. Bu arada doktor elbisesi giymiş bir yüzbaşı gördüm. Hemen selam vererek, kışlaya gitmek için Kordon'a çıkmak istediğimi söyledim. Yolu tarif etti, yakınmış. Kolayca Kordon'a çıktım, o yol ile otele döndüm. Bir daha böyle karışık yollarda gezmek mi?
Buralar Frenk mahallesi imiş. Rumlarla Avrupalılar buralarda otururmuş."

"Buca çok bakımlı, güzel bir yer. Sokakları düzgün. Binalar bahçeler içinde, köşk biçiminde. Bahçeler zarif ağaçlar ve çiçeklerle süslü. Birçok köşkün bahçe kapılarına zarif endamlı ikişer servi dikilmiş. Halkı temiz ve şık, kadınları şuh ve sevimli. Burada Rumlar ve daha ziyade Avrupalılar oturuyor galiba. Buca temizlik ve düzenlilik bakımından İstanbul'un Büyükada'sına benziyor. Farkı, çamlıkları yok. Buna karşılık yetiştirilen özel çamlar daha güzel.
Gece elektrik ışıkları altında sessiz, sakin, gezenlerde hele kadın ve kızlarda çekici bir güzellik var. Hepsi güzel ve sevimli. Acaba kalpleri kin ve nefretle mi dolu?
Her sokak başında birkaç kadın ve erkek toplanmış, fısıldaşıyorlar. Bizi görünce darmadağın olup kayboluyorlar. Kimi ara sokaklara sıvışıyor, kimi evine girip kapısını sürgülüyor. Belli ki hepsinde belli etmek istemedikleri, gizli bir duygu ve ümit var.
Biraz sonra bütün kiliselerde çanlar çalmaya başladı. Evdekiler ve sokaktakiler kiliseye koşuyorlar. Duaya mı, yoksa bugünkü İngiliz bombardımanından kendileri için doğacak kurtuluş güneşi hakkında bilgi almaya mı?"

"Osmanlı ordusunda askere verilen kıymeti anlamaya başlamıştım. Askerini bindirecek insan vagonu yok, bir de kalkar, harbe (1.DS) girer, bunu düşünmez. Acaba bu hükümetin en büyükleri Osmanlı ülkesi hakkında tam bir bilgiye sahipler miydi? Yakacak kömürü olmadığı için çam kütükleri yüklenen trenin üst üste bindirildiğimiz vagonunda bunu düşünüyordum. Yalnız ülkenin iklimi hakkında değil, orada yaşayan insanların ırkı, cinsi, iktisadi durumları, yolları ve buna benzer vasıfları hakkında bir devlet adamının vakıf olması gereken bilgilere sahipler miydi?"

"Bütün bunlardan sonra yine bu harbin sebeplerini düşünüyorum. Şüphesiz ki çok bilgili, akıllı, ileri görüşlü ve mahir diplomatlarımız ve devlet adamlarımız olsaydı, sırf tarafsızlığımızı muhafaza etmekle, bütün içtimai, mali ve siyasi istikla-limizi elde etmiş olurduk.
Başlangıçta Mısır'ı ve Kafkasya'yı almak gibi bir gösteriş ile açılan harp, "Cihad-ı Mukaddes" diye din boyasıyla süslenmiş olmasına rağmen, oyuncak bir çocuk balonu kadar dayanamadı. Artık taarruz ümidi kalmayınca, halk efkârına, kapitülasyonlardan kurtulma şeklinde bir nevi harp yutturulmasına başlandı. Tarafsız kal, ordunu ayakta tut, iç durumunu düzelt. Zaten bütün büyük devletler harpte. Şimdiye kadar Osmanlıları yiyen Ruslar ve Almanlar birbirlerine düştüler, bunların seyrine bak. Bu durum varken harbe girmek neyine gerek. Hayır, birkaç tane şöhret ve ihtiras budalasının keyif ve emelleri bunu istedi. Onların şan ve şerefi için bu kanlar dökülecek. Nice insan, ana evladı yok olacak.
Memleketin ve milletin sefaletini bilmeyen ve görmeyen bugünkü devlet adamlarının, bu hallerin ıslahı cihetine gitmeleri gerekirken, Alman hükümetinin teşvikine, beş on hayalperest milliyetçiye ve budala bir kısım İslam dincilerine kapılıp harbe girmeleri gerekir miydi? Yazık.
Onlar musibetin felaket yükünü, dayanılmaz şekilde sırtlarında taşıyanların üstünde, kendileri için bir şeref ve daha emin bir refah arıyorlar.
Ölenler ise zavallı yoksul halk ve onlar, daha da büyük yoksulluğa düşecekler. Zavallı insanlar, bu gibi lanetli ruh sahibi baykuşların hakiki efkârını bilmeden, onların yükselişi için parçalanıyorlar. Bu harpte, güya milli ideali elde etmeye doğru büyük adımlar atacaktık. Kafkas hududunda yerimizde sayıyoruz, Basra'dan Irak'a İngilizleri soktuk, Süveyş'ten kovulduk, Gelibolu Yarımadası İngiliz ve Fransız şapkaları ile dolu. Harpteki kârımız bu."

"Bizim iki şehit neferin yüzlerine baktım. Yüzleri, gözleri toprak içinde, nura benzer hiçbir şey yok. Elbiseleri eski ve perişan. İngiliz ölüleri ise temiz elbiseli, muntazam ayakkabılı. Bizim askerler, buldukları İngiliz ölülerinin elbise, pantolon ve fotinlerini hemen alıp giyiyorlar. Öyle sağlam fotinleri var ki, bizimkiler birkaç senede eskitemezler."

"Geri tarafımıza büyük bir Avusturya topu gelmiş. Onun patlayışı bizim gözümüzü açtı. Suvla Körfezi allak bullak olmaya başladı. Torpidolar denize açıldı. Nakliye gemileri de top menzili dışına çıktılar. Düşmanın makineli tüfek ve piyade atışları devam ediyor, tabii ilk atışlar gibi sert ve sık değil. Avusturya topu düşmanı bayağı sindirdi ve bir süre sonra da çekilmeye başladılar; düşman kaçarken arkasında bıraktığı yeri yakarmış, onlar da yakarak çekililiyorlardı.
Çekilmeyip ne yapacaklardı, Çanakkale'yi geçemeyeceklerini anlamışlardı ve Fransızlarla Selanik'te açtıkları yeni cepheye asker lazımdı."

"Harp, insanlarda, kötülük damarlarını harekete getiren lanetli bir zehir taşıyor. İnsanlık düşmanlığı telkin eden bir zehir. Bu, her iki taraf için de böyle. İki düşman taraf, zehirli gaz, mikrop bilmem nesi demeyecek, çoluk, çocuk, masum insan tanımayacak, mutlaka öldürecek."

"Mevlit okunduğu müddetçe düşünüyordum. Biz şehitlerimizi, mevlit okumaktan başka bir şekilde anmasını bilmiyoruz. Gerçi hakikatte, Gelibolu yarımadasındaki şehitlerimizi anmak istiyoruz. Fakat buna Hazreti Peygamber'in doğum hikâyesini neden bir vesile yapıyoruz? Onun duasını yaparken, birkaç kelime ile Çanakkale şehitlerini zikrederek geçiverdik. Tabii, ondan evvel Padişah'a, hükümete ömür ve afiyet duaları da geçti.
Şehitleri bile, padişaha ve hükümete duadan sonra söyledi duacı efendi. En başta Peygamber'in ve ashabının ve ona tabi olanların ruhlarına, daha sonra Peygamber'in evladü ahfadına ve ilk gazalarda, Bedir'de, Uhut'ta, Mekke fethinde şehit düşenlerin ruhlarına, bu mevlidin sevapları hediye gönderildi."

"İngilizler milyonlarca Müslüman asker toplayıp İslam halifesinin üstüne yürüdüler, İslam halifesi Alman İmp Haçlı nişanlarını halife ordusu zabitlerin yakasına taktırdı."

"Bizde insan İslam dininden çıktı mı, Türk milliyetinden de çıktı sayılıyor. Bizim Şeyhülislam kapısına ve din ulemamıza da epeyce kızdım içimden. Henüz milliyet ile dini ayırt edemeyen bilgisizliğe karşı derin bir kin duymaya başladım. Sakarya'daki adamlar öz be öz Türk şimdi. Kimse bunlara sahip çıkmamış. Hükümet var, desek, o da Türklüğü benimsemeyen Osmanlı hükümeti."

"Konya'nın atlı tramvayı ile şehrin merkezine gittik. Mevlana türbesini dışarıdan seyrettik. Bu büyük adamı hayatında yobazlaştıramayanlar, ölümünden sonra evliyalaştırmışlar. Türbesiyle ona öyle bir korku ve görünüş vermişler. İnsanlardaki şu kötü din telakkisi ne iğrenç.
O büyük adamın düşünceleri nerede, burada türbesinden yükselen putperestlik nerede."

"Şehirden şehire çok uzun yürüyüşümüzde gördüğümüz ne kıymetli yerleri varmış meğer yurdumuzun. Elimizdeki bu nimetin kadrini bilmeyen ve başkalarının kemale ermiş nimetlerine göz diken aç gözlü bir çocuk zihniyetiyle, bir devlet ancak bu kadar idare edilir."

"Şu bizim millette bu tahripçilik ve yıkıcılık, acaba ecdattan kalma bir barbarlık mirası mıdır? 'Lazım değil artık bize', diye yıkarız. Sonra miskin miskin tekrar yapmaya başlarız."

"Harbin bütün acıları fiilen savaşa girenler için. Gerideki kolordu, fırka karargâhlarının nasibi, rahat, huzur ve bolluk içinde şeref payı."

(Doğu Cephesinin dondurucu soğuğunda, iptidai giysilerle ve köpek, kedi öldürüp yiyecek kadar açlıkla yürütülen askerler) "Hastaneye bile gidemeden yolda ölüp kalan iki neferi, bir portatif çadıra sararak, gömmek üzere buraya getirmişler (yakacağı olmayan hastanelere varabilenler de soğuktan donarak ölüyorlar). Kalın kar tabakalarını kaldırarak toprağı bulmaya çalışan birkaç sıhhiye neferi, karları bile küreyerek açmaktan aciz, zayıf ve bitkin haldeler.
Evvelce buraya gömdükleri bir mezarı, hangi meşum bir hayvan gelmiş, karları eşeleyerek açmış. Oradaki cesedi, kısmen parçalayarak yemiş.
Derler ki insan eşrefi mahlukat imiş. Bu şeref, sırtlanlara yem olmak için mi?
Zavallı askerler, namazsız, duasız ve canavarlara yem olmak için buralardalar. Şu felaket içinde ne din ahkâm ve adabı kalmış ne de insanlık duygusu. Adeta bir felakete karşı duygu uzuvları kabuk bağlamış.
Edirne'den yola çıktığımızda 300 kişi olan bölüğün mevcudu doğuda, ölenler ve kaçanlardan sonra 50'ye kadar düşmüştü."

"Sefalet içinde inleyen, bu kadar kötü akıbetlere uğrayanlar, hissiz ve ruhsuz bir kaya, bir taş değil, bir insan ve zavallı milletin zavallı yavruları. Ve böyle akıbete asla layık olmadıkları halde, kendi mukadderatını tevdi ettikleri haris, alçak ve cani eller, onları böyle elemli duruma düşürmüş, süründürüyor."

"Doğuda anladığımıza göre bir Ermeni ve Müslüman düşmanlığı da başlamış ilk harp senelerinde. Ermeniler, Rus taraftarı olmuşlar. Türkler ve Kürtler de gavur düşmanı. Kır Allahım kır, ne kadar mümkünse o kadar birbirlerini öldürmüşler.
Görünüşe göre Ermeniler daha uyanık, daha sanatkâr ve daha bilgili insanlar. Buradaki hayatın, bugünkü medeniyet seviyesine yetişmek için ıslahını istiyorlar. Bunu beceremeyen hükümete kızıyorlar. Ruslar muhakkak ki bize göre seviyece daha yüksek. Biz meşrutiyet ilanından sonra aldığımız istikraz paralarını orduya, donanmaya ayırmıştık. Ne yol, ne mektep.
Halkı uyandıracak, okutacak, mallarını kıymetlendirip satacak bir şey yapmamıştık.
Ermenilerin bu bakımdan ıslahat istemeleri haklı. Ama harp çıkınca Rusları taraf tutup onlara yol göstermeleri, bizi Ruslarla birlikte kırmaya kalkmaları da, bizim onlara karşı tabiatıyla şiddetli harekete geçmemize sebep olmuş."

"Rusya'dan Petersburg'da askerin sulh ve ekmek isteyerek ayaklandığı, Rasputin adlı papazın tuhaflıklarının etkisindeki çarlığın bunu önleyemediği, Kerenski isimli hitabeti güçlü bir avukatın asker ve amele ihtilal hükümetine başkanlık ettiği haberleri geliyordu; bu bizi ümitlendiriyordu.
Milleti ihtilal halindeki Rus ordusunun karşısında çatışmadan duruyoruz ancak feci bir kış geçirmiş durumdayız, Edirne'den yaklaşık 900 kişiyle ayrılan taburumuz kaçaklar (yakalananlar kurşuna diziliyordu) ve kayıplarla 150-200 civarında askerle kıştan çıktı.
Güneyde ise Mekke Şerifi Hüseyin, bize karşı isyan etmiş, İngilizlere iltihak etmiş. Dördüncü Ordu kumandanı Cemal Paşa, Suriye'de ve Lübnan'da birçok Arap ileri gelenlerini ve eşrafını, istiklal istiyor ve Osmanlı hükümetine ihanet ediyor diye askeri mahkemelere vererek idam ettirmiş. Bu, Suriye ve Lübnan ve hatta Mekke halkında büyük bir kırgınlık ve bize karşı düşmanlık yaratmış."

"İdaresizliğe bakın: Yapılan tebliğde yedi yüz küsur nefere yetecek kadar kışlık elbise veriliyor taburumuza. Bunların derhal teslim alınarak efrada dağıtılması fıkradan bildiriliyor.
Alay mı ediyor bu kumandanlar, eğleniyorlar mı acaba? Bütün kışı askerler, çarıklarla ve yazlık elbiselerle geçirmeye çalışarak hastalandı ve öldüler. Yüz elli, iki yüz kadar mevcudumuz kaldı. Yedi yüz küsur kışlık elbise şimdi alınacak. İnsanın bu tebliğ karşısında ağlayacağı geliyor. İnsanı patlatacak bir idaresizlik."

"Herkes cepheden kaçmaya meyyal, zabitlere varıncaya kadar.
Zabit arkadaşlar arasında, Enver Paşa'ya karşı gizli gizli küfürler başladı. Hatta bazı rivayetler de dolaştı. Güya bu harp felaketine bizi sokan Enver Paşa'yı, gizli bir teşkilatın emrinde olan bir zabit, bir manga askerle ateş ederek öldürecekmiş."

"Bu sıralarda (Kasım 1917) Rusya'da yeni bir ihtilal olmuş, Kerenski Hükümeti devrilmiş, Lenin adlı bir ihtilalci, idareyi ele almıştı. Lenin, mutlak sulh taraftarı idi. Kendisini Almanlar'ın gizlice İsviçre'den alıp Rusya'ya geçirmiş olduklarını ajanslar yazmışlardı. Lenin de iktidara geçer geçmez, harbe paydos demiş ve Rus askerleri cepheden dağılmaya başlamıştı. Onlardan kalan silahlar Ermenilerin eline geçmişti. Kars, Ardahan, Batum yani 93 Harbi'nden önceki topraklarımızı Rusların bizi bırakacağı rivayet ediliyordu."

"Öğle vakti Dilman şehrinin yanında mola verdik. Bazı arkadaşlar, şehre girmişler. Geri geldiler. "Berbat içerisi" dediler. "Leş kokuyor, insan leşi. Ermeniler, Van'dan kaçınca buraya gelmişler. Kim geçerse ellerine, kadın, erkek, kız ve çoluk çocuk dememişler, öldürmüşler".
Ben de merak ettim. Şehre girdim. O kadar feci ki, ark kenarlarında insanları boğazlamışlar. Şehir, müthiş bir koku içinde. Gezemedim, döndüm.
Hadi bizimle Ermeniler arasında bir düşmanlık çıktı, burada, İran tebaası olan bu halka Ermenilerin düşmanlığı neden?
Harp, insanları, insanlıktan uzaklaştırıyor. Dünyada düşmanlık kadar kötü, insanlık dışı ve nefret edilecek bir şey yok."

"Bizim tabur imamı da Dilman'da tifoya tutulmuş, gürlemiş gitmiş.
Bir kahve fincanı sütü veya yoğurdu iki gümüş kuruşa hasta askerlere satan imam, bu bezirganlığının hesabını Allah huzurunda nasıl verecek bakalım."

"Savaşta acı ve karanlık geçen bu bayramla dokuzuncu bayram oluyor. Bu dokuz bayram arasında ne kadar kanlı vaka ve hadiseler geçti. Ve zavallı insanlar, onların ocak yıkıcı, öldürücü darbeleriyle ezildi.
İlk bayram geldiği zaman, harp afeti hemen kimseyi pek sarsmamıştı. Bu umumi kavgaya uzaktan bakmakta olduğumuz zannıyla atiden ürken ve titreyen pek yoktu.
Onu takip eden bayramda ise, kendimizi harbin kanlı kucağında bulduk. Ve geleceğin şüpheli ve karanlık günleri, herkesin içini üzüp titretmeye başlamıştı. Bu bilinmeyen ati, kalplere telkin ettiği korku ile beraber yine bir sükun ümidi de vermekten geri kalmıyordu. Ne yazık ki bu ümit de çok sürmedi.
Bundan sonra gelen her bayram, geride açlık ve sefaletle dolu bir alem bırakıyor ve gelen her gün, geçen günlere hasretle baktırıyordu. Günün mahrumiyet ve sıkıntıları, gelecek günlerin acı bir habercisi olarak, herkesi daha büyük bir yeis içine atıyordu. Telafisi imkânsız elem ve zararlar, felaketi daha çok arttırıyordu.
Düşünüyorum, şu harp başladı başlayalı neler kaybettim.
Önce tahsilden mahrumiyet. Sulha, hayatımla beraber kavuşabilirsem, bu zarar, belki az bir ihtimalle telafi edilebilir.
Ama, ağarmaya başlayan saçlarım, buruşan alnım, artık bana tahsil devremin geçmekte olduğunu, hergün daha ziyade yıpranan bünyem, ilerideki çalışmalara tahammül kudret ve kabiliyetimin eksildiğini sezdiriyor. Geleceğe ait ümitlerim beni çok kötümserliğe düşürüyor. Şüpheli durum yüzünden elim bir kabus içinde yaşıyorum.
yorum.
Benim bu mukaddes adamlarımı sefil ve perişan kıldıktan sonra bugünkü askeri çalışmam saçma ve beyhude değil mi? Yaptığım, başkalarının şan ve şöhretine hizmetten başka nedir?"

"Galiba Kızıl Elma yolundayız. Tebriz'e, oradan ver elini Horasan. Sonra Türkistan.
Ne oluyoruz? Bir taraftan Bağdat, Irak elimizden gidiyor. Mekke, Medine, Yemen ne oldu bilmiyoruz. Suriye'nin güneyi ve Filistin elimizden çıkmış. İngilizler şimale ilerlemeye çalışıyorlarmış. 'Yıldırım Ordusu' diye bir ordu kuruluyormuş. Bağdat'ı kurtaracakmış. Ama İngilizler Şam yolunda imişler. Araplar İngilizlerle birleşerek, saldırıya geçiyorlarmış. Bir kısım askerlerimiz Galiçya'da, Romanya'da imiş.
Ne aklı ermez, şaşkın bir hükümetin elindeyiz, yarabbi. Donu düşmüş, uçkuru elinde, namus müdafaası yapıyor bu hükümet sanki. Yazık bizlere ki böyle şaheser şaşkınların eline kalmışız."

"Benim zaten şu harp sebebiyle ne Müslümanlığa, ne Hiristiyanlığa, hatta dinlere inancım kalmamıştı. Hepsine mesafeliydim.
Bizim harbe girmemiz sırasında bir de "Cihad-ı Mukaddes" ilan edilmişti. Yüz binlerce Müslüman, İngiliz ve Fransız ordularında, bizim zümreye karşı harp ettiler. Muhammed peygamberin milleti olan Araplar, İngilizlerle birleşti. Cihad-ı Mukaddes ilan eden halife ordusunu arkadan vurdu. "Bütün müminler kardeştir", "İnnemel müminine ihvetün" sözünü, böylece din kardeşlerini arkadan hançerlemekle teyit ettiler. Artık "Müminiz, din kardeşiyiz" sözü kuru laftan ibaret kaldı."

(Meşrutiyet öncesi Abdülhamid döneminde 1.6 milyon km2 toprak kaybedilmiş ve devleti kurtarmak iddiası ile 1908 Meşrutiyet'iyle iktidara İttihat ve Terakki -Enver, Talat, Cemal paşalar önderliğinde- gelmişti)
"Sanki kader, bu adamları, Osmanlı devletinin mezarcısı olarak bu milletin başına musallat etmiş. Ve bütün harp sırasında o kadar mebustan, o kadar ayandan bir tanesi çıkıp da "Bu devletin, bu milletin kaderiyle bu kadar akılsızca nasıl oynarsınız?" diye sormak cesaretini gösterememiş."
164 reviews
January 14, 2026
Bizde maalesef asker anılarına Avrupadakiler kadar sık rastlanmıyor. Bu hem askerlerin savaş şartları hem eğitim düzeyleri ile ilintili elbette ama neticede büyük eksiklik. Biz subaylarımızdan bazıları sayesinde cepheden detaylı haberdar olabiliyoruz. Bu eser de bu bakımdan çok önemli, dönemin siyasi durumuna ilişkin yorumları aldığı bilgiler kadar olduğundan başkaca değerlendirilebilir ya da gördükleri ışığında yaptığı değerlendirmeler de öyle ama cephede yaşadıkları, anlattığı şartlar, çektiği sıkıntılar vs son derece canlı ve gerçek.
Kahraman askerimizin aslında ne zor ve ilkel şartlarda ne büyük mücadele verdiğini görüyoruz hatta Ruslardan ele geçirdikleri yerlerdeki manzaralar onları daha da içlendiriyor. Şartlar ve imkanlar bakımından o kadar büyük bir fark var ki arada...
Hakkı Sunata'nın anıları değerli çünkü Meşrutiyetle başlayan dönemden önce savaşta yer aldığı cepheleri sonra da işgal İstanbul'unu anlattığı bir kitabı var. Bu sırayla okumadım ben ama özellikle işgal İstanbulu ile ilgili çok kitap olmaması bakımından kıymetli bir eser yazdıkları.
Kişisel konuşmaları ile gördüklerini kendi tecrübe ve dünya görüşü ile karşılaştırması derken ortaya çıkan analizlerin büyük bölümü yerinde. Savaşa girecektik bu açık tabiki cephede çarpışan bir asker olarak neyimize güvendik de girdik diyor. Cihad ve asla sonuç alınamamasını eleştirdiği yerlerdeki tüm tespitleri son derece isabetli. Neydik ne olduk diyor resmen Arap sattı Fransız İngiliz Müslüman askerleri ordusuna kattı peki biz neye kime Cihad çağrısında bulunduk.
Tanrı inancını adım adım kaybediyor cephelerde yolculukları devam ettikçe, Türk olan ve bunla gurur duyan unsurları Şii Sunni çatışması ile ayrıştırmamızın sonuçlarını çok güvendiğimiz mezhep kardeşimiz Arap tarafından arkadan vurulmamız ile birlikte anlatıyor. Ermeni meselesine hiç değinmiyor elbette boşalan köylerden topraktan çıkan cesetlerden bahsediyor ancak kim kime ait ne nedir bilgisi yoksa hiç üstüne durmuyor haliyle bu bakımdan çıkarımlarla bir tarih değil gördüklerinin anlatıldığı bir eser ve çok daha güvenilir.
Asker anılarına ve bu dönemlere ilgi duyanlar için harika bir kaynak okuması çok kolay ve keyifli.
Displaying 1 - 2 of 2 reviews