Karl W. Luckert sadece Göbeklitepe'nin sembollerinin ne anlama geldiklerini, mimari yapıyı anlatmıyor; neolitik çağ insanının araç ve gereçlerini, yaşam eğilimlerini, gizemlerini, din anlayışlarını, avcı toplumunun davranış biçimlerini irdeleyerek bir insanlık tarihi çalışması sunuyor.
Göbekli Tepe kazıları bugüne dek bilinmeyen "neolitik devrim"in dinsel yapısını ortaya çıkardı. Bu kült neredeyse 12.000 yıl önce Bereketli Hilal'in, yani Mezopotamya'nın kuzeyinde, avcı-şamanlar, çakmaktaşı madencileri ve silah yapıcıların rahiplerince kurulmuştur. Silah yapımındaki bu ilerleme sayesinde geçici bir süreliğine de olsa yiyecek bollaştı, avcı sayısı arttı ve av hayvanları sayısı da azaldı. Hayvan sayısındaki bu azalmanın önüne geçmek için hayatın yeniden üretiminde uzmanlaşmış bir rahip kültü gelişti. Bu rahip sınıfının bitkiler ve hayvanlar üzerinde kontrol kurulabileceği yönündeki akıl yürütmesi sonucunda evcilleştirme çok teşvik edildi; bunun sonucunda oluşan "aşırı-evcilleştirme" durumu da uygarlığımızın ilk basamağını oluşturdu.
Bu kitap, Göbeklitepe ile alakalı değil. Kitabın yazarı da arkeolog değil. Bir dinler tarihi profesörü. Dinler tarihi profesörü, Göbeklitepe'yi anlayamaz mı? Anlar elbette. Fakat Luckert'in kitabı Göbeklitepe hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorsanız, size hitap etmez. Dinler tarihi okumak istiyorsanız, buyrun okuyun.
Göbeklitepe'ye olan merakım, yıllar öncesinden başladığım okumalarla şekillendiyse de; Kurzgesagt'ın "A New History for Humanity" videosunu izlememle zirveye ulaşınca, burayı gidip kendi gözlerimle görme isteği içimde yanıp tutuştu. Hattuşaş, Çatalhöyük, Acemhöyük, Alişar Höyüğü gibi pek çok höyüğü görmüştüm ama, burasının tarihi önemi bambaşkaydı. Geçtiğimiz günlerde ziyarete açıldığı haberini okuduktan sonra eşyalarımızı yükledik arabaya, Urfa'nın yolunu tuttuk. Yüzlerce kilometreden sonra, ulaştık. Yanlış bir yola girmenin talihsizliği neticesinde toza toprağa bulandıysak da, oraya varmıştık. O havayı içimize çektik, bütün eserleri gözlerimizle gördük. O toprakta yürüdük. Sonra devasa Şanlıurfa Müzesi'nde bu höyükten çıkarılmış eserlerin devamını da gördükten sonra, Balıklıgöl kenarında kahvemizi içerken tahminlerde bulunduk. Tahayyülümüzün sınırlarını zorladık. Bir yandan gezimde bana eşlik eden bu kitabı da okudum.
Kitap, beni kesinlikle hayal kırıklığına uğrattı. Kitaba önsöz yazan; Göbeklitepe'nin mütevazı kaşifi Klaus Schmidt bile daha önsözünün ilk cümlelerinde yazara önemli bir konuda katılmadığını ifade ediyor. Her şeyden evvel yazarın perspektifi, arkeoloji yönünden değil; etnografya ve dinler tarihi yönünden Göbeklitepe'yi incelemek üzerine kurulu. Göbeklitepe'yi arkeolog perspektifinden okumak, bir tarihçiden dinlemek, bir iktisat tarihçisinden anlamaya çalışmak bana hitap ederdi ama bir dinler tarihçisinden dinlemek kesinlikle saçma geldi. Zira, kitabın tamamı tahmin üzerine kurulu. Kitabın tamamı anakronik. Günümüzdeki veya yazılı tarihten geriye doğru en eski dini metinlerden Göbeklitepe hakkında varsayımlar üretmeye çalışıyor yazar. Gördüğü, bildiği, duyduğu dini ritüelleri; Göbeklitepe'deki somut ipuçlarına uyarlamaya çalışıyor. Bu nedenle "... olduğunu tahmin ediyorum; olmuş olmalı; olmuşa benziyor" gibi varsayımlardan öteye gidemediği gibi; dünyanın bambaşka yerlerinden dini gelenek ve göreneklerden burası hakkında varsayımlar üretmeye çalışıyor. Tevrat'tan hikayeler yahut da Kızılderili ritüellerini okumak değildi amacım; Göbeklitepe hakkında bir şeyler öğrenmekti!
Yazarın birkaç temel teorisi var, bunlardan birisi ve en önemlisi suçluluk kuramı. Bu düşünceye göre, insanların hayvan öldürmekten duydukları suçluluk bu tarz dini yönelimlerin kaynağı olabilir. Bu teori bile o kadar zayıf ve anakronik ki! Günümüzdeki vicdani, etik değerleri bu insanların da paylaştığına dair tek bir ipucumuz bile yok. Bizim için bir hayvanı kesmek, öldürmek (en azından çoğumuz için) zor olabilir ama o zamanki insanların gündelik rutinleri hatta belki de en kolay yaptıkları şeydi. Suçluluk duyduklarına dair tek bir kanıt bulmak da mümkün değil zira böyle soyut şeylerin nasıl kanıtları olabilir ki?
Yazarın Göbeklitepe'ye, ordan çıkan dikilitaşlara ve objelere yönelik fazla Freudyen yorumlamalarından hiç bahsedemeyeceğim. Kitabı o kadar zorlama okudum ki, çoğu fikri, söylemi aklımdan uçup gitti. Benim aklımda kalanlarıyla bu kitap böyle ve bundan dolayı da tavsiye etmiyorum.
Kitabın başlığı her ne kadar GÖBEKLİ TEPE olsa da yazar bir din tarihçisi olarak, Göbekli Tepe'yi ilk dinin doğduğu tapınak olarak kitabın sadece ilk bölümünde ( 200 sayfasında ) anlatmıştır. Kitabın geri kalanında dinler tarihine dönerek avcılılık toplayıcılık, evcilleştirme ve ve hiper evcilleştirmeye geçişi ve bunların dünyanın çeşitli bölgelerinde ki dinsel etkilerini anlatmıştır. Kitap Göbekli Tepe ile ilgili yaralı bilgiler ve yorumlar vermekle birlikte, tamamında bu bilgileri beklememek gerekir. Bu da yanlış beklentilere yol açabilir. Yanıltmasın ise yayımcının kitabı sunuş şeklinden kaynaklandığını düşünüyorum.
Kitap hem Göbekli Tepe'nin simgesel taraflarını antropolojik açıdan ele alıyor, Göbekli Tepe'de yaşayan insan topluluğunun yapısına dair fikir edinmesini sağlıyor, hem de dinler tarihi açısından farklı bölgelerde farklı zamanlarda yaşayan topluluklara dair de bilgi veriyor. Kitap ikinci yarısı itibariyle Göbekli Tepe yapısından içerik ve konu olarak iyice kopuyor; ancak dinler tarihini öğrenmek isteyenlere içerik sağlayacak niteliğini koruyor.
Bir göbekli tepe araştırması okuyacağım yerine yazarın pek dayanağı olmayan fikirleri üzerine bir kitap okum diyebilirim. Yazarın ortaya attığı fikirlerin temelini açıklayamaması beni kitaptan soğuttu. Göbekli tepe üzerine okunacak bir eser değil.
Yazar başlı başına acayip bir yerden ele alıyor konuyu. Her baktığı yerde derin sembolik anlamlar görüyor. Bence mahsuru yok görebilir, fal baktırmaya giden insanlar da var nihayetinde. Ama burada mesele yazarın bunları kendi hipotezi gibi ortaya koymaması, retorik bir yorumlama tarzıyla bu fikirleri adeta gerçek ilan etmesi. Mesela “Göbekli Tepe” adının sembolik anlamlar taşıdığını, “doğum”, “yaratılış”, “bereket” gibi kavramlarla ilişkilendirilebileceğini öne sürüyor. Oysa bu yorumun tarihsel olarak tutarlı kabul edlmesi olanaksız. “Göbekli Tepe” adı 20.yy’da verilmiş bir isim olsa gerek, 12 000 yıl öncesine ait olması mümkün değil. Anadolu bu süre içinde sayısız halk ve dil değişimi geçirmiştir.
Metinde ayrıca sık sık masallaştırma eğilimi görülüyor. Örneğin “Erkekler kimlikleri ve değerleri konusunda ‘kendilerine güvenlerini kaybetmeye başladılar’” gibi cümlelerle, tarihöncesi topluluklara psikolojik niyetler ve dramatik öyküler atfediliyor. Bu tür ifadeler bilimsel açıklama değil, edebi dramatizasyon niteliğinde.
Yazar diyor ki: “Homo sapiens'in zihninde, bilinçli silah imalatı yoluyla öldürme ve avcıların genel suçluluğunun artan bilinci yoluyla oluşturulan nedensel bir bağlantı varsaymak mümkündür.”