"Ölümümün on altıncı gününde anılarımı yazmaya karar verdim ben. Öldükten sonra karşılaştığım insanlar, anılar evinde gezinmenin bir ölüye hiçbir yarar sağlamayacağını söyledilerse de onlara inanmadım.
Öldüm ve Tanrı burada da yok! Ne yapabilirim?
Galiba artık yaşamıyorum. Şairin kelebeği gibi, düşümde kendimi bir ölü olarak mı görüyorum, yoksa uyandım da ölmeden önce yaşadıklarımın bir düş olduğunu mu fark ettim, bilemiyorum. Ölüler yaşamaz! Hayatım boyunca kesinliğine güvendiğim biricik gerçek bilgiydi bu. Şimdi onu da yitirdim. Bana öldüğüm söyleniyor ama konuşabiliyorum. Artık hayatta olmadığım söyleniyor ama düşünebiliyorum, yazabiliyorum, sokaklara çıkıp gezebiliyorum, dişlerimi fırçalayabiliyorum, ayakkabılarımı bağlayabiliyorum.
Bir de özel ölüm şoku var. Gerçekten özel! Ölüm ânınızı unutuyorsunuz; nasıl öldüğünüz, ölürken neler hissettiğiniz aklınızdan siliniyor. Normal bir ölü için pek bir anlam taşımıyor bu şok, ama benim gibi bir ölüyseniz, bir cinayete kurban gitmişseniz, o zaman düşünceleriniz altüst oluyor işte. Katilinizin yüzünü anımsamak için başınızı duvarlara vuruyorsunuz, merak denen şey uykularınızı çalıyor, herkesten kuşkulanıyorsunuz."
Ölü Kelebeklerin Dansı, ölümünün on altıncı gününde anılarını yazmaya karar veren bir anti kahramının serüvenini anlatırken okuru bir düş dünyasının derin sularında gezdiriyor, ölümü ve yaşamı sorgulatıyor.
Hüsnü Arkan 1958 yılında İzmir’in Kınık ilçesinde doğdu. 1975 yılında, Bergama Lisesi’ni bitirdi. Ankara Devlet Mühendislik ve Mimarlık Yüksek Okulu’nda üç yıl mimarlık okuduktan sonra, 9 Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
1985’te, kesinleşen cezası nedeniyle yurt dışına çıktı. Bir yıl Atina’da, beş yıl Hollanda’da, iki yıl Köln’de yaşadı. 1987 yılında, Amsterdam’da, arkadaşlarıyla Hezarfen adlı müzik grubunu kurup, Avrupa’nın birçok kentinde kendi şarkılarını seslendirdi. 1990’da, Şanar Yurdatapan’ın düzenlemeleriyle ilk solo albümü Bir Yalnızlık Ezgisi’ni çıkardı. Kendi şarkılarından oluşan bu albümde, şarkı sözlerinin yanı sıra, Nazım Hikmet, Can Yücel, Ülkü Tamer, Muzaffer Erdost ve Louis Aragon’un dizelerine de yer verdi.
1993’te Türkiye’ye döndü ve Ezginin Günlüğü’ne katıldı. Grubun on bir albümüne şarkılarıyla ve sesiyle katkıda bulundu. 2005 yılında Destur adlı projeyle Deli Bu Dünya albümünü çıkardı. 2010 yılına kadar yüze yakın şarkısı yayımlandı. Aynı yıl Ezginin Günlüğü’nden ayrıldı.
*
Hüsnü Arkan, Türkiye’ye döndükten sonra, bir yandan da edebiyat çalışmalarını sürdürdü. İlk romanı Ölü Kelebeklerin Dansı, 1998 yılında Metis Yayınları’ndan çıktı. Romanda, küresel adaletsizlik ve mültecilik konularını işledi.
İkinci romanı Menekşeler Atlar Oburlar’da, 12 Eylül faşizmi koşullarını, iktidar sahipliğini, bireyin iktidarla ve kaderiyle ilişkisini işledi. Bu kitap, 2001 yılında, Om Yayınları’ndan çıktı.
Üçüncü romanı Uzun Bir Yolculuğun Bittiği Yer, 2005’te Yapı Kredi Yayınlarından çıktı. 1914 Şark Savaşı’nı konu alan romanda, İstanbul’dan Orta Asya’ya uzanan geniş bir coğrafyada, yüz yıla yakın bir tarihî alanda, savaşın insan kaderiyle ilişkisini inceledi.
Aynı yıl, edebiyatçı Yiğit Bener ve Levent Mete’yle birlikte, ayda bir yenilenen iktidarsiz.com adlı internet sitesini yayınlamaya başladı. Bu sitede yetmişe yakın makalesi yayınlandı.
Yine aynı yıl, Seyhan Kitap’tan, Hiçe Doğru adlı şiir kitabı yayınlandı.
2008 yılında, Uyku adlı romanı İthaki Yayınları’ndan çıktı. İlk kitabındaki gibi fantastik öğelere yer verdiği bu romanda, karşı-ütopya kavramını ve siyasi alanla birey arasındaki ilişkileri eleştirdi.
Romanlarında ve şiirlerinde, genel olarak, adalet, ahlak ve bireyin kaderiyle ilişkisi temalarını ele aldı.
Hüsnü Arkan, müzik ve edebiyat çalışmalarını halen İstanbul’da sürdürmektedir.
Ölüm ve yaşam arasındaki ince hayali çizgide gezinen Haldun, vafatının onaltıncı gününde bize seslenerek başlıyor hikayesine... Ölü ama anılarını kaleme alırken katilinin kim olduğunu bulma çabasına giren Haldun, ölü kelebeklerin uçuştuğu bu diyarda başlarda postacılık yapar. Sonrası merak alır bizim Haldun'u "beni kim öldürdü?" diye...
Esasen yazarı müzisyen kimliği ile biliriz. Söz yazarlığı, besteciliği ve volalistliği ile nâm salmış. Lakin yazarlığı ile başka bir kimlik tanıştırdı. Farklı bir anlatıma sahip, ölü kelebekleri diriltebilecek kadar canlı cümlelere sahip!
Hadi okur, katil kim bilmek lazım. Haldun'a refakatçilik etmek lazım.
Hüsnü Arkan'dan, çok acayip bir polisiye - distopya karışımı bir roman. Gerçekten, başarılı ve sindirilerek okunması gereken bir kitap olmuş "Ölü Kelebeklerin Dansı". Ölüm ve ölüm sonrası kavramlar üzerinde ahenkle dans ediyor...
Hüsnü Arkan'ın yazdığı ilk kitap olan Ölü Kelebeklerin Dansı bana biraz distopya hikayelerini çağrıştırdı.
Kuzeyde yaşayan insanların Güneydekilerle iletişime geçmesinin yasak olduğu bir yerde geçiyor. Güneyde açlık, sefalet, hastalık insanları kırıp geçiriyor. Koloni diyorlar buraya ve Kuzey kesimine geçmemeleri için ortalarındaki denize mayın döşüyorlar.
Oradaki zavallı insanların tek avuntusu, Kuzeyde yaşayanlara gönderdikleri mektuplar oluyor. Fakat bir süre sonra bu da yasaklandığı için GPB adlı gizli bir örgüt kuruluyor. Baş karakter Haldun da bu gruba üye. Gizlice Güneydekilerin mektuplarını Kuzeydekilere iletiyorlar.
Kitap Haldun'un öldürülüp diğer dünyaya gitmesiyle başlıyor ve başından geçenleri bize ölü haliyle anlatıyor.
Sonunda katilini bu sayede bulabiliyor. Gerçekten güzel bir hikaye ama ben biraz sıkıldım açıkçası.
Tabi Hüsnü Arkan'ın muhteşem yorumları her zamanki gibi etkiledi beni.
"Orospuydum ben," dedi. "Aşkın orospular için ne anlama geldiğini biliyor musun?"
"Hayır,"dedim. "Sanırım bilmiyorum."
"Aşk orospunun Tanrısıdır." dedi.
Neden böyle düşündüğünü sordum.
"Çünkü," dedi. "İyi olan şeyler yitirildiklerinde Tanrılaşırlar. Tıpkı Tanrının kendisi gibi..."
Mino'nun Siyah Gülü'nü okumuştum daha önce. Türkiye siyasi tarihi ile ilişkiliydi, onu da sevmiştim. Ama Hüsnü Arkan'ın ilk romanı olan Ölü Kelebeklerin Dansı,beni belki de ölüm sonrasını hikayeleştiren bir yapıda yazılmış olmasından ötürü daha çok etkiledi ve 24 saat içinde bitiverdi. Konu öylesine güzel ve geneldi ki... Ölümden sonra Müslüman olan bir papaz... Bir ateist doktor... İhanete uğramış kökleri Müslüman olan ama ateist olan bir adam daha. Ortak noktaları öldükten sonra hepsinin aynı deliğe sıkışıp kalmaları. Genel olarak çok beğendiğimi, metaforlarla dolu bir kitap olduğunu söylemeliyim.
Ölü Kelebeklerin Dansı, Hüsnü Arkan'ın 1998 yılında yayımlanan ilk romanı. Benim elimde Kırmızı Kedi Yayınevi'nden çıkan basımı var. Özellikle kapak tasarımını beğendiğimi belirtmeden geçmeyeyim. Yazarın ilk romanı, benim de okuduğum ilk kitabı olduğu için diğer eserleriyle herhangi bir karşılaştırma yapamam. Alegorik anlatımlardan hoşlandığım için de özellikle ilgimi çeken bir roman oldu. Roman ölümünden on altı gün sonra anılarını yazmaya başlayan, daha doğrusu yaşadığı günlerden anımsadıklarını yazmaya başlayan ama ölü olduğunu bir türlü kabul edemeyen Haldun'un hikayesini kendi ağzından anlatıyor. Böylece okur da Haldun'la birlikte bir ölüler dünyasına, bir yaşayanlar dünyasına gidip geliyor. Felsefi açılımları olan metnin arka planında denizin ayırdığı iki bölgede yaşayan insanların yaşam biçimlerinin farklılığı ortaya konuyor. Güneyde yaşayanlar yoksul, aç, sefil; Haldun'un yaşadığı bölge ise düzenin şaşmadan işlediği zengin ve güçlü bir iklim. Kuzeydekiler, güneydekilerin kendi topraklarına göçmesini istemese de içlerinde sefalete kulaklarını tıkamayan ve onlar adına direnen bir grup var ki kahramanımız Haldun da onlardan biri. Ölüler dünyasına geçtiğinde Haldun'a yardım eden Çinli psikolog, arada bir görünen ve bazı sorulara yanıt bulmaya çalışan müslüman papaz, motorsikletli kurye Vincent ve orospu Lethe Haldun'un ölüler dünyasındaki dostları ve aynı zamanda okurun biraz dikkatle yakalayacağı ipuçlarıyla metnin anahtarları. Çinli doktor Sematyen roman boyunca Haldun'un ölüler dünyasındaki rehberi oluyor ve Haldun'un hangi dünyaya dahil olduğunu anlayabilmesi için gereken işareti/haritayı da o veriyor. Bu da bize Çinli bilge Chuang-Tzu'nun düşünü anımsatıyor. Kuryelik yapan Vincent ise kahramanımız Haldun tanıyamasa da bizim çok iyi tanıdığımız bir ressam; eğlenmeye gittikleri Sirene de onun yapmış olduğu tablolardan birinde yer alan mekan. Sirene'de Haldun'u dinleyen orospu Lethe ise Yunan mitolojisindeki bir yeraltı ırmağının adı; bu ırmağa giren ölülerin ruhları dünyada yaşamış oldukları geçmiş fani hayatlarına dair her şeyi unuturlarmış. Metnin ana kapılarını açan bu anahtarları keşfettikten sonra müslüman papaz, genç Yakop ve annesi Arinna'nın da okura söyleyeceği başka sırlar olduğunu da keşfediyoruz. Yazar kitabında göç olgusuna değinirken bence bunu iki yönlü anlatmak derdinde. Bir doğduğumuz yeri seçemediğimiz gibi yaşayacağımız yeri de kolay kolay seçemez durumdayız ve göç çağımızın en büyük travmalarından biri. Bunu insanın varoluşsal sorgulamalarıyla değerlendirirsek yaşam ve ölüm de kendi seçimimizin dışında kalan ruhsal bir göç, başka bir travma. Diğer yandan felsefesiyle uğraşmayı bir yana bırakıp yalnızca toplumsal ayrışmanın bugün geldiği yer, iletişimin engellenmesi, kültürler arası ilişkinin kopacak noktaya gelmesi, insanlığın ve tanrının sorgulanmasını yirmi yıl önce hikaye eden bir roman olduğu için bile okuyabilirsiniz.
Sırlarla dolu ve kitabın her adımında sırların adım adım ve insanı şaşkınlıkta bırakacak şekilde çözüldüğü bir kitap. Yazarın benzetmeleri ve dili kullanımı çok güzel. Yaşam-ölüm, hayal-düş-gerçek, varlık-yokluk ustaca harmanlamış. Ölüme ve yaşama, ölüm tarafından çok ilginç bir bakış sunuyor. Çok orijinal bir kurgu ve içerik. Şu ana kadar okuduğum beni en çok etkileyen kitaplardan biri oldu. Kitapta inançların da zaman zaman birbirine karıştığı ve çatıştığı bölümler var. Hüsnü Arkan'a bize sunduğu beyin enerjisi için çok teşekkürler.
..."Karanlik dokulur dudaklarimdan Suyunuzu yudumlarken siz"... ▪ - ..."Olum de dogum gibi bir seymis iste,hicbir kurali yokmus bu isin"... Surukleyici,sade bir dile sahip ama -(katili belli)bu sebepten sonuna duydugum merak sondu diyebilirim.Yarattigi distopik dunya ve olum-yasam cozumlemeleri,aktarmak istedikleriyle tat vericiydi.. Husnu Arkan'in kitaplarini severek okuyorum.Kalemine saglik.
Bu zamana kadar okuduğum hem fazla distopik hem nahif hem de inanılmaz tatlı bir dille yazılmış ilk kitap olabilir bence. Kelebek metaforu üzerine ölüm ve yaşam arasındaki farkın farkedilememesi ise yaşarken bile ölü gibi olduğumuzun kanıtı adeta. Okuduğum ilk Hüsnü Arkan kitabı olması rağmen oldukça beğendim.
Hüsnü Arkan'ın okuduğum son kitabı. Diğer okuduğum kitaplarından oldukça keyif almışken, bu kısa kitaptan o kadar sıkıldım ki. Zorlama geldi. İlk kitabı olduğundan sanırım diğer kitaplarına da benzetemedim üslubunu.
Yok ben bu kitaba dahil olamadım . Hüsnü Arkan'ın ilk kitabıydı galiba belki de ondan çok dağınık , ne kitabın arka planı belli ne karakterler tam oturdu kafamda ; sevemedim .
Hüsnü Arkan • Ölü Kelebeklerin Dansı • Kitabın mevzusu gerçekten hoştu. Fakat eşzamanlı olarak hoşlanmadığım şeyler de oldu. Bunun sebebinin yazarımızla aramızda olan düşünce farklılığı olduğunu düşünüyorum. • Kitap efsane bittiiii! Kitabın böyle biteceğini hiç düşünmezdim! Hatta epilog bölümüne kadar, "Acaba nasıl bağlayacak?" diye düşünmekten kendimi alamıyordum. • Kitabı tavsiye edeceğim yanları yanısıra tavsiye etmeyeceğim kısımları da var. Okumak size kalmış.
Okunması kolay olsa da felsefi yanı ağır basan, soran ve sorgulatan, bittiği zaman okurunda hafif bir şaşkınlık-eksiklik hissi bırakan ilginç bir kitap bu. Derin mânâları, yüzeysel olmanın çok ötesindeki karakterleri ve farklı kurgusuyla okuduğuma hiç pişman olmadım ben. Hatta bu kitabıyla öyle merakımı uyandırdı ki Bay Arkan, yakın gelecekte diğer kitaplarını da okumaya karar verdim. Çok farklı bir bakış açısına sahip bir yazardan ilginç bir hikaye okumak isterseniz, kesinlikle tavsiye ederim. =)