"Üsküdar'daki bu Attar Dükkânı nice sohbetlerin, nice dostlukların, nice himmetlerin, nice hayırların, nice tefekküre şâyan ibretlerin, nice füyûzâtın, nice mânevî tohumların ve irşadların sebebi ve mihveri olmuştu. Neyzen Niyâzi (Sayın) ağabey, bir gün bana, bu dükkânın rahmânî füyûzâtının sebep olduğu maddî ve mânevî müktesebâtını hamd ü şükranla ve cezbeyle yâd ederken: 'Yüksel'ciğim; biz bu dükkândan geçmemiş olsaydık şimdi yedi dükkân süprüntüsünden beter olurduk.' demiştir."
İlk Türk atom mühendisi ve yazar. 3 Nisan 1935 (Nüfus kayıtlarında 25 Mayıs 1935) tarihinde Üsküdar, İstanbul'da doğmuştur. Evli, iki kız çocuğu ve bir de erkek torunu vardır. 25 Haziran 2008 tarihinde vefat etmiştir.
Haziran 1954'te Galatasaray Lisesi Fen Kolu'nu, Şubat 1957'de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik-Fizik Dalı'nı lisans derecesinde bitirmiştir. 30 Temmuz 1958'de Saclay, Fransa'da bulunan Fransa Nükleer Bilimler ve Teknoloji Millî Enstitüsü (Institut National des Sciences et Techniques Nucléaires) Atom Mühendisliği (Génie Atomique)'nden mastır almıştır. 3 Eylül 1973'de teorik fizik dalında kürsü profesörü olmuştur.
mekanlara biçebildiğimiz anlamlara hep şaşırıyorum. fakat kendim de birçok mekana birçok anlam biçiyorum. bu mekanın ruhuyla ilgili olabilir, sadece yapısındaki farklılıklar olabilir, tarihteki yeri veyahut da orada yaşanan olaylar olabilir.
üsküdar'daki bu attar dükkanına böylesi bir misafirlik beni öylesine içine aldı ki yirmi dört saat olmadan bitirdim ve uzunca bir hayal sürecine girdim. mekanı hayal ediyorum. beş kişi oturabilir. iki kişi sandığın üstüne. bir kişi de merdivene oturur fakat dikkat etmelidir zira cam şişeler kırılıp dökülebilir. saim efendi amca ile tanışmayı umdum. onu merak ettim.
bu mekanı hayal ederken kurguladığım yapı, biraz aslında bizim de en yakın arkadaşlarımla sahip olduğumuz bir mekandaki yapıya benzedi. zira daha dün kendi masamızda psikolojiyi yeniden keşfediyormuşçasına yaptığımız sohbeti sağ yan masamızda animasyon camiasındaki sorunlar, sol yan masamızda da işçi sınıfının yabancılaşması ve yönetilmesi konuları besliyordu. daha bu zamanların masaları tabii.
fakat çok net şekilde attar dükkanı'ndaki yapı, sadece bizim deneyimlediğimiz entelektüel ortamdan ibaret değil. orada yan masalarla bir komşuluk ve dostluk mümkün. bizim dostluğumuz, mekanın sahibi zeki abiyle. en yakın arkadaşım erasmus'a gidiyor diye çayları hediye eden, bizimle beraber üzülen, geri dönmesi için onunla konuşan zeki abi. kapıdan girer girmez, sizinkiler şurada diyen zeki abi.
bu hisler güzel ve bu hisler için yaşamak güzel. müellifin günde iki kez bu dükkana gitmesine şaşmamalı. çevremiz, biz'in bir yansıması. buna bayılıyorum.
Bu kitabı tavsiye üzerine aldım. Kim, ne zaman, nasıl önermişti hatırlamıyorum. Açık konuşayım, kitapçıda rafta görsem sayfalarını karıştırınca dinî bir kitap sanıp yerine bırakırdım. Ama İnternet siparişi ile nice zaman önce aldım ve ancak okuyabildim. Kitabı "inançlı ve inancına tüm samimiyetini katmış, kültürlü bir kişinin hatırâtı" olarak tanımlarsam hakkını vermiş olurum. Üsküdar'da komşularının işlettiği attar (aktar) dükkânı ve çevresinde dönen dostlukları büyük biz özlemle yazmış Özemre. Gerçek bir İstanbul beyefendisinin kaleminden çıkmış eser. Üsküdar'ın o uhrevî havasını eserin her sayfasında hissediyorsunuz. Yine de herkesin hoşuna gitmeyebilir. Bir İstanbullu olarak ben severek okudum gerçek bir Üsküdarlının hatıralarını. Ancak redaksiyon konusu tam bir facia. Bilmiyorum yayınevinin politikasından mı, yazarın özgün metnine sadık kalmak için mi; ama her uzun ses üzerinde bir şapka vardı. "Dünyâ, târih, hakîkat" gibi artık şapkasız yazılması gereken kelimeler bile bu şekilde yazılmıştı. Okurken çok göz tırmaladı. Okumak isteyen olursa diye bir önemli hatırlatma daha: kitap 90'larda yazılmış olmasına rağmen içinde çok fazla eski kelime barındırıyor.
Zarafetin ve letafetin insana özgü değerler olduğunu; insanın ancak bu değerlerle kaim ve ilişkilerin de böylece daim olabildiğini hatırlatan, dilin muhteşem kullanıldığı eser. Hangi ara yitirdik bu hasletleri bilemiyorum. Ancak havf ile reca arasında konumlanması gereken insan için yeniden kazanılabilir özellikler. Allah karşımıza iyi insanlar çıkarsın ve önce kendi nefislerimizi doğru yol üzere kılsın.
Bilmediğim bir mekana dair nostalji yasatan kitap. Defalarca geçtiğim Üsküdar'ı bana bambaşka gözlerle gördüren kitap. Yazılı bir metin değil adeta sözlü tarih... Şiddetle tavsiye ederim.
Yüksel Özemre hepi topu 95-100 sayfalık bir kitapta hem kendisinin kişisel tarihinde, hem de Üsküdar semtinin tarihinde mihenk taşı olan bir dükkânı ve dükkânın müdavimlerini anlatmış. Dili bugünkü okuyucuya ağır gelecektir. Okurken yanınızda bir sözlük bulundurmanızı tavsiye ederim. Barış Manço'nun şarkısındaki hatmi çiçeğiyle yetinmek istemeyenler kitapta zengin bir ot ve baharat listesi bulabilir. 60-70 yıl öncesinin kültürü, günlük hayat, insan ilişkilerine ait pek çok güzel detay da cabası. Severek dinlediğim Neyzen Niyazi Sayın'ı ve ebru sanatçısı Mustafa Düzgünman'ı daha yakından tanıdım. Hiç dâhil olmadığım bir sosyal sistemin işleyişi hakkında da bilgi sahibi oldum. O zamanlardaki şeyh-mürşid ilişkisi şimdinin mentor-mentee (akıl hocası-danışan) ilişkisi gibiymiş.
Yahya Kemal'in şiirlerinden tanıdığım, bugün çoktan kaybolmuş olan Hayal Şehir Üsküdar'ın çok naif bir portresi gibiydi. 50. Yıl Özel Baskısı'nın, attar dükkanının sahibi Mustafa Düzgünman'ın öğrencileri tarafından yapılan bir ebruyu içermesi ayrıca anlam ifade ediyor.
‘ Gitgide artan tahammül-fersa bir kriz dönemim oldu. Nefsimi istila etmekte olan vehim ve hayal kuvvetlerinin tesiriyle, sürekli olarak, havf ve reca arasında bocalamaktaydım. Cenab-ı Hak’tan karşıma bir mürşid-i Kamil çıkarmasını ve bu zatın da derdime merhem olmasının niyaz etmekteydim.
1954 yılı aralık ayının soğuk ve kapalı bir gününde, öğleden sonra bu mübarek zatın kapısını çaldığımda çok heyecanlıydım. Kapıda onbeş veya yirmi saniye kadar bekledim. Kapıyı açan zat orta boylu, beyaz tenli, geniş alınlı, beyaz saçları tam ortadan iki yana doğru taranmış, fevkalade nafiz nazarlı, mukavves kaşlı, insana inşirah bahşeden nurani vechini azametli bir şekilde çevreleyen bembeyaz sakallı ve harikulade biçimli ellere malik bir zattı. Beni o nafiz bakışlarıyla bir saniye süzüp ruhani fehametiyle anında teşhis ederek: “Evladım bizi çok beklettin” dedi. Kusurumdan dolayı yerin dibine giresim geldi. Ama o mübarek zat beni içeri aldı, oturttu, hatırımı sordu; vakur ve azametli bir tavırla nazarlarını gözlerime teveccüh ederek “Evladım bundan sonra fakiri Hazreti Peygamber’in varisi bileceksin” buyurdu ve o andan itibaren olanlar oldu! Sırrım bu ulu zattan taşan feyz ile önce baştan başa yıkandı ve sonra da tahammülü nispetinde doldu.
Akıl serhoş, gönül bîhûş, doymadık bu vuslata Arif bilir, kimdir nakkâş; nukûşiyle övünen “Küntü kenzen…” esrârıdır, hak gözüyle iyice bak Hiç kıymeti yoktur ammâ, aşk söyletti bir tuhaf… ‘
insanın içini ısıtan sıcacık bir hatırattı. üsküdar sokaklarında bir gezintiye çıkmış esnafın çayını içmiş hoş sohbetini etmiş dükkandan ayrılırken hellaliğini istemiş gibi bitirdim kitabımı. üsküdarı çok seven ve vakit geçirmiş biri olarak bir zamanlar osmanlı dokusunu her anlamda devam ettiren ve burada yaşamış üstatları tanımak, muhabbetlerine şahit olmak çok hoştu. kendimi attar dükkanın merdivenlerinde oturmuş ve bu insanları dinler gibi okudum. tavsiyedir
Türkiye'nin ilk atom mühendisi unvanını taşıyan Ahmet Yüksel Özemre'den tatlı tatlı okuyacağınız bir eser. Kitapta da adı geçen Niyazı Sayın'ın ney taksimini arka fonda açıp attım kendimi o zamanların Üsküdar sokaklarına. Nasıl iyi geldi bana o samimiyeti hissetmek... Ama ne yazık ki; "O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler."
Kitapta; kararlılık, samimiyet, din ve dünyayı bir bütün olarak görme ve hayatı buna göre yaşamaya dair güzel örnekler var. Hemen Üsküdar’ ı görme isteği uyandırdı bende. Sanki o insanları görecekmişcesine...