"Serin sular içerisine bile atılsan, ben var olduğum sürece sen yanacaksın."
Aile baskısından bunalıp bir süreliğine kuzeninin yanına taşınan Elis Aktaş, yabancısı olduğu bu şehrin kuralsızlığıyla uğraşırken kendisini Mesih Dinçer'den ve hissettirdiklerinden kaçarken bulur.
Zaman içerisinde bu şehrin tuhaflıklarının sebebini keşfedecek olan Elis, 18 yaşına kadar ailesinin bastırdığı cesur yanının ortaya çıkmasıyla kendisini bu yere ait hissetmeye başlar. Bu sırada Mesih ise ansızın hayatına giriş yapan bu güzelliği bırakmadan, ona belli şartlar karşılığında güçlü olmayı öğretmeyi teklif eder.
Bu, masumiyetin ya da yıkılmışlığın hikâyesi değil; yeniden ayağa kalkmanın, güçlü olmanın, tutkuyu damarlarında hissetmek isteyenlerin, mührün ve gücün hikâyesidir. İçinde de bir not vardır.
Aşırı beğenip elimden düşürmedim bir kitap oldu. Bir solukta üç defa okuyup bitirdim. Olaylar yavaş ilerliyor ama ona rağmen sıkılmadım. Hem aşk var, hem arkadaşlık, hem gizem. Karakterlerin fazla olmasina rağmen hepsini benimsiyor ve aklınızda tutuyorsunuz. Anakarekter olmasına rağmen Mesih'e pek ısınamıyorum, kitapta adının çok geçmesine rağmen fazla diyaloğu yok. En bi sevdiğimse Semum oldu, renkli gözlü bukalemun. Sonlara doğru fazla görünmüyor ortalıklarda umarım ikinci kitapta daha fazla karsımıza çıkar.
“Her zaman birisinden yardım eli beklemek aptalıktır!”