Istanbul i slutet av 1950-talet. Teven har ännu inte kommit till Turkiet och Ali ägnar mycket av sin tid åt att iaktta livet som pågår utanför fönstret. Där finns slaktaren Karabet, portvakten Hazim och Alaaddins diversebutik. Men det som Ali är allra mest uppfylld av är att spela om idolbilder med sin bror Cevat. Så en dag kommer Ali hem tidigare från skolan bara för att upptäcka sin far som i hemlighet packar sin resväska, och med ett barns oskyldighet lovar han att inte berätta om det för någon …
Att titta ut genom fönstret är en svindlande berättelse om en förödande familjetragedi som tar plats mitt mellan vardagsbestyr och släktmiddagar. Det är en historia om livets plötsliga avsked och de ärr de lämnar efter sig.
Den turkiska författaren Orhan Pamuk tilldelades Nobelpriset 2006 för att han ”på spaning efter sin hemstads melankoliska själ har funnit nya sinnebilder för kulturernas strid och sammanflätning”, en motivering som reflekteras i Att titta ut genom fönstret. Den självbiografiska berättelsen är hämtad ur essäsamlingen Andra färger som utkom på svenska 2010.
Ferit Orhan Pamuk is a Turkish novelist, screenwriter, academic, and recipient of the 2006 Nobel Prize in Literature. One of Turkey's most prominent novelists, he has sold over 13 million books in 63 languages, making him the country's best-selling writer. Pamuk's novels include Silent House, The White Castle, The Black Book, The New Life, My Name Is Red and Snow. He is the Robert Yik-Fong Tam Professor in the Humanities at Columbia University, where he teaches writing and comparative literature. He was elected to the American Philosophical Society in 2018. Of partial Circassian descent and born in Istanbul, Pamuk is the first Turkish Nobel laureate. He is also the recipient of numerous other literary awards. My Name Is Red won the 2002 Prix du Meilleur Livre Étranger, 2002 Premio Grinzane Cavour and 2003 International Dublin Literary Award. The European Writers' Parliament came about as a result of a joint proposal by Pamuk and José Saramago. Pamuk's willingness to write books about contentious historical and political events put him at risk of censure in his homeland. In 2005, a lawyer sued him over a statement acknowledging the Armenian genocide in the Ottoman Empire. Pamuk said his intention had been to highlight issues of freedom of speech in Turkey. The court initially declined to hear the case, but in 2011 Pamuk was ordered to pay 6,000 liras in compensation for having insulted the plaintiffs' honor.
There is something in Pamuk's prose that drags me in like nothing else. Every little detail is full of life, of nostalgia, of his town, his family, his magic.
A childhood story?
Maybe. A father leaves, two brothers stay and fight over small possessions while hiding from the fact that they lost something infinitely bigger.
An Istanbul tale?
Maybe. Looking out of the window, seeing the streetcars pass, moving through familiar neighbourhoods, it is a reportage of Pamuk's home.
07.12.2013 cumartesi Bugün Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı romanında kurguladığı, romanı yazdıktan sonra hayata geçirdiği projesini görmeye; Masumiyet Müzesi’ne gittim. Beni yine etkiledi o halde yazmam lazım. Orhan Pamuk’un dünya edebiyatındaki yeri hakkında çok fazla kelam edemem, ancak bu yazarın Türk edebiyatını, romancılığını bir üst seviyeye taşıdığını rahatlıkla söyleyebilirim. Orhan Pamuk romanlarında farklılığı seven her yazar gibi okuyucu şaşırtmayı sever, ancak bunu yaparken üslubundan şaşmıyor. Yazar seçtiği konularla, romanın düz bir çizgide seyrettiğini, romanın bütünlüğünü, okuyucuya hissettirse de, okuyucu, yazarın kelime illüzyonundaki başarısı sayesinde yazarın romanlarından bambaşka tatlar almakta, roman bitene kadar romanın çizgisinden çokça sapmakta, kendi anılarına uğrayarak tekrar romanın çizgisine geri dönmektedir. Yazar, geçmiş, yalnızlık, ayrılık, başarısızlık, aşk ve nesnelere olan takıntı, bağlılık konularından vazgeçememekte ve bu konuları yazarlık tarihindeki başarılarının dayanağı olarak sadakatle işlemeyi devam etmektedir. Yazarın seçtiği konulara olan saygısı, hissettirmek istediği duyguyu aktarırken gösterdiği çaba, okuyucu romanlarına kitlemekte, romanı tüketmek istemeyen okuyucuyu tabağındaki sevdiği yemeği sona bırakıp, onu yavaş yavaş yiyen küçük bir çocuğa benzetmektedir. Yazarın farklılığı arayışındaki hevesi onu başarıya ulaştırmakta, bu arayışın üslubundaki çizgiden onu koparmayışı, onun romancılık karakterinin sağlamlığını da ortaya koymaktadır. O halde bu sevgili yazar hep yazsın hep yazsın hep okuyalım..
Istanbul, die Brücke zwischen Europa und Asien, ist Ausgangspunkt und stetes Zentrum in Orhan Pamuks Essays. Ob in seinen Erinnerungen an die Kindheit, seinen Bemerkungen zur politischen Lage oder zur Literatur – immer wieder kommt die Zerrissenheit zwischen Ost und West zur Sprache. Die Erkundung der eigenen Identität wird dabei zum Spiegel der Konflikte in der türkischen Gesellschaft. Auf der einen Seite steht die Sehnsucht nach einer mit Europa verbundenen Modernität, andererseits eine bedeutende Unsicherheit in der Bewertung der eigenen Kultur. Als die meisten der Texte veröffentlicht wurden, war noch nicht abzusehen, wie sich der Weg der Türkei letztlich gestalten wird. Mit Blick auf die heutigen Verhältnisse offenbart sich aber, wie zutreffend die Betrachtungen Pamuks hinsichtlich der gesellschaftlichen Bruchlinien waren.
Darüberhinaus begegnet man in diesem Buch auch dem Leser Orhan Pamuk. Er erzählt von seiner eigenen Liebe zur Literatur und den Büchern, die ihn Zeit seines Lebens beeinflusst haben (– Die Kartause Von Parma, Die Brüder Karamasow,Böse Geister, Lolita). Besonders sympathisch fand ich den Essay »Wie ich mich von einigen Büchern befreite«. Ein Plädoyer für einen befreienden Umgang mit all den verstaubten Buchaltlasten.
Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ından sonra, her yıl okuma listelerimde mutlaka bir ya da birkaç kitabı yer alır. Bu kitabı da bana okuma kulübünden çok kıymetli bir okur dostum hediye etmişti. Uzun süredir de kitaplığımda duruyordu. İlkbahar gibi okumaya başladım. İçeriğin bütüncül bir yapı sunmadığını fark edince, kitabı baştan sona düz bir sırayla değil, karışık biçimde –baştan, sondan, ortadan– okumaya başladım.
Adalarda Victor Hugo yazılarını okudum. Yağmurlu bir günde, bir metro istasyonunda “Babam” başlığıyla kaleme aldığı notlara denk geldim... Bir teneffüs arasında Kalküta anılarına, bir başka zamanda Venedik notlarına göz attım. Kitabın farklı bir yerde biteceğini hissediyordum ama Halkidiki’de, Afytos köyünün ıssız bir plajında biteceğini hiç düşünmemiştim.
Aslında bu okuma yolculuğu tam anlamıyla “Pamukvari” bir tragedya gibi oldu. Kitaplarımın seyahatlerde, bambaşka coğrafyalarda bitmesi beni her zaman ayrı bir heyecanlandırır.
Ne diyelim… İyi okumalar olsun uzaklara, tepelere ve ardına.
The miniature portrait of an episode in the life of a child. It reminds me both of things in my own childhood, though thousands of miles away in an entirely different culture and of the fact that there is more that humanity has in common than separates us.
Öncelikle şunu belirtmeliyim: Orhan Pamuk'un "Öteki Renkler" isimli kitabında anlattığı hikayelerin tadı --yıllar önce okumuş olmama rağmen-- hala damağımda olduğu için, yazarın bu kitabına başlarken beklentim büyüktü. Pamuk'un yine fevkalade metinler oluşturduğuna inancım tamdı.
Kitabı genel olarak keyifle okuduğumu ve kitabın beklentilerimi karşıladığını söyleyebilirim. Derleme bir kitap olduğu için en sevdiğim bölümleri paylaşmam sanırım uygun olacaktır: "Kitaplar ve Edebiyat" bölümü ile "Benim Kitaplarım" bölümlerini özellikle çok beğendim. Pamuk'un roman sanatına bakışını, bazı büyük romancılarla ve ayrıca Türk romanıyla ilgili değerlendirmelerini, kendi kitaplarını ne şekilde oluşturduğunu (uyguladığı "yazı mühendisliği" tekniklerini), okuma ve roman okuma mutluluğu üzerine yazdıklarını büyük bir keyifle okudum.
Gerçi "Masumiyet Müzesi" 'ni okuyalı çok olmamıştı ama, "Manzaradan Parçalar" 'ı okuyarak Orhan Pamuk'la hasret giderdim diyebilirim.
Edebiyat iyiden ve kötüden, şeytanlardan ve meleklerden oluşur; giderek artan ölçüde, sadece şeytanlarımla uğraşıyorlar.
Bu kitabın yayımlandığı 2010 yılında gerçekten de durum böyleydi, çok iyi hatırlıyorum. Pamuk -gerçek anlamda hak ettiği ve tam zamanında verildiğini düşündüğüm- Nobel'ini yeni almıştı ve bir röportajı yüzünden memlekette ortalık karışmıştı. Kendisinin de kitabın bir bölümünde belirttiği gibi, insanlar yazdıklarını, kitaplarını okumadan sanki okumuş gibi kendisini bırakmış edebiyatını da eleştiriyordu. Garip günlerdi. Üzerinden 15 sene geçmiş.
Ben kitabı çıktığı gibi almışım Tüyap'tan aslında (Pandemiye kadar hiç aksatmadan her sene gitmiştim!) ama okumak 2025 sonuna kısmet oldu. İyi ki de öyle olmuş. Zira bu sene okumadığım Pamuk kitaplarını da okudum ve sonu da bununla kapamak şahane oldu. Tavsiyem sizin de tüm eserlerini okuduktan sonra bunu okumanız olur.
Kitabın Kitaplar ve Edebiyat bölümü sanırım en sevdiğim bölüm oldu. Dostoyevski incelemelerini ağzımın suyu akarak okudum. Onun dışında çocukluğu ve ailesi -özellikle babası ile ilişkisi-, eserlerini nasıl yazdığı, nerelerde nasıl yaşadığı, Türkiye'nin nasıl değiştiği, bazı önemli tarihi figürler, sanat, vb alanda pek çok yeni şey öğrendim. Bayıldım.
Lütfen böyle denemeler yazmaya devam et Pamuk. Bir tane daha gelse tadından yenmez.
Kitaptan enteresan bir not ile bitireyim:
Türk meclisinin, halkına gurur veren savaşa hayır kararını değiştirip Amerika ile savaşa girmeye kalkışırsa, yeni başbakan Erdoğan, yıllarca çalışkanlığı, becerikliliği, açık sözlülüğü ve hapishanede geçen günleriyle kazandığı halkın güvenini kaybedecek.
Yarım bıraktığım yeni bir Orhan Pamuk eseri artık vazgeçiyorum denemekten açıkcası. Kesinlikle bana bir şey vermiyor hayranlarına saygım sonsuz ama nobel almış diye mutlaka sevmemde gerekmiyor bence.Anlatım gücü kesinlikle berbat bir olayı anlatırken aynı kelimeler aynı anlamsızlık,boşluk ve hiç heyacan taşımayan donuk sözcükler.
*Manzaradan Parçalar, Öteki Renkler ile aynı formatta olan, yazarın hayatına ilişkin kısımlar ile biraz daha detaylandırılmış devam niteliğinde bir kitap. Pamuk'un İstanbul, sanat, seyahatler, düşünceler, siyaset, edebiyat, futbol, kitaplar, yazarlar, vb. bir çok konuda yazdıklarından oluşuyor. Orhan Pamuk ve külliyatı üzerinde derinleşmek isteyen arkadaşlarıma tavsiye ederim. *Bence, Manzaradan Parçalar ve Öteki Renkler, Orhan Pamuk'un sadece bir yazar değil ülkemizin en önemli entelektüellerinden birisi olduğunu da gösteren kitaplar. *Genel olarak tavsiyem, bu kitapların Pamuk'un romanları tamamlandıktan sonra okunmalarıdır. *Manzaradan Parçalar ile birlikte Pamuk külliyatını tamamlamış bulunmaktayım.
Pamuk bu kitabında samimi bir dille hayatından parçalar sunarken, daha önce kaleme almadığı yaşantısına dair küçük kesitlere de yer vermiş. Ayrıca etkilendiği yazarları, yazarların eserlerini okuyucuyu meraklandırarak anlatmış, çözümlemeler yapmış. Kitabın son bölümünde yaptığı siyasi gözlemlerle Orhan Pamuk'un yorumlarını okuduktan sonra siyasete olan bakış açım daha da genişledi. Pamuk, kitabında kendi davasına da yer verirken, uzun paragraflarıyla okuyucuyu meraklandırmış. Kitaba askeri kütüphanede başladıktan yaklaşık 8 ay sonra, kitabı satın alıp tamamlamanın sevinci içindeyim.
öteki renklerden bir tık aşağıda. öteki renkleri okuduktan sonra dahi çokça elime aldıran 'kitaplar-yazarlar'' hakkında daha az şey bulmuş olmam boyle dusunmeme sebep. yinede kendi kitapları hakkında yayınlanmamış bölümler, not defterinden bazı sayfalar vs gibi güzellikleriyle de öne çıkıyor.
Novellens språk var tilltalande och beskrivande, dock tyckte jag inte berättelsen i sig hade någon röd tråd. Den var även lite förvirrande och slutet var för öppet för min del.
Eftersom jag verkligen tyckte om hur Pamuk skrev kommer jag nog se till att läsa något mer av honom i framtiden! 😊
Orhan Pamuk kimdir, nasil yazar, nerelerde yazar, nasil düsünür, ne okur, kitaplarinin olusum ve dönüsüm hikayeleri, söylesileri, önsözleri, sonsözleri, sanat ve siyasete bakisi, ona ilham veren yazarlar, resim sanatinin hayatindaki yeri, Istanbul, Nisantasi, Adalar, röpertajlari, kitapligi, kitaplari, modern-modernist-modernizm kavramlari, Türk edebiyatinda modernizmin olusumu, ve çok daha fazlasini bu kitapda toparlamis. İlham alarak ve keyifle okudugum bir Orhan Pamuk derlemesi….Okumadigim hatta simdiye kadar okudugum da bütün Pamuk kitaplarını okumak istegi duydum…Pamuk severler ve tutkulu edebiyat okuyuculari icin muazzam bir kitap!
Karantinada bitirdiğim ikinci kitap olarak Goodreads'teki yerini alıyor. Kitaptan aldığım birkaç kayda değer not şunlar: "Aldığım zevkleri televizyon sinema ya da başka kaynaklar bütünüyle verseydi, belki çok az kitap okurdum. Belki bir gün bu işi yapabilirler. Ama bunun çok zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü kelimeler ve edebiyat karıncalar ya da su gibidir, çatlaklara deliklere görünmez aralıklara her şeyden önce ve en iyi şekilde kelimeler girer. Hayat hakkında dünya hakkında asıl merak ettiğimiz şey de önce bu görünmez çatlaklarda belirir ve onu her şeyden önce iyi edebiyat görür. Yeni ve iyi edebiyatın hayat hakkında hiç söylenmemiş parlak bir söz gibi vazgeçilmez bir haber niteliği vardır ve bugün beni kitap okumaya en çok bağlayan şey de bu." s. 210 " Edebi ve kültürel sorunların farkında olan ve yıllarca Paris'te yaşayıp Batı edebiyat ve resmini yakından tanıyan milliyetçi Şair Yahya Kemal, acıyla "bir resmimiz ve bir nesrimiz olsaydı başka bir millet olurduk demişti." s. 272
dostoyesvski'nin karamazov kardeşler'de ve diğer büyük kitaplarında bana fısıldadığı sır neydi? her zaman bir tanrı'ya ya da büyük bir inanca ihtiyaç duyacağımı makul bir şekilde bana anlatması ve aslında hiçbir şeye sonuna kadar inanamayacağımızı göstermesi mi? içimizde, inançlarımıza, en içten düşüncelerimize karşı haraket eden bir şeytan olduğunu kabul etmek mi? o zamanlar hayal ettiğim gibi, bir yandan hayatı hayat yapan şeyin derin tutkular, bağlılıklar ve büyük düşüncelerin havası olduğunu sezmek, diğer yandan da bu gösterişli kavramlara tamamen ters bir alçakgönüllülüğün bize mutluluk vereceğini hissetmek mi? ya da insanın umut-umutsuzluk, aşk-nefret, hayal-gerçek gibi temel kutuplar arasında o zamanlar sandığımdan çok daha hızla ve kararsızlıkla gidip gelen bir yaratık olduğunu anlamak mı? baba karamazov hakkında yazarken gösterdiği gibi, insanın ağlarken bile aslında bütünüyle içten olmadığını, bir yandan da ağlıyor numarası yaptığını kabul etmek mi? sarsıcı, korkutucu olan şey dostoyevski'nin bütün bu temel 'hayat bilgilerini' bize düşünceler olarak sunması değil, onları okurda etten kemikten hakiki olduğu izlenimi uyandıran üç boyutlu kahramanlar aracılığıyla göstermesidir. / 267
Otobiyografik bölümlerle Orhan Pamuk'un yazarlık, sanat, hayat hakkında denemelerinden oluşan bu kitabı bir yayın evi anketine katılımla hediye olarak almıştım, aksi halde almazdım kesinlikle. Benzer bir kitabı olan İstanbul'u da Ara Güler'in fotoğrafları için almış ve okuduktan sonra keşke okumayıp sadece bu harika fotoğraflara baksaydım demiştim.
Otobiyografik bu tür denemeler bana çok zorlama ve sıkıntılı geliyor açıkçası. Bir yazarın biyografisini zevkle okumama rağmen, iş kendi yazdığı otobiyografik bir metine gelince bana çok taraflı hissi veriyor. Orhan Pamuk ya da başka bir yazar kendini tüm kitaplarında bir yapboz gibi dağıtarak anlatır ve Pamuk bunu çok çok güzel yapıyor. Keza bir yazarın edebiyatının eleştirisini okumaktan çok zevk alsam da, yazarın kendi edebiyatını irdelemesi problemli diye düşünüyorum.
Orhan Pamuk'un fevkalade bir yazar olmasından dolayı çok da kızamıyorum ama bu tip kitaplar ticari kaygılar ile yayınlanan günlükler gibi geliyor ve sevemiyorum. Keşke okumadan hediye geldiği gibi hediye etseydim.
Kitabı okurken Orhan Pamuk ile sohbet ediyor gibi hissediyorsunuz. Yani yazara bir cafede rastlasanız veya uzunca sohbet etme şansınız olsa sormak isteyeceğiniz çoğu kişisel sorunun cevabı kitabın içinde var. Yazarın gençliği, edebiyat, az da olsa sanat ve siyaset hakkındaki düşüncelerini, kitaplarını yazma süreçlerini oldukça samimi bir dille ve uzunca anlatması çok hoş. Ayrıca kitap, yazarlık konusunda benim çok hoşuma giden, ilham verici bilgiler barındırıyor. İlk kısımdaki hikayeler bana biraz gereksiz gelse de kitap bitince bende oluşan yazarla uzun zamandır tanışıyoruz hissinin oluşmasında önemli bir payı olabileceğini düşünüyorum.
orhan pamuk'un kaleminden gündelik hayat, istanbul ve kitaplar hakkında muhteşem detaylar. özellikle istanbul, adalar ve vapurlar ile ilgili bölümler eşsizdi.
Geçtiğimiz haziran ayının son iki haftasını tatil için gittiğim Montreal’de geçirdim. Çok sevdiğim için sıkça gittiğim ve yemesi içmesi hoş, sayısız parkları hep dolu ve tam bir kültür yelpazesi olan bu sevimli kentte yapmaktan keyif duyduklarımdan biri de eşim Esin ve oğlum Bora ile o kitapçıdan bu kitapçıya dolaşmaktır. Adlarını hep Bora bilir, ben anımsamıyorum ama bunlardan birindeki raflardan birinin yalnızca Orhan Pamuk yapıtlarınca (Fransızca çevirileri) dolu oluşu beni gerçekten gururlandırdı. Bunları elime alıp tek tek incelerken içimden sorguluyordum --beni gören başkaları da aynı raflara yanaşıp bu Nobel ödüllü yazarımızın kitaplarını alacaklar mı ellerine diye.
Belki o günün etkisiyle, Montreal’den eve döndüğümde ilk yaptığım, aile kitaplığımızdaki bir yığın Orhan Pamuk yapıtı arasında okumadıklarımdan birisini seçmek oldu: Manzaradan Parçalar. Ve seçtiğimi o kitapçıda yaşadığım coşkuyla okumaya başladım.
İlk on sayfada coşkum yok oldu . İlk otuz sayfalık yolun bitimine yakın sorgulamaya başladım “Orhan Pamuk bunu niye yazmış?” diye. Kırkıncı sayfaya geldiğimde okumakta olduğum kitap yazarının “çok ilginç bulduğu gençliği ile kendisinden başka hiç kimsenin ilginç bulmayı başaramadığını varsaydığı bir kentin öyküsünü anlattığı” yorumuna varabildim. Kendimi zorlayıp da ellinci sayfaya erişebildiğimde bir okur olarak hiç yapmadığımı yaptım. Kitabı devam etmemek üzere kapatıp kitaplığımızdaki yerine yerleştirdim.
Yazarın zaman zaman ilginç olma adına yaptığı bazı çıkışları var ki, katılmak mümkün değil. Örnek: “Otobiyografinin bir hatırlama yolu değil, unutma biçimi olduğunu o zaman anladım.” Amatör bir yazar olarak kaleme aldığım ve konusu gereği, kişisel yaşamıma sıkça gönderme yapan ve dolayısıyla otobiyografik niteliği de olan kitaplarımı yazdıkça anımsadım ve anımsadıkça yazdım geçen yıllarımı. Başka türlüsünü nasıl yapabilirdim? Çözemedim doğrusu.
Yazarın bir yerde, olay akışını dili geçmiş zamanla anlatırken aynı paragraf içinde birden kip değiştirip geçmiş sürekli zamana kayması ve hemen ardından gene dili geçmiş zamana dönmesi yetmezmiş gibi bunu yaparken zamanlamada arabayı atın önüne koyuşu okuduğum başka kitaplarında görmeye alışık olmadığım bir durum.
Bir başka bölüm ilk paragrafında, “Gece geç vakit eve geldim. Babamın öldüğünü söylediler,” dendiğinde okuyucu --doğal olarak-- gelinen evin ölü evi olduğunu düşünecektir. Bu cümleyi izleyen paragrafta, “Gece saat ikide onu son bir kere görmeye evine gittim,” dendiğinde ise okuyucunun aklı karışacaktır. İlk paragraftaki iki cümle arasına bir cümle daha sıkıştırmak lafı gereksiz uzatmayacaktı: “Telefon çaldı, açtım.”
Bir başka yerde, cümle içinde edilgin fiil (“kırılarak”) ile tanımlanan nesne (“söylem ve yorumlarının”) etkin fiille (“sokularak”) tanımlanmakta ve cümle edilgin fiil (değiştirildiği”) kullanımıyla sürmektedir. Ayrıntıya özeni olduğunu bildiğimiz yazarın bu gibi ayrıntılarda daha bir özenli olmasını beklerdim.
Özellikle "Sandviç" başlıklı bölüme takıldım. Büfeler ve sandviççilerin yirmi yılda bütün Türkiye’nin “ayakta yeme, sokakta atıştırma alışkanlıklarını” değiştirildiği söylenmekte bu bölümde. Sözü edilen dönemde ülkede böyle bir “alışkanlık” yoktu ki değişsin. Doğrusu: “alışkanlığını getirdi”.
Yazar, “cemaat” sözcüğünü anlam kısıtı dışında kullanmak gibi bir alışkanlık göstermekte, futbol takımının “taraftarı” yerine “cemaati” demek gibi.
Kitabının ilk bölümünde, “Bir Türk gibi.. diye takılırdım ona” diyen yazarımız sanki, “Bir Türk olarak…” demek istiyor.
Yazarın kitaplarından okuduklarımı İstanbul – Hatıralar ve Şehir, Kar, Benim Adım Kırmızı, Beyaz Kale olarak anımsıyorum. Onları okudum ve bitirdim. Umarım bundan sonra seçeceğim Orhan Pamuk yapıtını da (daha başlarındayken kapatıp rafa kaldırmak yerine) daha önce okuduklarım gibi, bitimine dek okurum.
Pamuk'a ait bu yazılar ve röportajlar derlemesini okuduktan sonra, ona insan olarak ve bir edebiyat okuru olarak ne kadar benzediğimi farkettim; buna sevindim. Bu sevinç bir övünmeden ziyade, onun kurgu eserlerine merakımı daha da körükledi. Hepsinden öte, Doğu ve Batı arasında bir Türk olarak kalmanın hissetirdiklerini ve bunun bilinciyle bir bireysel fikir hayatı şekillendirmenin çoğu zaman sinir bozucu sürecini betimleyişi beni Orhan Pamuk'a daha da yakınlaştırdı. Tanışmaya "ne kadar farklı olabilir ki?"inadımdan tenezzül etmediğim ama donanımını sorgulayamaya yanaşmadığım sınıfın sessiz çocuğu... En sevdiğim yazar olduğu için 30'uma gelmeden tüm kitaplarını bitirsem naparım diye düşündüğümden Dostoyevski'nin 1-2 kitabını bekletiyordum (senin Dostoyevski, özellikle Karamazov Kardeşler sevgin ve o sevginin sana ne ifade ettiğini bu kadar duru ve vurucu anlatabilmen beni sana daha da hayran bıraktı halihazırda). Şimdi gönül rahatlığıyla okuyabilirim. Favori bir yazarım ve onun da önünde daha çok yazacağı yılları var.
🌇Manzaradan Parçalar kitabını okumak çok hoşuma gitti, bunun birkaç sebebi var. Bilirsiniz, kitapları sevmemizin nedeni bazen kitapların kendileri veya içerikleri değil, bizim kendimiz hakkında hatırlattıkları, hissettirdikleri ya da düşündürdükleridir. Ya da ben hep böyle bilmişimdir. ....
🌇 uzun bir süre Nişantaşı’nda oturduğum ve bu sürenin de hayatımın en mutlu zamanlarından olduğuna inandığım için, Nişantaşı hakkında yazılar okumak hep çok hoşuma gitmiştir. .....
🌇biyografi okumayı hep çok sevmişimdir-yeteri kadar sık okumadığımı biliyorum 🤦🏼♀️- ama bu tür biyografik olmayan biyografiler daha da keyifli oluyor, araya serpiştirilen fotoğraflar, anılar, resimler kitabı düz bir biyografiden daha değerli kılıyor. ...
🌇Ara Güler’in İstanbul’u bölümüne özellikle bayıldım, belki Bomonti’deki Ara Güler müzesini yakında gezdiğim ve her bir fotoğrafın, her bir eserin tüylerimi diken diken etmiş olmasıyla alakalıdır.
Sohbet etmek, benzer zevkler, ortak İstanbul sevgisi, sevdiğimiz yazarlardan ve benim tam yakalayamadığı bir dönemin İstanbul’undan konuşmak gibiydi...
It was like having a chat about similar tastes, common love of Istanbul, admiration about some authors and a historic period of Istanbul which i couldnt lived...