“Ama şimdiden de belirtebilirim ki, yönetim pratiğinden bahsetmek, ya da ondan yola çıkma tercihi, açıkça hükümran, hükümranlık, halk, tebaa, devlet, sivil toplum gibi bazı kavramları, bunlar sanki elimizdeki verilermiş gibi, esas ya da birinci hedefler olarak kabul etmemek anlamına geliyor. Sosyoloji, tarih ve siyaset felsefesi analizleri tüm bu evrenselleri yönetim pratiğini açıklamak için kullanıyor. Bense tam tersini yapmak istiyorum.
Yani bu pratiğin kendisinden ve aynı zamanda kendisini düşünmesi ve akılsallaştırmasından yola çıkarak nasıl belli şeylerin ortaya çıktığına varmak istiyorum.” (sf.4)
Bu vaatle başlayan kitap vaadini yerine getirip hakkını veriyor. Alıntılarla devam edeceğim:
“…ekonomi politik ne üzerine düşünüyor? Neyi analiz ediyor? İnsan doğasından veya belli bir toplumun tarihinden doğmuş olduğu nu varsaydığımız bazı eski hakları değil. Ekonomi politik bizatihi yönetim pratikleri üzerine düşünüyor ve bu pratiklerin hukuken meşru olup olmadığını sorgulamıyor. Bu pratiklerin kökenleri değil etkileri üzerinde duruyor. Sorduğu soru mesela hükümranın vergi toplamasına neyin izin verdiği değil. Sorduğu soru, bir vergiyi belli bir anda, belli bir toplumsal gruptan ve belli ürünler üzerinden topladığınız zaman ne olur? Bu hakkın meşru olup olmadığı fark etmez, esas olan sonuçlarının nasıl olacağı, olumsuz sonuçlar doğurup doğurmayacağıdır.” (sf.16)
“Yönetim akılsallığının içeriden düzenlenmesi. Genel ve soyut bir şekilde bu iç düzenleme ne anlama geliyor? Son olarak, onu belirli ve somut bir tarihsel şeklin öncesinde nasıl ele alabiliriz? Yönetim akılsallığının içeriden kısıtlanması neye tekabül edebilir? İlk olarak, bu düzenleme bilfiil bir düzenleme, bir kısıtlama olacaktır. Yani her ne kadar bir gün hukuk bu kısıtlamayı karşı gelinemez bir kural haline getirmek zorunda kalacak olsa dahi, çıkış noktasında hukuki bir kısıtlama değildir. Bu kısıtlamanın bilfiil olduğunu söylemek aynı zamanda, bu kısıtlamaya karşı gelen, önüne konan sınırların ötesine geçmeye çalışan bir yönetimin, gayrimeşru olmasa da, bir anlamda özünü, temel haklarını kaybetmese de, beceriksiz, yetersiz ve gerekeni yerine getirmeyen bir yönetim olduğu anlamına gelir.” (sf.12)
“Eğer fazlasıyla basitleştirici bir yaklaşıma düşmek istemiyorsak, diyalektik olmayan bir mantık yürütmemiz şart. Zira diyalektik mantık ne anlama geliyor? Diyalektik mantık, birbiriyle zıt, çelişkili öğeleri homojen bir düzeyde ele alır. Bu diyalektik mantığın yerine, strateji mantığı adını vereceğim bir mantığı yürüt meyi öneriyorum. Strateji mantığı, karşıt unsurları homojen bir düzeyde buluşturup tek bir birime indirgemeye çalışmaz. Strateji mantığının işlevi, farklı öğeler arasında, farklılıklarını görmezden gelmeden, nasıl bağlantılar olabileceğini anlamaya çalışmaktır. Strateji mantığı heterojen unsurların bağlantısının mantığıdır, karşıt unsurların homojenleştirilme mantığı değildir. Diyalektik mantığı bir kenara bırakalım ve insan haklarının aksiyomatik temelleriyle, yönetilenlerin bağımsızlığının faydacı hesabını bir arada tutabilen bağlantıların neler olduğuna bakalım.” (sf.39)
“Liberalizmin temel sorusu: şeylerin hakiki değerini mübadelenin belirlediği bir toplumda, yönetimin ve tüm yönetim faaliyetlerinin fayda değeri nedir?” (sf. 42)
“...İşte bu tehlikeye teşvik, bana kalırsa liberalizmin en büyük getirilerinden biri. 19. yüzyılda ortaya çıkan tehlike eğitimi, tehlike kültürü, Orta Çağ'da ve 17. yüzyıla kadar geçerli olan ve o zamanların siyasi ve kozmolojik hayal gücünü besleyen kıyamet, veba, ölüm ve savaş gibi hayal ve tehditlerden son derece farklı. Mahşerin Dört Atlısı kayboluyor ve onun yerini tam aksine, 19. yüzyılın politik tehlike kültürü tarafından tedavüle sokulan, gündelik ve sürekli olarak yenilenen tehlikeler alıyor. Bu durumun birçok göstergesi mevcut. Mesela 19. yüzyıldaki tasarruf sandıkları [caisse d'epargne] kampanyası, yine 19. yüzyılın ortasından itibaren polisiye edebiyatın ve gazetelerin suç hikayelerine ilgisinin ortaya çıkışı, hastalık ve hijyenle ilgili kampanyalar, cinsellik ve yozlaşma korkusu etrafında dönen tartışmalar: bireyin, ailenin, ırkın, insanlığın yozlaşması korkusu... Son olarak, her tarafta tehlike korkusunun teşvik edildiğini görüyoruz. Bu korku, liberalizmin bir anlamda şartı, psikolojik ve kültürel olarak bağlaşığıdır. Tehlike kültürü olmadan liberalizm de olmaz.
...
Liberalizm ve liberal yönetim sanatının ikinci sonucu ise, bir anlam da özgürlüklerin bedelini, ya da karşı kuvvetini oluşturan denetim, yaptırım ve baskı prosedürlerinin fevkalade genişlemesidir. Bireylerin davranışlarını günü gününe ve en ince ayrıntısına kadar kontrol altında tutan bu belli başlı disiplin tekniklerinin gerek gelişimleri, gerek patlamaları, gerekse de toplum içinde yayılmaları açısından tam anlamıyla özgürlükler çağının bir eseri olması üzerinde yeterince durdum. Ekonomik özgürlük, az önce açıkladığım anlamıyla liberalizm ve disiplin teknikleri birbirine tamamen bağlı olgular. Bentham'ın yaşamının başında, daha doğrusu 1792-95 yıllarında okul, atölye ve hapishaneler gibi belirli kurumların içinde, bireylerin üretkenliklerini ve verimliliklerini artırırken bir yandan da davranışlarının kontrol edilebilmesini mümkün kılan yöntem olarak açıkladığı bu meşhur panoptikonu, aynı Bentham yaşamının sonunda, İngiliz kanunlarının kodifikasyonu projesinde, yönetimin topyekun formülü olarak şöyle açıklıyor: Panoptikon, liberal bir yönetimin esas formülüdür. Çünkü sonuçta yönetimin yapması gereken nedir? Hem davranışların, hem de üretimin doğal işleyişi olabilecek her şeye yer vermesi gerekir. Bu mekanizmalara yer vermeli ve üzerlerinde, en azından ilk aşamada, gözetimden başka hiçbir müdahalede bulunmamalıdır. Öncelikle gözlem rolüyle sınırlanmış olan yönetim ancak olayların, davranış, alışveriş ve ekonomik yaşamın genel mekanizmalarına göre işlemediğini gördüğünde duruma müdahale edebilir. Panoptizm, bölgesel ve kurumlarla sınırlı bir mekanik değildir. Bentham'a göre panoptizm, bir yönetim tipini karakterize eden genel bir politik formüldür." (sf. 58)
“Peki, daima sosyalizmin içinde ve sosyalizme dair sorduğumuz bu soru yu liberalizme de soruyor muyuz? Doğru mu, yanlış mı? Liberalizm doğru ya da yanlış olamaz. Liberalizme saf, radikal, etkin, gevşek vs. olup olmadığı sorulabilir. Liberalizme kendine koyduğu kuralların, tazminat, karşılık mekanizmalarının ne olduğu, kendi yönetimselliği içinde geliştirdiği ölçüm mekanizmalarını nasıl ölçtüğü sorulabilir. Buna karşılık, liberalizme asla yöneltilmeyen bu gayet patavatsız "doğru musun, yanlış mısın?" sorusu ille de sosyalizme sorulmak isteniyorsa, bunun sebebi sosyalizmdeki kendine has yönetimsel akılsallık eksikliğidir. Sosyalizmin belirleyici bir özelliği olan ve şu ana kadar çözülememiş bu içsel yönetimsel akılsallık sorununun yerine, bir metne uygunluk ilişkisi getiriliyor. Bir metne ya da bir dizi metne uygunluk ilişkisinin işlevi, yönetimsel akılsallığın eksikliğini gizlemektir. Sosyalizmin temellerini atması beklenen, ona imkanlarının ve sınırlarının neler olduğunu anlatacak bir okuma ve yorumlama yöntemi sunuluyor. Halbuki sosyalizmin esas ihtiyacı olan, yönetim tarzını kendi kendisinin belirlemesidir. Sosyalizmde metnin bu derece önemli olması, sosyalist bir yönetim sanatının yokluğundan kaynaklanıyor ve bu yoksunluğun önemiyle doğru bir orantı içeriyor. Gerçek bir sosyalizme, belli bir politikayla icra edilmekte olan sosyalizme sorulması gereken soru şu değildir: Hangi metne gönderme yapıyorsun? Metne ihanet ediyor musun, etmiyor mu sun? Hakiki misin, yoksa düzmece misin? Hayır, sosyalizme daima sormak gereken gayet basit soru şu olmalıdır: Senin işlemeni sağlayan, sana özgü ve ancak onun içinde barınabilecek olduğun yönetimsellik nedir? Eğer bu soru size bir kırgınlığın ifadesi gibi gözüküyorsa, daha farklı, daha geleceğe dönük bir şekilde soralım: Sosyalizme en uygun yönetimsellik hangisidir? Sosyalizme uygun bir yönetimsellik var mıdır? Gerçek anlamda, içrek ve özerk biçimde sosyalist olan bir yönetimsellik mümkün müdür? Her halükarda şunu belirteyim, eğer sosyalizme özgü bir yönetimsellik varsa, bu, sosyalizmin ve sosyalizm metinlerinin içinde saklı değil. Bu sosyalizmden çıkarılamaz. İcat edilmesi gerekir.” (sf. 82)
“Özellikle de eşitleme, kısmi eşitleme, herkesin tüketim ürünlerine erişiminde eşitlik asla bir amaç olamaz. Tam da ekonomi düzenlemesini, yani fiyat mekanizmalarını eşitlemeci fenomenlerin değil, aksine farklılaştırıcı öğelerin belirlediği bir sistemde eştileme bir hedef olamaz. Kısacası, çalışan kişiler de gerekli, çalışmayanlar da; yüksek maaşlar da gerekli, düşük maaşlar da; düzenlemelerin yapılabilmesi için fiyatların bazen yükselmesi, bazen de alçalması gerekli. Dolayısıyla toplumsal politikanın ilk hedefi kısmen de olsa eşitleme, dengeleme olursa, bu toplumsal politika ancak anti-ekonomik olabilir. Toplumsal politika kendisine hedef olarak eşitliği belirleyemez. Aksine eşitsizliğin işlemesi gereklidir.” (sf. 124)
“İkinci olarak toplumsal politikanın aracı, ki buna toplumsal politika denebilirse, tüketimin ve gelirlerin toplumsallaştırılması olmayacaktır. Olsa olsa özelleştirilmeleri olabilir. Yani risklere karşı, gerek hastalık ya da kazalar gibi bireysel riskler, gerekse de zararlar gibi toplu risklere karşı bireylerin teminatı toplumun tamamından talep edilmeyecektir. Toplumdan ya da ekonomiden beklenen, her bireyin ya doğrudan ve kişisel olarak, ya da müşterek sigortalar aracılığıyla var olan risklere karşı, yaşamsal risklere, yaşlılık ve ölüm gibi durumlara karşı kendi özel kaynaklarıyla kendisini garanti altına almasına yeterli bir gelire sahip olmasını sağlamasıdır. Yani toplumsal politikanın aracı belli gelirleri başka bir noktaya aktarmak değil, bütün toplumsal sınıflar için olabilecek en geniş çaplı sermaye düzeninin tesisidir. (sf. 125)
“Neoliberallerin tahayyül ettiği piyasa üzerine kurulu toplum, ticaret toplumu değil. Oluşturulmak istenen bu değil. Neoliberallerin tahayyül ettiği piyasa üzerine kurulu toplumda düzenleyici esası oluşturan ürünlerin mübadelesi değil, rekabet mekanizmalarıdır. Bu mekanizmaların mümkün olan en fazla alanı kapsaması, toplum içinde maksimum hacme erişmesi gerekir. Yani elde etmek istenen ticaret etkisine maruz bırakılmış bir toplum değil, rekabet dinamiğine tabi tutulan bir toplumdur. Süpermarket toplumu değil, şirketler toplumu. Yaratılmak istenen homo economicus, mübadele, alışveriş, tüketim insanı değil; şirket, girişim ve üretim insanıdır.” (sf.128)
“Çalışma kapasitesi, yetenek, beceri, tüm bunları bir şey üreten kişinin kendisinden ayrı tutamayız. Başka bir deyişle, evet, işçinin becerisi bir makinedir, fakat bu makineyi işçinin kendisinden ayrı düşünemeyiz. Bu, ekonomik, sosyolojik veya psikolojik eleştirinin geleneksel olarak öne sürdüğü, kapitalizmin işçiyi bir makineye dönüştürdüğü ve yabancılaştırdığı fikriyle tam olarak aynı şey değil. İşçiyle bütünleşen beceri, işçiyi makine yapan unsurdur, ama makinenin olumlu anlamında, zira bu makine gelir akışını üretecektir. Gelir değil, gelir akışı, çünkü işçinin becerisinden oluşan makine emek piyasasında bir kereden belli bir maaş karşılığında satılmaz. Bu makinenin kendi yaşam ve işlerlik süresi, eskimesi, yaşlanması söz konusudur. Dolayısıyla işçinin becerisinin ya da işçi ve becerisinin bir araya gelerek oluşturduğu makine bir süre boyunca çeşitli maaşlar alacaktır. En basit halde bu maaşlar makinenin kullanılmaya başladığı dönemde nispeten düşük olacak, zamanla artacak ve makinenin eskimesi, ya da bir makine olarak işçinin kendisinin yaşlanmasıyla yeniden düşecektir. Neo-ekonomistler bunu bir makine/akış bütünü olarak ele almak gerektiğini söylüyorlar, bunu Schultz'da da görüyoruz. Gördüğünüz gibi, bir şirkete yatırılacak olan sermayeye piyasa ücretiyle satılan işgücü anlayışının tamamen zıddı bir bakışla karşı karşıyayız. İşgücü kavramı değil, belirli değişkenlere göre belli bir gelir, yani maaş, gelir-maaş elde eden sermaye-beceri kavramı. Böylece işçinin kendisi bizzat bir çeşit şirket olarak görülüyor. Burada Alman neoliberalizminden ve bir noktaya kadar Fransız neoliberalizminden de gördüğümüz bir fikir en uç noktasına itiliyor. Bu fikre göre ekonomik analizin yorumlamasının temelinde bireyin, işlemlerin, mekanizmaların değil, şirketlerin bulunması gerekiyor. Şirket birimlerinden oluşan bir ekonomi, şirket birimlerinden oluşan bir toplum: Bu, hem liberalizme dayalı yorumlamanın esas ilkesidir, hem de liberalizmin toplumu ve ekonomiyi akılsallaştırmasının programıdır.” (sf. 189)
“Şimdilik, genetik bir beşeri sermaye oluşturmak için yapılan oldukça pahalı yatırım sorununu bir kenara bırakalım. Tabii ki sorunların esas ortaya çıktığı ve neoliberallerin yeni analiz türleri önerdiği alan, daha ziyade edinilmiş, yani bireylerin yaşamı boyunca nispeten isteyerek oluşturulmuş beşeri sermayedir. Beşeri sermaye kurmak, gelir oluşturacak ve bu gelirle ücretlerini alacak olan beceri-makineleri geliştirmek ne anlama geliyor? Tabii ki eğitim yatırımları yapmak anlamına geliyor. Doğruyu söylemek gerekirse, bu eğitim yatırımlarının gerek genel, gerekse profesyonel eğitim alanında bazı etkilerini ölçmek için neoliberalleri beklemek gerekmemişti. Fakat neoliberaller eğitim yatırımının, ya da beşeri sermaye kapsamına giren unsurların basit olarak okuldan ya da mesleki formasyondan çok daha geniş bir kapsama sahip olduğunu gösterdi. Peki beceri-makine yetiştirmekle yükümlü bu yatırım neden oluşuyor? Deneyim ve gözlemlere dayanarak şöyle söyleyebiliriz: Bu yatırım mesela ebeveynlerin, kelimenin dar anlamıyla eğitimsel faaliyetler dışında çocuklarına ayırdıkları vakitten oluşuyor. Mesela bir annenin yeni doğmuş çocuğun yanı başında geçirdiği sürenin beceri-makinenin ya da be şeri sermayenin oluşmasında çok önemli rol oynadığını, çocuğun ailesinin ona vakit ayırdığı derecede uyumlu bir kişi olacağını biliyoruz. Yani en basit bir emzirme ya da sevgi gösterisi süresinin beşeri sermaye oluşturmaya yönelik bir yatırım olarak incelenebilmesi gerekli. Beraber geçirilen zaman, bakım, ebeveynlerin kültür düzeyi -çünkü biliyoruz ki kültürlü ebeveynlerin çocuklarıyla geçirdiği süre beşeri sermaye için daha etkili olacaktır-, çocuğun sahip olduğu kültürel teşvik unsurlarının tamamı beşeri sermaye oluşturmaya yönelik öğelerdir.” (sf. 193)
“Neoliberallerin yönetim politikasına yönelt meye çalıştığı ekonomik eleştirinin de bir noktaya kadar kamusal gücün her bir faaliyetinin çelişkilerinin, tutarsızlıklarının, anlamsızlıklarının süzgeçten geçirilmesi olduğunu söyleyebiliriz. Piyasanın genel yapısı, idareyle girişilen tartışmada bir ayrım aracına dönüşüyor. Başka bir deyişle klasik liberalizm de, yönetimden piyasa yapısına ve bırakınız yapsınlar ilkesine uyması isteniyordu. Buradaysa bırakınız yapsınlar, yönetimin tüm faaliyetlerinin ölçülmesini sağlayan piyasa kanunları adına "bırakınız-devlet yapmasın"a çevriliyor. Böylece piyasa, sadece yönetimin kendisini sınırlaması ilkesi olmaktan çıkıp yönetime karşı çevrilmiş bir ilke haline geliyor. Yönetimin, devletin karşısına kurulmuş bir tür daimi ekonomik mahkemeye dönüşüyor. 19. yüzyılda yönetim faaliyetinin ölçüsüzlüğüne karşı, kamusal gücün faaliyetini hukuki açıdan ölçecek idari bir düzenek kurmaya çalışmıştı; buradaysa yönetim faaliyetini salt ekonomi ve piyasa temelinde ölçmeyi amaçlayan bir tür ekonomik mahkemeyle karşı karşıyayız.” (sf. 204)
“Panoptikon fikri, şeffaflık fikri, her bir bireye doğrultulmuş bakış fikri, her bir bireyin içinden yaptığı ekonomik hesapta: "Hayır, bu suçu işlediğim takdirde alacağım ceza o kadar ağır ki suçu işlemeyeceğim", demesini sağlayan cezaların suçun düzeyiyle orantılı olarak ağırlaştırılması fikri, suçun tamamen ortadan kaldırılmasına odaklanan 18. yüzyılın reformcuların kafasındaki akılsallık ilkesiydi, ceza hesabının düzenleniş ilkesiydi. Buradaysa tam tersine, ceza politikasının suçu ortadan kaldırma amacından bütünüyle vazgeçmesi gerekiyor. Ceza politikasının düzenleyici ilkesi, sadece karşılaşılan suç arzına göre suç piyasasına müdahale edilmesidir. Bu müdahale suç arzını azaltacaktır ve bunu yalnızca maliyeti, arzının kısıtlanması gereken suçların maliyetini aşmayacak bir negatif taleple yapacaktır. Stigler da ceza politikasının amacını bu şekilde tanımlıyor: "Yasanın enforce edilmesinin amacı, toplumun bu yaptırımların maliyetini göz önünde bulundurarak oluşturduğu davranış kurallarına uyulmasını sağlamaktır.
...
Bunun sonucunda doğru ceza politikası suçu ortadan kaldırmayı hedefleyen değil, suç arzı ve negatif talep eğrileri arasında denge kurmayı amaçlayandır. Ya da şöyle söyleyelim: toplumun sınırsız bir itaat ihtiyacı yoktur. Aşırı bir disiplin sistemine itaat etmeye ihtiyacı yoktur. Toplum belli bir yasadışılık oranıyla gayet iyi yaşayabilir ve bu yasadışılık oranını sınırsızca azaltmaya çalıştığında oldukça kötü durumda kalır. Yani ceza politikasının esas sorusu, "suçlar nasıl cezalandırılmalıdır?" değil. Hatta, "hangi eylemler suç teşkil eder?" sorusu da değil. Aksine, "hangi suçlara müsamaha göstermek gerekir?" ya da "hangi suçlara müsamaha göstermemek kabul edilemez?" sorularıdır.” (sf. 213)
“Görünmez el teorisinin kısa vadede temel işlevi, politik hükümdarı oyun dışı bırakmak olmuştur. İki asırlık liberalizm tarihi içinde değil de kendi döneminde geçerli olan koşullara göre ele aldığımızda, ekonomik hükümdar ihtimalini ortadan kaldıran görünmez el teorisi, size geçen sene anlattığım polis devletine karşı çıkmaktadır. Polis devletinin, ya da devlet aklıyla yönetilen devle tin merkantilist politikalarıyla 16. yüzyıldan beri açıkça yürüttüğü çaba sadece hukuki bir hükümdar, hukuk dayanaklı bir hükümdar değil, aynı zamanda egemenliği altındaki bireyleri yönetmekle kalmayıp, bireyler, topluluklar ve devletler arasındaki ekonomik işlemleri de idare eden bir hükümdar yaratmaktı. Polis devleti, başta Fransa'da olmak üzere 17. ve 18. yüzyıllarda bazı hükümdarların iradeci ve merkantilist politikalarıyla işleyen bu devlet, ekonomik bir hükümdarın gerekliliği varsayımı üzerine kuruluydu. Ekonomi-politik yalnızca merkantilist doktrin ve pratikleri reddetmekle kalmıyor. Adam Smith'in ekonomi-politiği merkantilizmin teknik ve teorik hatalarını göstermekle yetinmiyordu. Adam Smith'in ekonomi-politiği, ekonomik liberalizm, bu politik projenin bütününü oyun dışı bırakmayı amaçlıyordu. Daha da radikal bir şe kilde, devlet ve egemenlik odaklı politik aklı tümden saf dışı bırakıyordu.” (sf. 253)