“Piranesi’nin karanlık zihni”ni çok geç okudum. Gravür levhaları kitap baskısında biraz zor seçiliyor ama birkaç kez göz dikip, dönüp dönüp baktıkça berraklık kazanıyor resimler. On sekizinci yüzyılın cezalandırmaya dair somut bir deneyimden ziyade bir fantezinin, düşsel bir heyulanın ürünü olduğu yazılmış kitap boyunca.
Bu heyulanın, sıtmadan, ateşli bir hastalıktan, veryansın halüsinasyonlardan olması da gerekmiyor elbette. Ama öyle bir yaklaşımın da olduğu eklenmiş. Piranesi’nin gravürlerinde, Enis Batur’un tarifiyle, hapishane “eksiksiz bir karabasan portresi hâlinde,” çizilmiş; hiç kimsenin dışarı çıkamayacağı bir yeryüzü cehennemiyle de eş değer bu uzam. Yourcenar da bu “siyah imgelemin” dehşet üreten özelliğinin celladın her yerde var olduğunu düşündürmesine bağlıyor.
İşkence aletleriyle iş aletleri birbiriyle karışırcasına sere serpe gravürde yer alırken asıl dehşet hissinin bu uzama iliştirdiği belli belirsiz, yerde, pervazda, merdivende, duvarda görülür görülmez küçük insanların oluşu olarak tarif ediliyor.
Üç yüz yıl sonrasında bu gravürlere bakıldığında söz edildiği şekliyle bir dehşete kapılmamak, kayıtsızlık görmemek de mümkün. Aksine üç yüz yıl sonra bu gravürleri yorumlarken yüzyıllar içinde “ceza” politikalarına ilişkin kanıksananın, kayıtsızlığın içerdiği güncellik dikkati çekiyor. Tüm bu anlatının odağında olan “ceza” uygulamaları, uzamı metinde öyle çevresinde dolanılan bir kuyu ki, derinliği ve fantasmagorik niteliği barok dönemin, pre -romantik dönemin mimari -politik özellikleri hakkında çok şey söylüyor. Önemli bir detay var ki, Piranesi’nin Roma asayişinin tarafında olması, mahpusları “kurban”dan öte “suçlu” olarak görmesi başlıbaşına bu yarattığı dehşetten sorumlu da olduğu bir sinizmi içinde barındırıyor, bildiğimiz düz anlamıyla “karanlık zihni.”