Daryush Shayegan, an Iranian researcher, wrote this book in French. I read it in Turkish, but I decided to write about it in English because such a bad book definitely deserves criticism. I call him a researcher because he refers to scholars from both the East and the West. However, he is not a real scholar himself. This becomes clear early in the book when he quotes the following sentence:
Jacques Berque, speaking about the Arabic language, says: "Every word in Arabic leads to God; the Arabic language was not created to understand reality but to hide it." (p.14).
Throughout the book, Shayegan complains about the Islamic world. He says that Muslims do not write their ideas in an intellectual way but in poetry. However, the quote above is itself unscientific and meaningless.
Muslim-majority countries have long searched for the reasons behind their decline compared to the West. Muslims started asking this question when they lost wars (like the Ottomans or Egypt) or when they were invaded by Western powers. Where did we make mistakes, and what should we do now?
There are many possible answers, and it is hard to say for sure. Western imperialism, military power, or the early success of capitalism could be some reasons. However, Shayegan's argument that Islam itself is the problem is not logical. If Islam were the reason, the Islamic world would not have had a golden age of science in its first four centuries.
The backwardness of some Muslim countries has many causes. Some people blame Islam, but when we look at different Muslim countries, we see that they are not all the same. Some are rich and developed, while others are not.
To sum up: This book is nothing more than the angry words of a man who was exiled from his country. He tries to sound intellectual, but in reality, he is just expressing his frustration..
“...geleceğim olan bir şimdiki zamanım vardır” (s.17)
“Fikre geç kalmış bir bilinç”
Yaralı Bilinç, tarihte geride kalmış ve değişimler şenliğine katılmamış uygarlıklardaki zihin çarpıklıkları üzerine bir denemedir” (s.9)
Jacques Berque, Arap dilindeki ayırıcı niteliğe atıfta bulunurken haklı olarak şöyle der: "Her bir sözcüğünün sonu Tanrı'ya varan Arap dili, gerçeği kavramak için değil, örtmek için doğmuştur" (s.14)
“Şeyler dışsal olarak değişmekteyken kafalardaki yansıtmalar hala eski tasavvur biçimleriyle kurulmaktaydı.” (s.14)
“Şimdiki zamanla karışan bir geçmişim (hep o geçmişe atıfta bulunmam ve hep o geçmişi diriltmemden ötürü) ve geleceğim olan bir şimdiki zamanım vardır” (s.17)
“Yalan, dünyada-olma'nın bir biçimi, kavrayamadığım bir gerçekliği az çok anlama tarzı olmaktadır ve onun karşısında elim kolum bağlı, sürekli başarısızlığa uğramaktayımdır. İstediğim kadar mazeretler uydurayım, istediğim kadar günah keçileri arayayım: çokuluslu kapitalizm, sömürgeciliğin yıkıcı yan etkileri, siyonizm, emperyalizm ve önüme gelen bütün "izm"ler; bütün bu terimler, beni tescili eden geçici tcdbirl;;rden, dogmacı uykumu daha da derinleştiren müsckkinlerden başka bir şey değildir” (s.21)
“Altyapılardaki biçim değişiklikleriylke kafalar değiştirilemez, bizzat kafaların altüst edilmesi gerek” (s.21)
“Kuşkusuz zamanla dramın kahramanları değişmekte ama dramatürji hep aynı kalmaktadır” (s.21)
“Oysa bana en modern araçları, bolca petrodolarları, demokratik çağın en hoşgörülü fikirlerini verseniz, birkaç aylık süre içinde dünyanın en baskıcı aygtını kurarım: Bir cehennem cenneti.” (s.21)
“Çelişkilerimi masumiyet içinde yaşarım; bundan pek sorumlu da değilimdir, tıpkı beni ülkemden kovan o lanet olası devrimden sorumlu olmadığım gibi. Benim kabahatim yoktu. Ortadoğu' nun Japonlar'ı olmamızı çekemeyen emperyalistlerin bir komplosuydu bu. Daha ne? Herşey Kur'an'da yazıyor ve tarih, eğer bir anlamı varsa, bunun ancak soluk bir yorumudur. Herşey kafalarımızın içinde yazılı ve geriye kalanlar matematik tümdengelimle kesin olarak çıkarsanabilir.” (s.22)
“Asya ve Afrika uygarlıklarının ın çocukları olan bizler üç yüz yıldır tarihte "tatil"deyiz (kuşkusuz ıstisnalar vardır)” (s.23)
“Dünyada olanlarla kafalarımızda olanlar arasında bir uçurum oluşmuştu. Taşradaki tatil aniden son buluyordu, çünkü arada geçen zamanda dünya değişmiş, tarih ilerlemiş, tanıdık ekolojimiz yıkılmıştı ve biz ve biz bir no man’s land’e atılmıştık.: Ne atalarımızın toprağı -, ne de yeni sahiplerimizin toprağı olan yerde. Uzakta olan hep haksızdır! Evet, öyle! Haksızdık, çünkü tarihin randevusunu kaçırmıştık” (s.26)
“Evrenin jeometr bir Tanrı tarafından yaratılmış olması olgusu, doğanın matematik olarak kavranmasına ve bundan sonra da modern bilimin doğmasına olanak verdi. Ne denirse densin, klasik Batı bilimi Hıristiyan teolojisinin sekülarizasyonudur.” (s.29)
“Rönesans ve onu takip eden olağanüstü meraklılık Batı'yı diğer kültürleri edinmeye itti ve böylelikle kapalı dünyasını sonsuz bir evrene dönüştürdü.” (s.30)
“Ama Bau'nın İslam dünyasıyla olan ilişkileri hangi açıdan değerlendirilirse değerlendirilsin bu ilişkiler inkar edilmez bir olguyu açığa vurmaktadır: Baulılar'ın Müslümanlar hakkındaki (sadece zihniyetleri ve psikolojik tutumları konusunda değil) gitgide çoğalan bilgileri ve Müslümanlar'ın Batılılar karşısındaki, bulanık gevşekliği demesek bile, habersizliği. Karşılıklı ilgideki dengesizliği bir örnek belki yeterince sergileyecektir: 18. yüzyılın sonunda Batılı öğrenciler İslam dünyası hakkında elle tutulur bir malzemeye sahiptirler: "Avrupa'da şimdiye kadar Arap grameri üzerine yaklaşık yetmiş kitap, Farsça üzerine on, Türkçe üzerine de on beş kitap basılmışur. On Arapça, dört Farsça ve yedi Türkçe sözlük vardır. a öteki tarafın durumu? Arapça'da hiçbir şey yoktur, Farsça ve Türkçe'de keza. İlk sözlükler 19. yüzyılda ortaya çıkar. "Bir Avrupa dilinin Arapça'daki ilk sözlüğü 1828'de yayımlanmışur ve varlığını, Arapça bilen bir yerliye borçludur. Bir Hıristiyan' ın (Mısırlı bir Kıpti) bir Fransız Doğu dilleri uzmanı tarafından gözden geçirilen ve çoğaltılan eseridir; yazarın önsözde belirttiğine göre Arap okurlardan ziyade Baulı okurlara yöneliktir” (s.32)
“Teknik katkıyı muhafaza edelim, tekniği kuran metafiziği yasaklayalım” (s.33)
“T. Kuhn, "Paradigma, verili bir grup üyelerinin ortak tekniklerini, kabul edilen değer ve inançlarının bütününü temsil eder,"20 diyor. Paradigma, bilim adamları ve düşünürler topluluğu üyelerinin benimsedikleri bir dünya görüşüdür. Bilimsel dönüşümler nedeniyle bu görüş değiştiğinde, bilim adamlarının içinde yaşadığı dünya da değişir ve şeyleri başka bir şekilde görmeye başlarlar, yani yeni bir bakışla. Paradigma değişimi bir takımyıldızdan diğerine geçmek gibidir. Çünkü şeyler, yalnızca farklı olarak görülmekle kalınmaz, tepkilerimiz bile farklı olarak ifade bulur. " (s.58)
“Müslümanları ilk etkileyen şey geç kalışın gerçekliği olmuştur. 1880'den itibaren bu konu geniş bir Müslüman düşünürler yelpazesini besleyecektir. l 884'te Paris'te İ ran'lı Cemalcddin Esad Abadi, namı diğer Afgani ( 1 839-97) ve M ısırlı M uhammed Abduh (l 849- 1 905) tarafından kurulan Urveı-ül Vuska (Çözülmez Bağ) adlı Arap gazetesinin değişmez konularından biri olacaktır. Bu gazete, Müslümanları taassuba, fanatizme, toplumsal hareketsizliğe karşı mücadele etmeye, İslam toprnklanndaki Batı hegemonya'lına karşı savaşmaya davet edecektir. Panislamizm, kaynaklara dönüş ve İslami röncsans fikri buradan gelmiştir. Bu dergide ele alınan büyük temalar daha sonra Abduh'un yakınlarından olan Reşid Rıza ( 1 865-1935) tarafından refonnist dergisi El-Manar'da (Kahire 1 898), Suriyeli Abdurrahman El Khavakibi ( 1 854-1902) ve birçok başka düşünürle birlikle işlenecektir. Bu temalarda iki eğilim ayırt edilir: özeleştiri (geç kalış teması) ve Müslümanlar bu kadar çok yenilginin acısını yaşıyorlarsa bunun, hakiki dini yozlaştınp İslam'ı "tersten giyilmiş bir kürke"30 çevirmelerinden ötürü olduğu fikrini doğrulama çabası. Cemaleddin bu yenilenmenin öncüsİi olacaktır. 8 Kasım 1872'de Kalküta Albert Hall'daki bir konferansta konunun özüne temas etmiştir: "Osmanlı hükümeti ve Mısır hidivliği altmış yıldır hiçbir şey elde edemeden bilimsel okullar açıyorlar, çünkü bu okullarda felsefe öğretilmiyor. Felsefi kafa yoksunluğu diğer bilimsel dallarda bir sonuca ulaşamamalarına neden oluyor ... Felsefi kafayla donanmış bir halk, özel bilim kollarından habersiz dahi olsa, bu felsefi kafa sayesinde değişik bilimsel alanlarda bilgilenmeye hazır olabilir, diyoruz."31 Cemaleddin, felsefi kafa terimiyle yeni kafayı kastetmektedir: Yani bilimsel kafayı. "Bütün gece boyunca bir petrol lambasının önünde çömelen" Müslüman düşünürlerin kendilerine neden hiçbir zaman "üstü örtüldüğünde bu lamba neden liltüyor?"32 sorusunu sonnadıklanna hayret eder. Kısacası onları mcrnksızlıkla, vurdumduymazlıkla, herşeyi bulanıklaştıran bilinçsizlikle suçlar. Çünkü Baulılar bizim memleketlerimize yalnızca silahlarının gücüyle ginnezler, aynı zamanda tam bir bilimsel yenilik şebekesiyle gelirler: telgraf hatları, fotoğraf aletleri, mikroskoplar ve teleskoplar. "İbni Sina'nın Kitab-ül Şifa'sında ya da Şehabeddin Sühreverdi'nin Hikmet El lşrak'ında sözü edilmiyor diye bütün bu scrunları bir kenara atmamız olacak iş midir?” (s.62-63)
“Aynı sorunu, bu sefer Michel Foucault'nun Les moıs et /es choses [Sözcükler ve Şeyler] adlı çalışmasında ortaya çıkardığı insan bilimleri arkeolojisinin ışığında ele almak belki de yararlı olacaktır. Foucault' nun yöntemi insan bilimlerinin doğuşunda gizli kalmış kavramsal arka-planın ortaya koyulma<;ına dayanmaktadır; "fikirlerin ortaya çıkabilmesi için, bilimlerin oluşması için, deneylerin felsefelere yansıması için, ra<>yonalitelerin belki yeniden çözülüp dağılmadan önce biçim bulması için hangi düşünsel pozitivite unsuru ve hangi tarihsel a priori zemini gerektiğini" 11 bilmek. Böylelikle söz konusu olan şey, farklı düşünce dönemlerindeki tarihsel a priori'leri keşfetmek, "epistemo!ojik alanları"nı aydınlatmak, episıeme'leri, yani farklı düşünce dönemlerinin olabilmesini mümkün kılan bilinçdışı ve anonim şekilleri açığa vurmaklır. Buradan çıkan da, insan bilimlerinin tarihi değil, arkeolojisi fikri olacaktır. Bu fikir Rönesans'tan beri Batı düşünce tarihini vurgulayan episıeme'deki süreksizlikleri gözler önüne çıkaracaktır.” (77-78)
“İslam'a özgü bir nitelik midir söz konusu olan? Öyle olduğunu düşünmüyorum; hem de İslam'ın lüksü her zaman kınamasına ve bazı ilahiyatçıların müzikle resmi mahkum etmelerine rağmen. Ortodoks bir düşünür olan Ebu Hamid El Gazali (1058-1111), ki hem İranlı'dır hem de filozoflara karşı acıma'iız olduğu kabul edilir70, şarkı ve müziği dıştalamamıştır. Livre de l'Audition eı de l'Exıase (Dinleyiciliğin ve Vecdin Kitabı) adlı eserinde bu cins uygulamaların yanında dahi olduğunu gösterir. Ona göre dinleyicinin yaşadığı vecd peygamberlerin vahiy esnasında yaşadıklarına bcnzer71• İlahiyatçımız, müziği mahkum etmediği gibi, Kur'an'la vecde ulaşmanın, şiirle vecdden daha zor olduğunu da belirtir. Buna karşılık, İbni Teymiyye ( 1 263-1 328) gibi kurallara kayıtsız şarL'iız uyan gelenekçi bir ilahiyatçı, İslam Devrimi'nin yöneticilerine daha yakındır; çünkü bu uzlaşmaz ilahiyatçıya göre sufilerin seması, "müşrikliğe" (Tann'ya eş koşma) ve "küfre" (ihanete) yol açan bir bidattır (yenilik) ki bunun sonu da sarhoşluktur (sekr).” (s.109)
“Yıllarca ülkesinden uzak kalmış genç bir adam, İran'a geri döndüğünde Tahran havaalanından çıkınca evine gitmek için bir taksiye biner. Yarı yolda şoföre, ilk tütüncüde durmasını söyler. "Tütüncüde ne yapacaksınız beyim?" diye sorar şoför.
"Ne mi yapacağım? Sigara alacağım.
" "Sigara mı? Sigarayı camide satıyorlar."
"Camide mi? Yahu cami Allah'ın evidir, oraya ibadet etmeye gidilmez mi?"
"Yanlış beyim! İbadet etmek için üniversiteye gidilir."
"Peki o zaman öğrenim nerede yapılıyor?"
"Öğrenim hapiste yapılıyor, beyim." "Hapis hırsızların yeri değil mi?"
"Yine yanlış beyim! Hırsızlar hükümete atanıyor." (s.131)
“. Heidegger'e göre teknik, "sadece bir amç değildir: bir kendini gösterme biçimidir, yani hakikattir" .ıo7 Bir tehlikeyse de, bizzat kurtaran bir tehlikedir. Yarayı, ancak o yarayı açan silah iyileştirir, der Wagner Parsifafde.” (s.136)
“İdeolog zaman içinde değil, mekan içinde yaşar. Zamanın hareketini her şeyin yerli yerinde olduğu donmuş bir mekana döndürdüğünde, kendini ancak evinde hisseder. Bu mekanda, örneğin kötüler solda, iyiler sağdadır; geçmişin bitmiş biçimleri arkada, ütopya yollarını süsleyen değişmez işaretlerine kadar görünür ve şeffaf olan bir gelecek ileridedir” (s.167)
“Günümüzde, yeniliklere en çok karşı koyan ülkeler bile sanayileşmenin ön bilgilerinden vazgeçememekledirler, en azından askeri alanda.” (s.176)
“Aslında bir tek kendi ülkesiyle, kendi tarihiyle ve kendi şairleriyle ilgilenir. Bunları gerçekten tanıma-;ı pek önemli değildir, onların varolmuş olmaları, hayranlığını haklı çıkarmak için yeterli bir teminatur. Nevroz derecesinde şoven olan Farsi'nin lmam'a hayranlık duyması Farsi ülkesinin Damadı29 olmasındandır, Platon'a, Zerdüşt'ün yandaşı olmasından ötürü, Peygamber'e, yol gösterici olarak Selman-ı Farısi'yi izlemesinden ötürü ve İsa'ya -bazı modern milliyetçiler için-, Mitra'nın başka bir cisimleşmesi olmasından ötürü hayranlık duyar” (s.181)
“Kitabın ikinci bölümünde de gösterdiğim gibi 19. yüzyılın ikinci yarısından 'itibareP gecikme teması İslami düşünürlerin en değişmez konusu olmuştur. Daha önce gördüğümüz gibi bu tema, 1 884'te İranlı Cemaleddin Esad Abadi (diğer adıyla Af gani) ve M ısırlı Muhammed 'Abduh tarafından Paris'te kurulan Arap gazetesi Urveı-ül Vuska'nın (Çözülmez Bağ) ana eksenini oluşturmuştur. Raydan çıkma, gerilik ve cansızlığın nedenlerini sorgulamaya koyulan birçok Türk ve Arap düşünür gibi, birçok İranlı düşünür de aynı yönde evrim gösterip benzer konularla ilgileniyordu. En önemlileri arasında Cemaleddin Esad Abadi'yi, Fethi Ali Akhunzade'yi (18 12-1 878), Mirza Yusuf Han Mustaşaroddol'u (ölümü 1895), Mirza Malkam Han'ı (1833- 1908), M irza Ağa Han Kirmani'yi (1854-1 896) ve Talebofu (1834- 191 1) anmak gerekir.” (s.195)