Tanıl Bora'yı canıgönülden tebrik ediyorum. Türkiye siyaseti, genel olarak toplumsal yaşamı üzerine en kapsamlı, en derinlikli eserlerin birini ortaya çıkarmış. Emeğine yaraşacak şekilde, ileride uzun yıllar, geniş çevrelerce okunup tartışılacak, kalıcı ve etkili olacak bir kitap yazmış.
İdeolojileri, yalnız bir düşünce/doktrin tarihçiliğinden öte, girdikleri örgütsel yapılanmalarla, toplumsal hareketlerle ilişkileriyle, sembolik anlamda kültürel yönleriyle, basın-yayın-propaganda araçları, ritüelleri, söylemsel yapılarının analizleriyle, birbirleriyle karşılıklı etkileşimleriyle; yani mümkün olabilecek her yönden ele almış. Bunu yaparken, yeni baştan kronolojik bir sosyal/siyasal tarih yazma eğiliminden büyük ölçüde kaçınmış.
Başta belirttiği gibi, her konu, alanının uzmanı tarafından kısa geçiştirildiği/daha detaylandırılabileceği ithamıyla karşılaşabilir. Doğrudur da... Aslında Bora'yı 1000 sayfaya varan bu kitabı, bu kadar kısa ve öz tutabildiği için de kutlamalıyız. Bora, bilinegelen dil hüneriyle, tek bir kelime veya tabirle, hakkında ciltler yazılabilecek/yazılmış kişi/konular hakkında verdiği hükümlerle kafamızda aydınlanma şimşekleri çakabiliyor. Buna hayran kalmamak elde değil.
Dil hususunda, Bora ile ilgili bir sorunum yok; aksine, kullandığı kelime tercihlerini seviyor, meramını anlatmak için gayet uygun olduklarını düşünüyor, yeri geldiğinde ek bir şey öğrendiğimde seviniyorum. Ama misal ben de bir iki kelimeye takıldım: mahdut, tahdit etmek gibi... Bunlar sık kullanılmış ve ben olsam "sınırlı" tercihininden yana dururdum ama yazının iç tutarlılık amaçlarıyla bunlarda ısrarcı olduğunu düşünüyorum. Şunu da ekleyeyim: Genelde benzer minvalde olan bir konuyu sıradan bir yazar devamlı aynı kelimeleri kullanarak anlatmak, aktarmak, özetlemek durumunda kalırdı; bu da metni sıkıcılaştırır, yavanlaştırır, akademide sık gördüğümüz kuru dile yaklaştırırdı. Bora'da ise tam zıttı.
Konular arasında geçişler güzel ayarlanmış -çok az yerde ani atlayışlar göze çarpıyor. Kaynakça kullanımda ise, ben alıştığım klasik -akademik- tarzı tercih ederdim; ancak bunun metni çoğu kimse için okunmaz hale getireceğinden de eminim. Doğrudan alıntıların ya da ismi geçen eser/yazarların, bölüm sonralarında topluca listelenmesi özellikle yabancı yayınevlerinde, daha çok akademi-dışı, popüler kitaplar için kullanıldığını gördüğüm yöntem. Bu da olmuş.
İçerik olarak elbette, daha iyi bildiğim konuların daha uzun ele alınmasını ben de isterdim. Bunu geçiyorum. Yalnız, sol işin içine girince, Bora'nın ideolojiden biraz uzaklaşıp, örgütsel tarih yazımına kendini hasretmekten alıkoyamadığını düşündüm. Bunu da garip bulmuyorum -Bora'nın siyasal pozisyonunu düşünürsek. Ek olarak, DSİP'e gösterdiği müsamahakar ifadeleri biraz rahatsız edici de buldum, açıkçası. Kendisi onlara gösterilen tepkilerin kökenine değinse de, yaptıkları yenilir yutulur olmayan şeyler, pek kolay kolay hazmedilecek şeyler değil. Öte yanda, ulusalcılar içinde Nihat Genç'ten, yazılarından ve oldukça popüler olmuş TV programlarından bir iki -nüktedan- ifadeyle de olsa söz edilebilirdi. Yok sayılmış -bilmiyorum belki de aradaki husumettendir:))
Tanıl Bora, güncel aktüaliteye bu kadar çok girmeli miydi? Özellikle şu 2016'dan beri yaşadığımız şeyler... Almaması yakın tarihteki birçok olayın perde arkasını açıklamakta elbette sorun çıkarırdı; ama güncele fazla yer vermenin de riskleri var.
Entipüften bir not: Okumamda bir iki tarih yazım hatası gözüme çarptı -seçim tarihleri ile ilgili. Bunun dışında da tek bir cümlede hata gördüm: "Türkiye 2004'te AB'ye tam üyelik başvurusunda bulundu ve 2005 sonunda müzakereler resmen başlatıldı." (s.110) deniliyor ama 2004 AB'nin müzakereleri başlatma kararı aldığı tarih. Başvuru, Özal'dan bu yana bakiydi zaten, "berdevam"dı:)) Bu da gözden kaçmış, önemsiz bir nokta.