Resmi ideoloji denilen şeyin çocukluğumdan beri bende yaratmış olabileceği yanılsamaları belirleyip, bilincimi mümkün olduğunca özgürleştirme uğraşımda, bu kadar bilgi yığını içinde hangi kitapları, yazarları okumam gerektiği konusunda sık sık tavsiye alma ihtiyacı duyarım. Meselemin, sadece resmi ideoloji karşıtı fikirlere ulaşmak değil, aynı zamanda bu fikirleri destekleyen kanıtlı, belgeli nesnel yaklaşımları da yakalayabilmek olduğunu düşünürüm. Şairi olabildiğince anlamak için, düz yazıları ile çıktığım yolun başında okuduğum iki eseri, “Giderken Bıraktığım” ve “Hoşçakal Diyarbakır”, güneydoğu meselesine tarafsız yaklaşabilen bir yazar ile karşı karşıya olduğumu fark ettirdi bana. Güneydoğu probleminin gazetecilik meselesi üzerinden kısmen de olsa irdelenmesi, bu yapıtı benim için çok daha dikkat çekici kıldı. 90’lı yıllarda Güneydoğu gerçekleri ne idi? Bu gerçekler nasıl, ne kadar haberleştirilebildi ya da nasıl, ne kadar örtbas edildi? Odabaşı, bu kitabında basın tekellerinin, devletin, derin devlet dedikleri şeyin, gerçeklerin örtbas edilmesindeki, çarpıtılmasındaki maharetlerini (!) açıklamaya çalışırken, sağlıklı kitle iletişim ilkeleri konusunda da azımsanamayacak bilgiler veriyor. Yazarın son sözünde belirttiği gibi, kitabının iletişim fakültelerinde elden ele dolaşmasına hiç şaşırmadım. Bu bağlamda düşündüğümde, Odabaşı’nın yaptığı haberler hiç de su yüzünde kaybolmuş gibi gelmedi bana. Bu kitap ile sonunda bize ulaşmışlar işte.
Sahaftan temin edebildiğim 3. baskıyı okurken 90’lı yıllardan bu yana güneydoğu meselesinde sonucun değişmediğini, sosyal medya faktörüne rağmen sağlıklı iletişimden bugün de belki de daha çok yoksun olduğumuzu görmek beni ürküttü. Hâlâ öldürülen, tutuklanan gazetecileri, gerçeklerin örtbas edilmesinde devreye sokulmuş yeni kurumları düşününce sevgili şairimizin gazetecilikten uzak durmak istemesini daha iyi anlayabiliyor insan. Zamanında silahı ile koruduğu kaleminden çıkan haberlerine yabancılaşan bir insanın artık gazetecilikten uzak durma kararını gayet haklı buldum ama bir yandan da bir gazete okuru olarak büyük bir kayıp olarak değerlendirdim. Özellikle, varsa, bölgede çalışmayı düşünen genç gazeteci adaylarının böyle bir ustanın yol göstericiliğinden mahrum kalması hüzün verici geldi bana. Yazarın da belirttiği gibi şartlar çok çabuk değişiyor, haberler ve yorumları da hızla tarihe karışıyor ve kesinlikle güzel bir şiir kadar kalıcı olmuyor. Ama okurlar olarak bizim doğru haber alma ihtiyacımız değişmiyor.
Belirtmeden geçemeyeceğim bir kısım var ki, o da yakılan “Enkaz Tutanakları”. Bu tutanaklara çok yandım, okumayı çok isterdim. Şiirlerinde şaire bu tutanakları yazdıran duyguları hissedebilme isteği sarıyor insanı. Umarım yüreğim başarır.
Düz yazılarını okudukça, şairin her bir şiirini hayatının hangi döneminde yazmış olduğu benim için oldukça önem kazanıyor. Daha önce Nazım Hikmet dışında hiçbir şair için böyle hissetmemiştim.
Kitabı, öncelikle güneydoğu meselesi ile ilgilenen herkese ve iletişim fakültesi öğrencilerine, Odabaşı şiirlerini sevenlere, bu şairin adını duymuş ya da duymamış tüm şiir sevenlere tavsiye ederim.