70 yıl önce atom bombasının patladığı nokta, yani bombanın hipomerkezi (Japonca bakuşin-çi) olan Nagazaki’nin Urakami semtiydi. Bu kitap, nükleer şiddetin günümüz Urakamili sakinlerinin kolektif belleklerinde yarattığı travmalar ekseninde dolaşıyor. Öykülerin referans aldığı bir başka tarihsel bellek ise, 16. Ve 17. Yüzyılda Hristiyanlığı kabul eden Japonlara karşı kendi devletleri tarafından uygulanan sistematik şiddet ve zulüm. Yuichi Seirai, ilk bakışta bu iki tarihsel belleğe yabancılaşmış gibi görünen öykü karakterlerinin aslında nasılda bunların derin etkisi altından olduklarını ustalıkla betimliyor. Üstelik, o zamana kadar süren saf, masum, günahsız Nagazaki imgesini de tersine çevirerek yapıyor bunu. Nagazakililerin deliliklerini, şiddet eğilimlerini ve günahlarını, devlet denen mekanizmanın delilik, şiddet ve günahlarıyla karşı karşıya getiriyor.
NOT:Bu yorumumu, 'Japon Sineması Dergisi'nin 15.sayısında yayınlanan yazımdan aldım.
Küresel bir sorundan, sayısız kişisel soruna…
6 Ağustos ile 9 Ağustos 1945 tarihleri, asla silinmemek üzere dünyanın belleğine, kapkara harflerle kazındı. Hiroshima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları, II. Dünya Savaşı’nı ve küresel siyasetin gidişatını kökünden değiştirdiği gibi; Japonya’da binlerce sivilin korkunç bir şekilde can vermesine ve etkileri hala gözlemlenebilen onarılamaz hasarların vuku bulmasına sebep oldu. Dünya o güne değin gördüğü en güçlü silahların, geleceğe miras hastalıklı etkilerini, 1950'li yıllardan itibaren görmeye başladı.
“Nagazaki”nin yazarı Yuichi Seirai de 1958’de, henüz yaralar kapanmamışken Nagazaki’de dünyaya geldi. Seirai, üniversite eğitimini de Nagazaki’de yaptıktan sonra, büyüdüğü topraklardan taşınmadı ve burada memurluk yapmaya başladı. Genel çalışma alanı olarak da, bir Nagazakiliden doğallıkla beklenebilecek bir alan olan “Dünya Barışı Faaliyetleri” olarak seçti. Boş zamanlarında da, kendini en büyük tutkusu olan yazma işine verdi. Yazdıklarında da çalışma hayatındaki vizyonundan kopmadı ve topraklarının çektiği acılara duyarlı, konularını Nagazaki’nin toplumsal hafızasından alan eserler ortaya koydu. Yuichi Seirai’nin dünya çapında önem kazanmasını sağlayan “Nagazaki” kitabı, yazarın yurduyla kurduğu duygusal bağın net bir şekilde gözlemlenebildiği ve gerçekliğin okuyucuya sert bir şekilde vurduğu bir eser.
“Nagazaki” içerisinde altı öykü barındırıyor. Bu öyküler Nagazaki kentinin tarihi önemi olan iki merkez olayı üzerinde, tematik bütünlük sağlanacak şekilde kaleme alınmış. Bunlardan ilki eskilere dayanan dini bir dava. 16. ve 17. yüzyılda Japonya'sında, Hıristiyanlığı kabul eden Japonlara karşı, kendi devletleri tarafından akıl almaz bir zulüm ve vazgeçirme politikası uygulanmıştı. O dönemin Hıristiyan mensupları için Nagazaki önem arz eden bir merkez haline gelmiş, hatta kentin ‘Dualar Şehri’ adını almasına sebep olmuştu. Ancak bu merkezi durum Nagazakili insanlar için acı bir şekilde sonuçlanmış ve Hıristiyanlığın önüne geçme adına yapılan hareketlerde birçok vatandaş kanlı bir şekilde katledilmişti. Bu olay hikâyelerin içerisinde zaman zaman kendini gösteren ve her daim atıfta bulunulan ilk olay olarak göze çarpıyor. Diğeri ise, daha yakın bir tarihte gerçekleşen ve öykülerin merkezinde daha net izlenebilen bir olay. Bu olay, girişte de bahsettiğim üzere, ABD’nin Japonya’ya yapmış olduğu korkunç atom bombası saldırısıdır. Japonya 9 Ağustos 1945 tarihinde, Nagazaki kentinde patlatılan “Fat Man” isimli, ilkinden daha korkunç atom bombası nedeniyle, ilk anda 100.000'in üzerinde insanını kaybetmiş, sonrasında da yıllarca içerisinden çıkamayacağı bir yıkımla yüzleşmek durumunda kalmıştı. Bu atom bombası, o dönemin insanları için ölümcül olduğu gibi sonraki nesillere de travmatik bir bellek hediye etmişti.
Kitaptaki öyküler çoğunlukla günümüzde geçiyor ama sürekli olarak bu iki olay arasında belleksel geçişler yaşanıyor. Tarihin sadece yaşanıldığı dönemi değil, çok sonrasını da ne denli sert bir şekilde etkileyebildiğini gözler önüne seriyor. Sivil insanların, halen atom bombasının izlerini taşımak konusunda sahip oldukları kara talih ve yüzyıllar önceki atalarının inançları için çektiği korkunç çileler bazen silik bir şekilde bazen de bıçak keskinliğinde hikayelerde ortaya çıkıyor.
Bir nevi tarihsel hesaplaşma diyebileceğimiz öykülerden ilki “Çiviler”, bir babanın korkunç günahlar işlemiş ve sınırlarını kaybetmiş akıl hastası oğluyla olan hesaplaşmasını ve sonrasında karısıyla yeni bir hayata başlamaya itilişini ele alıyor. İkinci öykü “Taşlar” ise, zihinsel engelli Shu ile çocukluğundan ona kalmış, en samimi arkadaşı olarak gördüğü senatör Kyu’nun insanı hüzünlendiren karşılaşması anlatılıyor. Üçüncü öykü olan “Böcekler” ise, kitabın en sert hikayelerinden biri. Bu öyküyü okurken atom bombasıyla birebir karşı karşıya kalmış ve yaşamayı başarmış bir genç kızın, yetişkinliğinde ruhunda ortaya çıkan handikapları gözler önüne seriliyor. Çok gerçekçi ve dokunaklı olan bu öykü, atom bombasına yabancılaşmış günümüz Japon insanının aslında derinden derine ne kadar çok bu olayın etkisi altında kaldığını gösteriyor. Dördüncü öykü olan “Nektarlar”da yazar hem atom bombasına hem de Hıristiyan inananlara günümüzden bir bakış sunuyor. Bunu çok derinden, edebiyatın diliyle yapan Seirai, üstte bir kadının cinsel arzularına ve yenilgilerine odaklanıyor. Beşinci öykü “İstiridyeler” ise, Nagazaki’nin travmalarını lokal altında ele alan bir öykü. Bizden çok uzaklarda yaşanan toplumsal travmaların bir bireyin süzgecinden geçirilmiş olarak kavranmasına olanak sağlayan bu öykü, aynı zamanda Nagazakili bir birey ile duygudaşlık kurmak adına çok yardımcı. Son öykü “Kuşlar” ise, atom bombasıyla doğumunun hemen akabinde tanışmış bir insanın, yaşam boyu süren kimlik problemlerine odaklanıyor.
Yuichi Seirai daha önce herhangi bir eseri Türkçeye çevrilmemiş, haliyle bizim için oldukça yeni bir isim. Dedalus Yayınları, bilinçli ve zengin seçkisiyle yakın dönemde yükselişte olan bir yayınevi olarak, özenli bir baskı, tasarım ve çeviriyle bize bu kitabı armağan etti. Çeviri koltuğunda ise, Devrim Çetin Güven oturuyor. Şuan 9 Eylül Üniversitesi çatısı altında öğretim görevlisi olarak çalışan Güven, yüksek lisans ve doktorasını Japonya’da yapmış ve yıllardır edebiyat alanında çalışmalar yapan bir isim. Daha önce kendisinin çevirisinden Kojin Karatani’nin “Derinliğin Keşfi” isimli kuram kitabını okumuştuk. Bu bilindiği kadarıyla Güven’in ilk edebiyat çevirisi. “Nagazaki”de tatmin edici bir sonuçla karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Bu ay içerisinde Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Natsuki İkezawa’nın “Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız” isimli ikinci edebiyat çevirisiyle Güven, bizde daha çok kitabın çevrilmesi adına umutlu ve mutlu bir his oluşmasını sağladı.
Bu denli acı veren tarihsel olaylar, kurmaca edebiyatın içerisinde konu edildiğinde; genellikle olayla muhatap olanlar, anlatılanların yetersizliğinden şikâyetçi olurlar. Mesela, Nazi dönemini anlatan yazınlardan en kalıcı olanları, olayları birebir yaşamış insanların kaleme aldıklarıdır. Bu yüzden, bir açıdan anlatılanlar çok “az” gelebilir, ancak bir açıdan da Seirai her gün karşısına çıkan ve ona geçmişi hatırlatan onlarca öykünün, enstantanenin arasından bir seçme yapmış ve abartıya kaçmadan anlatmış gibi geldi bana. Okurken burkan, irkilten öyküler içeriyor “Nagazaki”. Hiçbir açıdan kanıksamamamız gereken bir olayın siviller üzerindeki etkilerine daha yakından bir bakış atmak ve empati yeteneğimizi bu alanda daha işler hale getirmek adına çok önemli bir kitap olduğunu düşünüyorum.
I am leading a book club discussion last month on A Dictionary of Mutual Understanding, which depends on an understanding of the city of Nagasaki and its recent history. I went looking for more books about Nagasaki and encountered this book of short stories set in Nagasaki, published in Japan in 2006 and translated into English in 2015.
Most of the stories have the "hidden Christians" as a theme, and every character has some connection to the bombs, either from injury (mental or physical), loss of family, loss of place.
It made me think a lot. What would it be like to live in a city that is also a giant grave? How does so much loss seep into the psyche of a culture? The stories answer these questions in different ways.
I also went looking for pictures of Ground Zero (present day, just a manicured circle with a stone) and the Urakami cathedral. I hadn't understood the connection between the community of Japanese Christians and this area. I know from A Dictionary of Mutual Understanding how residential the area was when the bomb dropped. I know now from these stories that there was no service base to help in the aftermath. No hospitals. No doctors. No ambulances. No orphanages. Injured and dead bodies would get piled up and the lucky ones would be claimed by family members who came looking.
These stories are a good look at where Nagasaki is now, what has changed, and how people live now.
Fantezi, fetiş, özdeşim ve delilik teması her bir öyküde çok farklı şekilde ama benzer bir öze odaklanarak işlenmiş. Döngüler, takılıp kalmalar, belirmeler üzerine kurulu bir sistem var anlatıda. Japon Edebiyatı'nı etkileyen tarihsel süreçleri anlamak için de çok uygun bir metin. İlgililere ilgisizlere tavsiye ederim.
İnsanoğlunun gördüğü en büyük kötülük. Ne şekilde, ne kadar yazılırsa yazılsın, bir örneği daha olmayan bu kültürü almış toplumun her bir bireyini derinden etkileyen bu acıyı ifade etmeye yetmeyecektir. Hayatlarına devam etmeye çalışırken insanlar bir taraftan da “Neden?” sorusuna yanıt aramaya ve sanrılardan oluşsa da bir dayanak bulmaya çabalamış, zaman zaman da herseyi unutmayı seçmişler.
Bu insanlık ayıbını dünya unutmuş gibi davranıyor ya da hiç olmamış gibi.
Daha çok yazmamız, daha çok konuşmamız, bu utancın, hafızalarımızın derinliklerinde kaybolmamasına izin vermememiz lazım.
“... Yamacın güneş vuran yerleri genelde mezarlıktır. Birinci sınıf arsaların öncelikli olarak ölülere verildiği şeklinde de yorumlanabilir bu; mezarlığın bulunduğu yamaçta evlerle mezarlar bir aradadır. Benim ailemin oturduğu evin ön tarafı da göz alabildiğine mezarlıktır. İnsanların evlerinin bulunduğu yaşam yolu, bu muazzam mezarlık alanının arasından geçer. Aslında, atom bombasından onca insanın yaşamını yitirdiği bir yerde yaşayan biz Nagazakililer için ölülerden korkmak, mezarlıklardan ürkmek son derece anlamsız değil mi sizce de?...”, sf; 179.
Kitabın dili ve öykülerdeki anlatım çeşitliliği beni oldukça etkiledi. Zihinsel olarak yetersizliği olan bir bireyden, atom bombasına maruz kalan bir kadına, oradan travmaları ile sanrıları olan bir adama, birden 60 yaşındaki bir kimliksiz insana geçiş yapabilmesini etkileyici buldum. Kitap travmalar üzerine kurulu, tarihsel iki travma yani atom bombası ve hristiyanların uğradığı zulmün kollektif bilinçte açtığı boşluğu her öyküde farklı bir açıdan ele almış. Bu yönüyle bağlanma kuramı, psikanaliz ve jung ile sıkı bir ilişkisi var öykü karakterlerinin. Kitabı anlamlı bulduğum bir diğer nokta da toplumsal kaosun insanların hayatları üzerindeki sıradan etkileri ortaya koymasıydı. Başta çok trajik öyküler okumayı bekledim ancak öyküler o kadar “herhangi bir insan” düzeyindeydi ki bir mahallede yaşayan beş haneyi gözünüzde canlandırabiliyorsunuz ve buna rağmen savaşın ve işkencenin en düşük nitelikli etkisinin bile bir hayatı paramparça etmesinin imkanını görüyorsunuz. Kurtulanlar neden kurtulmuştu diye soruyorsunuz sürekli ve neden kurtulamadılar? Sökük neden hep genişliyordu. Yazarın Tanrı’yı koyduğu bağlamı anlamakta güçlük çektim. İnsanların Tanrı’ya inanırken aynı zamanda onu sorguladıkları yahut günahı arzuladıkları bir araftan hristiyanların tarihine geçişler oluyor, dindarlar aslında inançsız, yeni nesil inancını çoktan gömmüş, inananlar kendilerini daha fazla avutamıyor. Bunu yaparken amacı neydi çözebilmiş değilim. Şahsen travma ile yahut travmasız bir dini mükemmelce yaşayabilecek varlıklar değiliz ve bunu bütün Tanrı’lar bizden daha iyi biliyor. Kitabın vurgusunun amacını anlamış değilim.Hristiyanlığın kitaptaki bağlamını açıklayabilecek olan varsa mutlaka düşüncelerini duymak isterim.
Çevirmen için: Sevgili Devrim hocam, çiçekleri, böcekleri, mimikleri açıklayan o küçük dipnotlarınızla size hayran kaldım. Bir japonca eser ancak bu kadar güzel çevirilebilirdi. Bu vesile ile ayrıca Dedalus’a da, Sedat Demir’e de teşekkürlerimi ileteyim. Kitap çok güzeldi, amin.
DNF (did not finish). 310 sayfalık kitabın 150 sayfasını okudum. Nagazaki'de yaşayanlar tarih boyunca büyük travmalarla sarsılmış. Kent, tarihte nükleer saldırıya maruz kalan ikinci ve son şehir olmasının yanında 16. ve 17. yüzyılda Hristiyanlığı kabul eden Japonların sistematik şiddete maruz kaldığı bir yer. Arka kapak yazısında açıklandığı üzere yazar hikayelerini toplumsal bellekte yer etmiş bu şiddet olaylarının ekseninde kurmuş.
Japon edebiyatında çokça gördüğümüz eksantrik karakterler, tekinsiz atmosfer, topluma yabancılaşmış tipler, duyguların bastırılışı ya da uçlarda yaşanışı gibi pek çok tema bu kitaptaki hikayelerde de mevcut fakat yazarın bu temaları okuyucunun gözüne sokarcasına anlatmaya çalıştığını düşünüyorum. Benim Japon yazarlarda sevdiğim o incelik, sadelik, diyaloglara yedirilen felsefi sorgulamalar burada yok.
Okuduğum yere kadar çeviri beni rahatsız etti diyebilirim. Örneğin "Taşlar" hikayesindeki yerelleştirme, zaman kullanımları, hitap şekilleri garip geldi ne yazık ki. Japonca Türkçe'ye aktarması zor bir dil tabii ama bu dilden yapılan bir çeviriyi ikinci defa bu kadar garipsiyorum.
toplumsal travmalardan bireysel öykülere.. çevirmen notlarından pek çok bilgi edindiğim keyifle okuduğum bir kitap oldu. Asya edebiyatı severlerin de beğenerek okuyacağını düşünüyorum
Devrim Çetin GÜVEN "Önsöz"den: 71 yıl önce, ikinci atom bombasının patladığı nokta, yani bombanın hipomerkezi (Japonca bakushin-chi) Nagazaki’nin Urakami semti olmuştu. Bu kitaptaki öyküler, bu nükleer şiddetin günümüz Urakami sakinlerinin kolektif belleklerinde yarattığı travmalar ekseninde gelişiyor.Öykülerin referans aldığı bir başka tarihsel bellek ise, 16. Ve 17. Yüzyılda Hristiyanlığı kabul eden Japonlara karşı kendi devletleri tarafından uygulanan sistematik şiddet ve zulüm. YuichiSeirai, ilk bakışta bu iki tarihsel belleğe yabancılaşmış gibi görünen öykü karakterlerinin aslında nasılda bunların derin etkisi altından olduklarını ustalıkla betimliyor. Üstelik, o zamana kadar süren saf, masum, günahsız Nagazaki imgesini de tersine çevirerek yapıyor bunu. Nagazakililerin deliliklerini, şiddet eğilimlerini ve günahlarını, devlet denen mekanizmanın delilik, şiddet ve günahlarıyla karşı karşıya getiriyor.Bu kitaptaki öyküler, bu nükleer şiddetin günümüz Urakami sakinlerinin kolektif belleklerinde yarattığı travmalar ekseninde gelişiyor.Öykülerin referans aldığı bir başka tarihsel bellek ise, 16. Ve 17. Yüzyılda Hristiyanlığı kabul eden Japonlara karşı kendi devletleri tarafından uygulanan sistematik şiddet ve zulüm. YuichiSeirai, ilk bakışta bu iki tarihsel belleğe yabancılaşmış gibi görünen öykü karakterlerinin aslında nasılda bunların derin etkisi altından olduklarını ustalıkla betimliyor. Üstelik, o zamana kadar süren saf, masum, günahsız Nagazaki imgesini de tersine çevirerek yapıyor bunu. Nagazakililerin deliliklerini, şiddet eğilimlerini ve günahlarını, devlet denen mekanizmanın delilik, şiddet ve günahlarıyla karşı karşıya getiriyor.
'I don't know my real name or my date of birth. More than sixty years later, I have no way of finding out who I am or where I came from. All I know is that I appeared suddenly out of that white flash at 11:02am on August 9, 1945.'
This is an intriguing and thought-provoking collection of short stories. Its USP, if you like, is that they focus on the experiences of Japanese Catholics - the Kakure Kirishitan, or Hidden Christians - and their relationship to the dropping of the 2nd atomic bomb in 1945. The epicentre of that blast was over Urakami, where the Catholic community centred and where their cathedral was destroyed, and so this tight focus on a particular area and community gives this collection a cohesiveness that I find generally lacking in collections of short stories.
In 'Nails', the parents of a schizophrenic young man struggle to understand how he could have committed a murder, and they find themselves ostracised from their community, trying to find solace and understanding in their faith. In 'Stone', a middle-aged man with learning difficulties meets up with his old school friend, a newly disgraced local politician. In 'Insects', a woman who was a child at the time of the bomb and who lost most of her family, is haunted by the memory of an affair with her best friend's husband. In 'Honey', a middle-aged woman fantasises about seducing a young teenage bike mechanic.
The last two stories in the collection, which had been interesting enough to this point, raised the level completely. In 'Shells,' a man living on the 12th floor of his apartment believes that every night the tide washes in, leaving sea shells and the scent of the sea. We learn that his daughter has died, and his wife has now left him, but there is a connection with the man who oversees the recycling centre and the recent death of his sister. The last story, 'Birds', centres on a man who was found as a baby at the time of the bomb and was was taken in by his adoptive family. He has never been able to find any information about his family, but has always felt a connection with the Urakami area. One morning he and his wife find a bird, an egret, entangled in wires on the roof of their house.
The Christian faith is a strong theme throughout these stories, as is the memory or the physical presence of Nagasaki, and Urakami in particular. The motifs in each story subtly mirror each other, suggestive of meanings that deepen our understanding of the characters. The writing is suitably pared back in an excellent translation by Paul Warham, yet the lyricism of the original language also adds to the elegaic melancholy of the whole collection. At its heart is absence, loss and memory, and each story, although not connected, somehow expands on the general central focus of Nagasaki. Haunting and beautiful, I found this a stunning collection. 4.5 stars, but in ambition and cohesiveness, rounded up to 5, which is darn good going for a collection of short stories from me.
Kitaba başlamadan önce aklınızda beliren atom bombası hikayeleri, savaş hikayeleri vs ama okudukça ne kadar kişisel konulara, öznelliğe indiğini görüyorsunuz. Herkesin seveceği bir kitap mı; bence değil ama her bir hikaye kendi içinde bambaşka. Yazarın kalemini tanımak isterseniz öykülerine kesinlikle şans verin derim.
These stories are deeply bound up in the world of the people who I am currently interviewing in Nagasaki - ie. survivors of the nuclear bombing, who are also Christian. Seirai was actually the general manager of the Nuclear Bomb Museum in 2011 - I haven't found out whether he still is now. Seirai went to Shiroyama Primary School, which is found just to the West of 'Ground Zero' or the 'hypocenter' as they define it in translations in Nagasaki. I interviewed a teacher from this school who survived the bombings, back in 2008. She told me about coming to the school the day after the bomb. Seirai knew children who boasted about having a baptismal 'Christian' name at his school. As a result of his background, these stories, which are all linked in to the Christian populace, of whom 8000 out of 12500 were said to have been killed in the bombing, ring true. The second last story in this collection struck me the most, entitled 'Shells'. The impact of trauma on family and community is brought out in this story, as a father struggles to come to terms with his daughter's premature death. He meets a neighbour, whose sister had spent time with his daughter, and discovers that his daughter died on the same day as the neighbour's sister, one day after the anniversary of Nagasaki. As a girl, seven years old at the time of the bombing in 1945, the man's sister had urged her mother to leave the family home, as fire encroached, even though her siblings were still crying for help. She lived her life with a 'blank' in her head, a forgetfulness which helped her, even as memories threaten to envelope her again. "She said it was like something had gone numb inside her brain." However, an apocryphal tale of old told by her Grandmother offered her some hope. In this story, the Christians in the neighbourhood set fire to their houses to warn the villagers of an approaching tsunami. The child can't understand what is the good in this story, which just results in their houses burning down. So the grandmother embellishes, and adds that the house fires are extinguished by the wave, which leaves a debris of shells (a gift) behind. For this survivor, ever after, the finding of shells and the symbol of rising tide become symbolic of a graceful end to the alternative torment of fire. Finally, the father discovers that his daughter has shared in a simple understanding of shells as gift. And his neighbour speaks of the halting of time: 'For her, the bomb fell over and over again until the day she died'.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Akbalık kuşları bir kişinin hayal dünyasında öyle girer ki artık o bir ruh, bir müjdeli belirti, ilham perisi olur. Kimliğinizde anne ve baba adı yerinde sadece boş bir çizgi olduğunu düşünün. Ebeveyn adına hiç bir bilgi yok. Fakat bir acı var. Herkesin bildiği gerçek bir acı. Yıl 1946, Nagazaki devrin en ölümlü silahı atom bombasıyla tanışır. Binlerce insan hayatını kaybeder, radyoaktif etkiler kalanların korkulu rüyası olur. Her bir tarafa kaçarken bir melek vardır. Bir bebek görür geçtiği yerde aynısından kendinde de vardır. Süt kuzusu süt emmeye devam eden bir bebeğidir. Gördüğü diğer bebeği de alır uzaklara gider gidebildiği kadar uzaklara. Her iki bebeği de emzirir. Büyütür, ailenin bir parçası yapar. Yediğinden yedirir, giydiğinden giydirir. Kendisi için aldığı kimliğe ise anne- baba adı bilinmediği için isim yazdırmaz. Kendine ait bir isimde yazdırmaz. Olayları aynen anlatır. Çocuk da bir atom bombası maduru olarak yaşamını sürdürür. Halbuki olay zamanında yeni doğmuş. Olaydan da bizzat kendisi etkilendiği bir hatırası yoktur. Ne var ki bu bilinmezlik içinde. Kimliğindeki iki boş hane onun kaderidir. Analığı akbalık kuşları ile umutlar verir. Anne babasının ruhundan mesajlar getirdiğini onun mutlu olması gerektiğini küçük yaşlardan beri anlatır. Hayata tutunma konusunda özel bir yeri vardır. 60’lı yaşlarına gelip de çocuklarını kendi yaşamlarına geçip de eşiyle kendisini yalnız bıraktıklarında bir gece akbalık kuşunun biri ızdırapla evlerinin çatısına takılı kalır. Kurtarma çabaları ve kurtuluştan sonra akbağılın ölümü ızdırap olur. 3-5 Hikayelerden oluşan bu kitabın en güzeli bu son hikayedir.
"Nagasaki’s historical significance as a locus of Christianity in Japan and as the site of the second atomic bombing on August 9, 1945, forms the turbulent, contested history... [that] serve[s] as a fitting metaphor for the narrative tapestries Seirai Yūichi weaves. [T]hey are of uneven quality and often leave the reader uncomfortable, although this discomfiture is as likely to spring from a well-wrought tale with an unanticipated twist as it is from a story too focused on its own existence."
-Erik R. Lofgren, Bucknell University
This book was reviewed in the September 2015 issue of World Literature Today. Read the full review by visiting our website: http://www.worldliteraturetoday.org/2...
"The human world was over, I thought, and the world of insects was about to take its place." This quietly powerful story is about elderly woman Michiko who receives a postcard from another woman Reiko, who once "stole" Michiko's man and "love of her life" from her. Consumed by jealousy and hurt, Michiko does not let go of the past, and her mental state is made worse by her survivor's guilt of being the only nurse in her workplace to survive a bombing during the World War II: "My life has been a blank, unthinking stretch of time". Her memories of the man she still loves, but who is irreversibly lost, mingles with her horrific war experience: "There were two types of people now: those whose lives had been affected by the bomb and those who hadn’t suffered." Can Michiko find some relief before the end of the story as she reveals her final secret?
The metaphor of insects works well in this story of one tormented desire, many "what ifs", and coming to terms with war, betrayal, and the passage of time.
I read this short story in Ground Zero, Nagasaki: Stories by Yūichi Seirai [translated by Paul Warham, Columbia University Press 2006].
A curious collection of tales of Nagasaki citizens who are still affected by the atomic bomb (usually not physically); though more curious is that the protagonists are Christian, which makes them further outsiders in this city (clearly the tales take place in Nagasaki). The stories sprawl but are enjoyable discussions.
Provocative take on Japanese culture. A meditation on what the bomb dropped over Nagasaki means to citizens over sixty years later (Seirai's book was published originally in the mid-2000s), and specifically the Christian communities within Japan. At least two great stories in this.