Selamlar Paul,
Bana bir şeyi de tüketim ve tüketim çeşitliliğine bağlamayan birilerini verin ya, Paul’u değil.
Müsaade varsa şuraya bir özet bırakıyorum.
Anıtlar ile unutkanlık arasındaki ilişki karşılıklıdır: unutma tehlikesi anıtların inşa edilmesine, anıtlar ise unutkanlığa yol açar. Hatırlanmak istenen şeyi bir anıt biçimine sokmak hatırlama yükümlülüğünden kurtulmak içinse; bunun sebebi, anıtlar yalnızca bazı şeylerin hatırlanmasına izin verirken, bir çeşit ayrımcılıkla diğerlerinin de unutulmasına neden olmasıdır (ki son dönem dövmeler de buna giriyor). Anıtlar, geçmişi hatırlamamızı sağladığı kadar onu saklar da. Bu durum savaş anıtlarında açıkça görülebilir. Savaş anıtları insanların nasıl üzüldüğünü gizler: kan, havada uçuşan vücut parçaları, aylarca gömülmeden kalan cesetler. Savaşta ölenler her yıl anılır ancak sakatlar, gaziler ve savaş dulları unutulmaya çalışılır çünkü bu insanlar yanlış türden bir belleği yaşatır.
Unutmayı anlamak için hatırlama kategorileri arasından bilişsel bellek, kişisel bellek ve alışkanlık belleği ayrımına gitmemiz gerekir (Burada bellekle ilgili bazı saçma sapan bilgiler vereceğim ardından tüketime bağlıyorum).
Bir kelimenin anlamını, bir şiirin dizelerini, hikâyeleri ya hatırlamamız istendiğinde, söz konusu hatırlama fiilinin kullanımlarını içeren şey bilişsel anılardır.
Kişisel anılar, bilişsel anılardan farklı olarak kişinin kendi hayat hikâyesiyle alakalı hatırlama eylemlerine atıfta bulunan bir dizi ifade içerir. Geçmişe bakınca hissettiğim memnuniyet, vicdan azabı, pişmanlık gibi çeşitli duygular ile kendi kimliğim arasında hayati bir bağ vardır. Zevkin, vicdan azabının ya da pişmanlığın uygun nesnesi geçmişte yaptıklarım ya da yapmadıklarımdır. Kişisel anıların hatırlanmasındaki zorluk, hareketin kişinin yaşamını besleyip beslemediğiyle ilişkilidir. Bir kişisini on yıl önce Prado’ya yaptığı ziyareti ancak hayal meyal hatırlaması, hayatındaki bu ziyaretin kendisi üzerinde neredeyse hiçbir iz bırakmadığı, söz konusu ziyaretin kişinin yaşamını artık beslemediğini, belki de asla beslememiş olduğunu gösterir.
Alışkanlık belleği bir dizi performatif eylemi yeterli düzeyde yapıp tekrarlayabilme yetimize bağlı bir şekilde oluşan alışkanlık belleğidir. Okumayı, yazmayı, yüzmeyi, bisiklet sürmeyi, bir ziyarette nasıl davranmak gerektiğini unutmayız. Bu durumların hepsinde önemli olan şeyi yapmamız gereken bu eylemleri yeri ve zamanı geldiğinde düzgünce yapabiliyor oluşumuzdur. Alışkanlık belleğinin yetersizliğine baktığımızda; kişinin masada nasıl davranacağını unutması, masada sergilemesi gereken kültüre özgü davranışların yeterince içselleştirilmemiş olduğunu gösterir.
İnsan yerleşmelerinin mekânsal düzenlemesini, sınırlarını, girişlerini, çıkışların ve yolların bilişsel olarak unutuyor olmamıza ilaveten, özellikle mekan açısından baktığımızda unuttuğumuz başka şeyler de vardır: bazı kişisel anılarımız ile alışkanlıklarımız. Nesnelerin üretim süreci kültürel unutkanlığa yol açabilir, çünkü büyük bir şehirde yaşıyorsanız ya bir şeyler üretiyor, ya hizmet sağlıyorsunuzdur; buna ek olarak, sizin görmediğiniz, bilmediğiniz, belki de tahayyül bile etmediğiniz insanlar ve yerlerle bağlantısı olan bir piyasadaki malları tüketiyorsunuzdur. Siz, bu bağlantının farkında olmayabilir, bunlardan bihaber yaşayabilirsiniz. Belki de bu bağlantıların bir dereceye kadar farkındasınızdır, ama akıp giden gündelik hayatınızı yaşarken bu bilgiyi bilinçli olarak yürüttüğünüz zihinsel meşguliyetlerin alanından çıkarırsınız; bu durumda şehrinin böyle bağlantılara sahip olduğunu yine unutmuş olursunuz, ticari mal akışını mümkün kılan ilişkiler ağı yine görüş alanınızdan uzaklaşmıştır. Bu öncelikle bilişsel bir unutkanlıktır.
Dünyanın maddi açıdan zengin merkezlerinde bulunan insan yerleşimlerinde, dünyanın birçok bölgesindeki birçok insan grubunun yaşadığı kıtlık ve yoksulluk büyük oranda unutuluyor; zihinsel bir alışkanlık olan bu unutkanlık, metropollerdeki tüketici varlığının kanıksanmış olmasından kaynaklanır. Tüketim mallarının ömrünün kısalması kültürel bir değişime neden olur. İnsanların ortalama ömrü uzarken ürünlerin, nesnelerin ve binaların ortalama ömrü kısalır. Bu durum hem kişisel anılar, hem alışkanlık belleği açısından kültürel bir unutkanlığa yol açar.