«Pensó que hay algo más miserable que el infierno, y es el desamor y la ingratitud.» En algún lugar del mundo, dos jóvenes se unen en matrimonio. Él es apicultor y sólo desea que su mujer lo ame y compense su cansancio al final de cada jornada. Pero Laura, que se ha casado para huir de un padre borracho y violento, no encuentra sosiego en esa unión, porque hay en ella una inquietud difícil de comprender y de calmar. Un día, Laura huye con Venancio, el habitual comprador de la miel de sus panales. Entonces su marido, Lucas, expulsado por la pena y el desamor, emprende un largo periplo, tal como el Ulises homérico, abandonándose al azar y a las peripecias del viaje. Pero la vida es sólo una, y todo ser humano la lleva, inevitablemente, consigo. Aunque la suerte ofrezca la posibilidad de mudar de lugar, de gentes, de oficios, el pasado retorna, porque nunca se ha ido; espera, al acecho, hasta que nos envuelve y nos impregna, como una neblina espesa y resistente. Héctor Tizón cuenta una historia que parece traída del fondo de los tiempos o del ayer más la traición arroja a un hombre a los confines del mundo, condenándolo a vagar en busca de una razón que lo sostenga. Y lo hace con una prosa cadenciosa que crea belleza de principio a fin y que, además, une esa simple y repetida historia de desamor a la música constante del universo.
tadı damağımda kalan bir kitap oldu. kitap odysseia kitabına gönderme yapıyor, bölüm başlarında alıntılarda görünce zaten bunu bekliyordum ama anlatının da bu kadar yakınlaşacağını beklemiyordum.
buradan sonrası bir tık spoiler içerebilir.
arıcı'nın "kendi diyarını" terk edip kimliksiz bir biçimde başka mesleklerde başka kişilerle tanışması, hatta öyle ki bambaşka bir mekanda bir kadınla karşılaşması ve tabiri caizse bu kadınla evlenecekken büyüsünden kurtulması kirke ile olan kısımlara göz kırpar gibiydi. sonrasında kendi memleketine döner fakat ne eski arıcı vardır ne de köyü eski köydür.
Arjantinli yazar Héctor Tizón'un Dünyanın Güzelliği (La belleza del mundo) romanı, insana hayatın olduğu gibi yaşandığını hatırlatan iyi eserlerden biri. Okurken değil ama kitabı bitirdikten sonra içinize yerleşen his bu oluyor. Bu bakımdan büyük hikâyeler kurarak derinleşen değil de usul usul zihninizde yer eden bir anlatı diyebilirim. Sıradan kişilerin gayet sıradan hayatlarını resmeden ve bu tür bir hayattaki dönüşüm yolculuğunu konu eden romanlardan biri. Hem düşündürücü hem de içinizi sızlatan türden...
Ana karakter Lucas'ın Laura'yla karşılaşıp yaşadıkları, sonra ondan ayrı düşüp tek başına çıktığı yolculuk ve nihayetinde eve dönüşü, upuzun bir benlik ve kimlik arayışına dönüşüyor. Bunu da o kadar sade ve adım adım ilerleyen bir akış içerisinde okuyoruz ki romanı tamamladığımızda "İşte hayat bundan fazlası değil galiba..." düşüncesine varıyoruz. Kim bilir, belki yazarın okura vermek istediği de budur... Öyleyse "sıradan kahramanın yolculuğu" üzerine kurduğu bu roman evreni ve anlatım dili doğrusu bunun hakkını veriyor. Yalan yok, bu roman bana Kolombiyalı yazar Álvaro Mutis'in Tropik Güncesi'ni (La nieve del almirante) ve Yu Hua'nın Yaşamak adlı romanını hatırlattı.
Ayrıca yalın bir dille ve ölçülü bir tempoyla ilerleyen anlatım da okuma sürecinin yukarıda tarif etmeye çalıştığım bir izlenimle tamamlanmasını sağlıyor. Bu anlatım dilini ve tempoyu korumaya özen gösteren çevirmen Murat Tanakol'un da sahiden eline, diline sağlık.