«Pensó que hay algo más miserable que el infierno, y es el desamor y la ingratitud.» En algún lugar del mundo, dos jóvenes se unen en matrimonio. Él es apicultor y sólo desea que su mujer lo ame y compense su cansancio al final de cada jornada. Pero Laura, que se ha casado para huir de un padre borracho y violento, no encuentra sosiego en esa unión, porque hay en ella una inquietud difícil de comprender y de calmar. Un día, Laura huye con Venancio, el habitual comprador de la miel de sus panales. Entonces su marido, Lucas, expulsado por la pena y el desamor, emprende un largo periplo, tal como el Ulises homérico, abandonándose al azar y a las peripecias del viaje. Pero la vida es sólo una, y todo ser humano la lleva, inevitablemente, consigo. Aunque la suerte ofrezca la posibilidad de mudar de lugar, de gentes, de oficios, el pasado retorna, porque nunca se ha ido; espera, al acecho, hasta que nos envuelve y nos impregna, como una neblina espesa y resistente. Héctor Tizón cuenta una historia que parece traída del fondo de los tiempos o del ayer más la traición arroja a un hombre a los confines del mundo, condenándolo a vagar en busca de una razón que lo sostenga. Y lo hace con una prosa cadenciosa que crea belleza de principio a fin y que, además, une esa simple y repetida historia de desamor a la música constante del universo.
"Böyle bir günde örneğin, dünyanın güzelliği bir mucizedir; hoş, güzellik daime bir mucizedir. Her yer sessizdi ama bu sadece seslerin yokluğuyla sınırlı bir sessizlik değil; çok daha sonsuz bir gerçekti. Dünyanın güzelliğinde bize şansı, şanssızlığı, hatta yazgıyı unutturan hiç duyulmamış, tuhaf bir sessizlik var."
Arjantinli yazar Hector Tizon, Latin Amerika edebiyatının özellikle Boom kuşağından ayrışan üslubu nedeniyle epeydir merak ettiğim bir isimdi, sonunda dilimize bir kitabı çevrildi ve ben de kendisiyle tanışabildim.
Yirmilerinde, arıcılık yapan bir genç adam olan Lucas, Laura isimli bir kıza aşık oluyor ve onunla evleniyor. Ancak hayat umduğu gibi gitmiyor ve genç adam kendini yollara vurmak durumunda kalıyor. Kitap üç bölümden (ve bir kısacık son bölümden) oluşuyor: "Önce", "Yirmi Yıl Sonra" ve "Şimdi" - her bölümün başında bir Odysseia alıntısı var, kahramanımızın yolculuğu da biraz bu büyük destanı andırıyor zaten. Yirmi yıllık yolculuğun sonunda da tıpkı Odysseus gibi başladığı yere dönüyor Lucas.
Dünyanın Güzelliği ne anlattığıyla değil nasıl anlattığıyla akılda kalacak bir küçük roman - hatta anlatmadıklarıyla. Yazar kelimelerini son derece tasarruflu kullanıyor, romanın temposu artmıyor, azalmıyor, belirli bir ölçüde ve ritmde ilerliyor hep. Durgun akan bir su gibi bir anlatı bu - ilk bakışta aktığını anlamadığınız ama usul usul devinen sular olur ya, işte tam onlar gibi. Okurken insanı alıp sürüklemiyor ama bittiğinde başladığınız yerde olmadığınızı anlıyorsunuz, bir tuhaf. Bitirince içimde kalan duygudan aslında ne kadar atmosferik olduğunu fark ettim, bu açıdan epey enteresan bir deneyimdi.
Bu kitabı Murat Tanakol gibi hem dile hem coğrafyaya hakim birinden okuduğumuz için şanslıyız bence. Kötü bir çeviriyle tüm ışığını yitirebilirmiş zira metin - süsü süssüzlüğünde gizli bu kitabı böyle duru bir Türkçeyle okuyabildiğim için mutluyum. (Ki zaten Murat Tanakol, sırf Carpentier'nin Bu Dünyanın Krallığı çevirisi ve o kitap için yazdıklarıyla bile benim için çok değerli biri, kaç kere okudum onları bilmiyorum.)
İşte böyle. Herkesin kalemi olmayabilir ama ben sevdim.
tadı damağımda kalan bir kitap oldu. kitap odysseia kitabına gönderme yapıyor, bölüm başlarında alıntılarda görünce zaten bunu bekliyordum ama anlatının da bu kadar yakınlaşacağını beklemiyordum.
buradan sonrası bir tık spoiler içerebilir.
arıcı'nın "kendi diyarını" terk edip kimliksiz bir biçimde başka mesleklerde başka kişilerle tanışması, hatta öyle ki bambaşka bir mekanda bir kadınla karşılaşması ve tabiri caizse bu kadınla evlenecekken büyüsünden kurtulması kirke ile olan kısımlara göz kırpar gibiydi. sonrasında kendi memleketine döner fakat ne eski arıcı vardır ne de köyü eski köydür.
Keçmişin qandallarını könüllü ayaqlarına taxdıran, bir ömür boyu onu sevərək daşıyan, təzada bax ki, qandalı vuran əlləri bağışlamayan, amma o əllərsiz də yaşaya bilməyən həyətını bada verən inların romanı...
Arjantinli yazar Héctor Tizón'un Dünyanın Güzelliği (La belleza del mundo) romanı, insana hayatın olduğu gibi yaşandığını hatırlatan iyi eserlerden biri. Okurken değil ama kitabı bitirdikten sonra içinize yerleşen his bu oluyor. Bu bakımdan büyük hikâyeler kurarak derinleşen değil de usul usul zihninizde yer eden bir anlatı diyebilirim. Sıradan kişilerin gayet sıradan hayatlarını resmeden ve bu tür bir hayattaki dönüşüm yolculuğunu konu eden romanlardan biri. Hem düşündürücü hem de içinizi sızlatan türden...
Ana karakter Lucas'ın Laura'yla karşılaşıp yaşadıkları, sonra ondan ayrı düşüp tek başına çıktığı yolculuk ve nihayetinde eve dönüşü, upuzun bir benlik ve kimlik arayışına dönüşüyor. Bunu da o kadar sade ve adım adım ilerleyen bir akış içerisinde okuyoruz ki romanı tamamladığımızda "İşte hayat bundan fazlası değil galiba..." düşüncesine varıyoruz. Kim bilir, belki yazarın okura vermek istediği de budur... Öyleyse "sıradan kahramanın yolculuğu" üzerine kurduğu bu roman evreni ve anlatım dili doğrusu bunun hakkını veriyor. Yalan yok, bu roman bana Kolombiyalı yazar Álvaro Mutis'in Tropik Güncesi'ni (La nieve del almirante) ve Yu Hua'nın Yaşamak adlı romanını hatırlattı.
Ayrıca yalın bir dille ve ölçülü bir tempoyla ilerleyen anlatım da okuma sürecinin yukarıda tarif etmeye çalıştığım bir izlenimle tamamlanmasını sağlıyor. Bu anlatım dilini ve tempoyu korumaya özen gösteren çevirmen Murat Tanakol'un da sahiden eline, diline sağlık.