Dünya Klasikleri serileri içinde belki de en fazla ihmal edilen yazarlardan biridir Panait Istrati. Herkesin Dostoyevski'den, Tolstoy'dan, Balzac'tan hiç olmazsa birkaç kitap ismi sayabildiği bugün, Panait Istrati maalesef samimiyetine, insana olan güvenine ve umuduna nispetle aynı ölçüde tanınmıyor. Belma Aksun'un enfes Türkçesiyle okurlarımızla buluşturduğumuz Akdeniz romanı hakkında bakın Istrati'nin kendisi neler diyor:
Neden iyiliğin kötülüğe galebe çalması konusunda bu kadar duyarlıyız? Neden namussuzun yenik düşmesinden sevinç duyarız? Çünkü iyi olarak doğmuşuzdur. Ama bu zafer ve bu yenilgi insanlara romanlarda, tiyatroda ve ekranlarda değil yaşanan hayatta kanıtlanmalıdır. İşte pek nadiren, binde bir yapılan budur.
Nadiren yapılmasının iki sebebi vardır: Her ne kadar insan, öncelikle iyi olarak dünyaya gelmişse de aynı zamanda kendini beğenmiş, kibirli, bencil bir yaratıktır da. Hayatta cömertçe davranmak çok zor olduğundan, insanların büyük çoğunluğu tamamen aksi yönde hareket eder. Oysa benim hayatım boyunca -çok acılı bir hayattı bu- elimden geldiğince en eksiksiz olarak yaptığım yegâne eylem, bu zorluğu yenmek yani cömertçe davranmak olmuştur. Evet, hayatımın en ufak bir soğuk algınlığının insafına kaldığı bugün, evet herkesin önünde, açıkça şunu söyleyebilirim: Hayatımı arayıp tarayın, onda benim aleyhimde istediğiniz her şeyi bulursunuz ama insanlığa felaket getiren o kusuru; bencilliği bulamazsınız. Benim Adrien Zograffi'm budur işte.
Adrien, söz gelimi cömertçe, mertçe yaşayabilmek ya da yaşamak zorunda olmak için ille de umursamaz ya da erdemli olmak gerekmediğini kanıtlar. Zira cömertlik, mertlik, ruhu bencillikten daha fazla tatmin eder, haz verir.
Hayat, evrensel acıların ortasında sefalete karşı sadece güvende olunduğu, ya da bugünkü kıyamet ortamında artistlerin, ahlakçıların çoğu gibi, muhteşem bir villada, etrafı güzel kadınlar, dalkavuk dostlar, süper limuzinler, güzel köpeklerle çevrili olarak yaşandığı zaman güzel değildir. Belki de hayat, hemen herkesin yaptığı gibi tüm imkânlara ve hatta zevke sahip olduktan sonra, her tür utanç yükünden azade bir vicdanla kuru tahta üzerinde ölürken daha güzeldir.
Zira yolsuz, elektriksiz ve hatta hijyensiz de yaşanabilir ama temiz ruhlar olmadan yaşanmaz.
Panait Istrati was a Romanian working-class writer, who wrote in French and Romanian, nicknamed The Maxim Gorky of the Balkans. Istrati was first noted for the depiction of one homosexual character in his work.
Born in Brăila, Istrati was the son of the laundress Joița Istrate and of a Greek smuggler from the village of Faraklata in Kefalonia (whom Panait never met).
His first attempts at writing date from around 1907 when he started sending pieces to the socialist periodicals in Romania, debuting with the article, Hotel Regina in România Muncitoare. Here, he later published his first short stories, Mântuitorul ("The Redeemer"), Calul lui Bălan ("Bălan's Horse"), Familia noastră ("Our Family"), 1 Mai ("May Day"). He also contributed pieces to other leftist newspapers such as Dimineața, Adevărul, and Viața Socială.
In 1910, he was involved in organizing a strike action in Brăila. He went to Bucharest, Istanbul, Cairo, Naples, Paris (1913–1914), and Switzerland (where he settled for a while, trying to cure his tuberculosis). Istrati's travels were marked by two successive unhappy marriages, a brief return to Romania in 1915 when he tried to earn his living as a hog farmer, and long periods of vagabondage.
While in the sanatorium, Istrati met Russian Jewish-Swiss Zionist writer Josué Jéhouda, who became his friend and French language tutor.
Living in misery, ill, and depressed, he attempted suicide in 1921 on his way to Nice, but his life was rescued in time. Shortly before the attempt, he had written to Romain Rolland, the French writer he admired most and with whom he had long tried to get in touch. Rolland received the letter through the Police and immediately replied. In 1923 Istrati's story Kyra Kyralina (or Chira Chiralina) was published with a preface by Rolland. It became the first in his Adrien Zograffi literary cycle. Rolland was fascinated with Istrati's adventurous life, urging him to write more and publishing parts of his work in Clarté, the magazine that he and Henri Barbusse owned. The next major work by Istrati was the novel Codine. Istrati and communism
Istrati shared the leftist ideals of Rolland, and, as much as his mentor, placed his hopes in the Bolshevik vision. In 1927 he visited the Soviet Union on the anniversary of the October Revolution, accompanied by Christian Rakovsky during the first stage of the journey (Rakovsky was Soviet ambassador to Paris, and by then already falling out of favor with Joseph Stalin). He travelled through large sections of the European part, witnessing celebrations in Moscow and Kiev. He was joined in Moscow by his future close friend, Nikos Kazantzakis; while in the city, Panait Istrati met Victor Serge and expressed his wish to become a citizen of the Soviet Union. He and Kazantzakis wrote Stalin a congratulatory letter that remained unanswered.
The political opinions Istrati expressed after his split with Bolshevism are rather ambiguous. He was still closely watched by the Romanian secret police (Siguranța Statului), and he had written an article (dated April 8, 1933) in the French magazine Les Nouvelles littéraires, aptly titled L'homme qui n'adhère à rien ("The man who will adhere to nothing").
At the same time, Istrati started publishing in Cruciada Românismului ("The Crusade of Romanianism"), the voice of a left-leaning splinter group of the ultra-nationalist Iron Guard. As such, Istrati became associated with the group's leader Mihai Stelescu, who had been elected as a member of Parliament for the Iron Guard in 1933 and whose dissidence was the reason for his brutal assassination by the Decemviri later in the same year; Istrati was himself assaulted several times by the Guard's squads.
Isolated and unprotected, Panait Istrati died at Filaret Sanatorium in Bucharest. He was buried in Bellu Cemetery.
nereden bu fikre kapıldım bilmiyorum ama daha derli toplu bir kurgu beklemiştim. biraz daha seyahat güncesi tarzında bir kitapla karşılaşmanın şaşkınlığını yaşadım bir süre. yine de hayli beğendim. zaten 19. yüzyıl sonları-20. yüzyıl başlarına zaafım var, özellikle ortadoğu ve daha özelinde türkiye/osmanlı topraklarında yaşanan her şeyi ezber müfredat cümleleri yerine yaşayan, gözlemleyen birinden duymak beni her zaman mest ediyor. hele bir de yazar bu coğrafyayı gezen ama "türk" olmayan biri olunca yaşattığı keyif katmerlendi. özellikle türklerin erken uyandığını fakat kendilerine geç geldiklerini anlattığı, karakterin türk kahvesine girip arkadaşının "sakın millet kendine gelmeden hamlet'in yazarını sorma" dediği yerde kahkaha attım, bazı şeyler hiç değişmiyor demek. bir de yine tutkunu olduğum atmosfer yaratma mevzusunda istrati'nin de madalyasını takdim edeyim, iskenderiye'den kahire'ye, şam'dan istanbul'a kent kent gezdirdi bizi; hepsinde de ayrı yerlerde olduğumuzu hissettim okurken. keşke başı sonu daha belli olup biraz daha kurgulaştırılsaydı. böyle okuyunca başkasına anlatılan bir hikayeyi ortasından dinlemeye başlayıp sonunu getiremeden gitmek zorunda kalmış gibi hissediyor insan.
Panait Istrati'nin, hayatını büyük oranda yollarda, farklı şehirlerde kısa süreli işler yaparak, çoğu zaman yoklukla ve başıboşlukla geçirdiğini görüyoruz. Yazarın hayatından büyük izler taşıyan Akdeniz'de bir romandan ziyade, tüm bu yolculukları ve onun hayatının bu kesitini yansıtan denemelere benziyor. Zira eserde, Adriyen isimli Akdeniz aşığı bir karakterin dönemin Osmanlı vilayetleri olan İskenderiye, Kahire, Şam, Beyrut gibi Akdeniz şehirlerine yaptığı yolculukları okuyoruz.
Adriyen, maddiyat, unvan gibi şeyleri hiçbir koşulda özgürlüğüne ve ilkelerine değişmeyen, güzel olana aşık, idealist bir genç olarak karşımıza çıkıyor. Hayatın getirdiği sıkıntıları ve belirsizlikleri, onun sağduyusu, erdemleri ve bilinmeze olan muazzam merakı üzerinden gözlemliyoruz. Zor durumlarda hiç isyan etmiyor ve mazoşizme kaçmıyor Adriyen. Yoksulluğu, aldatılmayı, kayıpları yine insana olan sevgisi ve yaşama olan inancıyla, sağlam idealleriyle yumuşatıyor. Öte yandan kaderci ve ahlakçı da davranmıyor. Her şeyi önce kendine yontarak, insana insan olduğu için değer vererek, hayatı olduğu gibi kabul ediyor Adriyen. Muhtelif şehirlerde başına gelenlerde, yolda tanıştığı Musa'yla olan arkadaşlığında, Mihail ile dostluk kavramının içini tam olarak dolduran ilişkisinde hep bir samimiyet, hep bir doğallık buluyoruz. Adriyen'in (Istrati'nin) bu samimi anlatımıyla bazen gülüp bazen ağlıyoruz, ama en çok onun üzerinden hayat bilgece nasıl karşılanır, onu öğreniyoruz.
**
Akdeniz, hayatta yaşadıkları ve edebi tarzı nedeniyle arkadaşı Romain Rolland'ın 'Balkanların Gorkisi' lakabını taktığı Istrati'nin çok daha büyük bir yazar olarak anılmayı hak ettiğini gösteriyor.
"Bu insanlara ve onların mutluluklarına haset etmiyorum, ama benim ve benim gibilerin sefaletinin bir yaşam biçimi örneği olması gerektiğini de söylemiyorum. Seçmek elimde olsaydı, refahı yoksulluğa yeğlerdim. Bununla birlikte, bugün dünyanın hemen her yanında egemen olan ve azınlığın mutluluğu için tek koşul olan korkunç sefaletin ortasında görkemli bir yaşamın mutluluğunu da aklım almıyor. Eğer refaha erişmem ancak bu koşulla mümkün olacaksa kendi yoksulluğumu yeğlerim. Başkalarının felaketi yanında, üzerinde bana mutluluğumu sunacakları altın tepsiyi hiç çekinmeden yere fırlatırdım. İşte benim yaşam görüşüm açıkçası budur. Günün birinde bu konudaki düşüncem değişecek olursa, o zaman ben iğrenç bir adam olurum. O zaman bana alçak desinler, assınlar beni! Görüldüğü gibi, benimki bir varsayım değil, bir dürüstlük duygusu. Birincisi, kişisel mutluluğa izin verir; ikincisi, hayır! Asla. Bu ruhu incitir. En son olarak, namuslu olmanın, vicdanı her türlü yalandan uzak tutmanın yüz türlüsü olmaz ya! Ah, her önüne gelene ta gözleri içine bakarak ona şöyle diyebilmek: Sana hiçbir borcum yok! Çek arabanı, benim yüzsüz kardeşim! Hem, masanın üstündeki şu kara ekmekte gözün varsa onu da al! Yalnız benim keyfime dokunma!"
Panait Istrati'nin ülkemizde pek bilinmemesine gerçekten şaşıyorum. Varlık Yayınları'ndan, Yaşar Nabi Nayır'ın çok güzel bir çevirisiyle çıkıyor. Halbuki çok kalın, hacimli kitaplar da değil Istrati'nin kitapları. Malûm ya, Zweig'ın Sabahattin Âli'nin kitapları sırf kısa diye yıllardır çoksatanlar listelerinden düşmüyor...
Akdeniz, Istrati'den okuduğum üçüncü ya da dördüncü kitap olmalı. Okuduklarımın tümünü çok sevsem de, açık ara en sevdiğim bu kitap oldu. Önceki okuduğum Istrati kitaplarına benzer konulara odaklanıyordu Akdeniz de: ipsiz-sapsızlık, aidiyetsizlik, özünü bulmak için çıkılan yolculuklar. Ama bu kez kitabın geçtiği coğrafya ve zaman yakaladı beni.
1906 yılının Türkiye'sinde II. Abdülhamid'in saltanatında geçer Adriyen Zografi'nin hikâyesi. Artık bağımsız bir ülke olan Romanya'nın Köstence limanından yola çıkan başkişimiz, İstanbul, Pire ve İzmir yoluyla Mısır'a bir göç yolculuğa çıkar yeni bir yaşam kurmak için. Fakat çok sevdiği bu memlekette tutunamaz. Kader ona pek çok sürpriz hazırlar.
İlk önce Lübnan'a, ardından Suriye'ye savrulur. O dönemde hâlen "Türkiye" olarak anılan bu topraklarda yaşadıkları, biraz da tarihimize ayna tuttuğu için beni etikledi Akdeniz. Kitapta anlatılanlar, ne ölçüde Panait Istrati'nin özyaşamöyküsünden izler taşıyor bilmiyorum ama; genel olarak "insanı" seven Istrati, çağdaşlarının aksine Türklerle ve imparatorluk Türkiye'siyle ilgili olumsuz ve kesin yargılarda bulunmamış.
Kitabı bitirdiğinizde, yalnızca hoş bir kendini arayış hikayesi değil, ait olduğumuz coğrafyaya (ister Balkanlar, ister günümüz Türkiyesi, ister Osmanlı Türkiyesi) ilişkin canlı bir insan ve kültür portresine de bulmuş olacaksınız.
"Bizi yaşatan kendimiz için beslediğimiz değil, başkalarına, hatta nefret ettiğimiz insanlara karşı duyduğumuz sevgidir."
Kitabı çok severek okudum. Hatta bir bölümünde gülmekten kitabı okuyamadım. Şöyle ki,
Yazar, bütün dünya klasiklerini okumuş bu yazar, bir gün Hamlet'den bir söz alıntılarken sohbet arasında, Hamlet in yazarını unutuyor, dilinin ucuna geliyor ama bir türlü hatırlayamıyor:) Sonra kahvehane kahvehane gezip, bu eserin yazarını millete soruyor ve bakıyor ki ,kimse Hamlet diye bir eser olduğunu bilmiyor bile
Okuması çok keyifliydi. Buna ilaveten okudukça ruhumun huzura erdiğini hissettim. Kendisi bu romandan sonra en sevdiğim yazarlar arasına girdi kuşkusuz. Bana biraz Louis de Bernieres ve Halikarnas Balıkçısı tadı da verdi. 1884-1935 yılları arasında yaşamış olan Panait Istrati'nin annesi Romen, babası Yunan asıllıymış. Yalnızca 50 yaşına kadar yaşayan yazar maalesef ömrünü faşist Romanya'da sonlandırmış. Büyük şanssızlık. Neyse ki ölmeden önce insanın çok da matah bir şey olmadığını anlayıp geriye ölümsüz eserler bırakmayı başarmış bir yazar. Yolda bulduğu bir sözlük sayesinde Fransızca öğrendiğini, kendi boğazını keserek intihar girişiminde bulunduğunu ve cebinde dönemin Fransız yazarı Romain Rolland'a yazılmış bir mektup olduğunu öğrendim internette. Tüm eserlerini anadili Rumence yerine Fransızca yazmasında sanırım her iki dilin de Latin kökenli olmasının sağladığı bir kolaylık da pay sahibi olmuştur. Tıpkı değerli filozof Emile Michel Cioran gibi. Rusya'ya bir ziyaretinde karşılaştığı komünizm sebebiyle hayal kırıklığına uğramış ve maalesef bunu da dile getirmeden edememiştir. Tıpkı dünya şairimiz Nazım Hikmet gibi. Bu yüzden saldırılara ve tacizlere maruz kalmış şanssız yazarımız. Romanlarının çoğunda yaptığı yolculukları anlatıyormuş; ancak bu yolculuklarda gezdiği ülkeler değil tanıdığı insanlar ön plandaymış. Hepsini okuyacağım. Gelelim kitaptan aldığım notlara. Ben bu yazara aşık oldum: "...İstanbul'a ancak iki saatlik bir gecikmeyle vardık. İnanılmayacak şey, dünyanın çehresi burada bambaşka! On iki saatlik bir gemi yolculuğundan sonra, kara kıştan en tatlı bir bahara geçiyorsunuz. Burada, güzel bir Mayıs havası var: Boğaziçi denizine akseden yeşil sırtlar; muhteşem bir gölü andıran bu denizde, sürü sürü motorlar kayıklar, mavnalar ve çatanalar her istikamete gidip geliyor. Her şey burada sokağın ortasındadır, hazan iğrenç köpeklerle burun buruna, sokakta çalışır, yer, uyur, eğlenirler. Kahve önleri tavla oynayan, nargile içen ve düşünen Türklerle dolu. Abdülhamid'in payitahtında sefalet büyüktür. On kayıkçı veya hamal, bir yolcu için dövüşür. Üstleri başları yırtık pırtık birtakım insanlar yarı aç, yarı tok geçinip giderler. Fakat boyarlarımızdan buncasını idam ettirmiş olan Sultanların İstanbul'unu bana hatırlatan şeyler binlerce kıpkırmızı fesle mağrur minareli sayısız camiler oldu. Yüz yıl önce, memleketimin tahtı hala bu şehirde müzayede ile kiralanıyordu. Bu şehirdi ki, yalnız adı bile tabilerini titretmeye kafi gelirdi ve şimdi ben hiçbir korku duymadan, sokaklarında dolaşıyorum. Bir düzine fesin görünmesi, köylerimizi dehşete veren zamanlar çoktan geçti! Bu adamlar nasıl olmuş da bu kadar sert davrana bilmişler? Bana öyle uysal, öyle mütevekkil görünüyorlar ki. Onları böyle gevşek ve rehavetli görünce insanın, Viyana kapılarına kadar dehşet salan o ağır yatağanları kaldırmaktan aciz olduklarını sanacağı geliyor. Musa, onlarla teklifsiz konuşuyor, çünkü Türkçe, Romence ile Yahudiceden sonra onun üçüncü ana dilidir. Ne de olsa, seviyorum bu insanları! Zaferden zafere koştukları devirde zulümden başka bir şey yapmamış mıdırlar, bilmiyorum. Ama Musa'nın dediği gibi, onların "şimdiki felsefeleri" hoşuma gidiyor. Geçim zorluğuna hiç aldırış etmiyor ve maddi rahatlıklar için canlarını çıkarmıyorlar. Ruh rahatlığına çok daha itibar gösteriyorlar ve ben bunu anlıyorum. Tabiatın güzelliklerini seyredip yarı sönmüş bir çubuğu fosurdatarak saatlerce güneş altında oturmaktan kaçınmazlar. Herhalde güneşi kendileri ısıtmak için yaratılmış saymaları gereken fabrika işçilerinin hayatına gıpta eder görünmüyorlar. Hayır, her şeyden önce, insanlar için güneş; biftekle kolalı yaka ondan sonra. Gemiden çıkıp İstanbul'u ziyaret edebilmek için pasaportum olmadığından, bir tayfa kasketi işimi gördü. Nöbet bekleyen Türk zaptiyesi, bunu pekala fark etti, ama bir gülümseme ile karşıladı. Ayasofya'yı çalmayacağımı biliyordu. İstanbul'da bahardı, Pire ve Mısır'da mutedil bir yaz bulduk. Hava hayli sıcaktı, ama boğucu derecede değil. Ancak karınlarını düşünen (bu da söz götürür ya), yılın on iki ayından altısında çizmeler ve kürkler giyinmek ve gece gündüz ısınmak ihtiyacından habersiz, mesut faniler. Bilhassa, yırtık pabuç ile kaldırımları arşınlayıp akşama aç ve donmuş bir halde dönmektense, insanın üç gün üst üste aç kalmayı tercih edeceği yirmi derecelik soğukta ekmeğini aramak ne demektir bilmedikleri için mesutturlar. Beşerin hayatını zehirleyen iki yılandan, açlıkla soğuktan, onlar ancak birincisini bilirler. Bu müthiş bir şey. Bu büyük bir bahtiyarlık. Musa ile ben, kalbimiz minnetle dolu, bunu takdir ediyoruz. Yün çoraplarımızı ve iğrenç paçavralarımızın yarısını attık. Ceketimizin düğmelerini çözdük, şapkalar bir kaşın üstüne yıkılmış bir halde dolaşıyoruz. Simitleri dişleyerek güneşin altında salınan bütün o Rumlar, Türkler, Yahudiler ve Ermeniler gibi. Bu adamları deniz besliyor. Cömert güneş ısıtıyor. Bunlarla iş bitmezse, daha iyisini insanlardan bekleyemezler. Allahlarından hakeza..." "...Avare hayat Mısır'da öyle güzel ki!.. Burada bir hiçle geçinmek mümkün. Bilhassa pek besleyici olan hurma ve muz gibi yemişlerle karın doyuyor. Her şey ucuz. Bir tabak sebzeli et bir kuruşa. Nargile de dahil olmak üzere günde bir şilinden fazla harcamıyorum. Sade kadın cihetinden hayatımda eksik var. Buraya gelişimden beri bir tek dostum bile olmadı. Kadınlar yok değil, her taraf dolu; ama bunlar ya benim gibi bir cebi deliğin harcı olmayan orta halli turistler, ya da orospular. Berikiler, ister umumi, ister hususi olsunlar, hastalıklı olmaları ihtimali fazla. Bunlardan bir iki tanesini tanıdım, fakat beş para etmezler, yavuklunun yerini tutamazlar. Bu mahrumiyetse insana acı geliyor..." "... Çaresiz her servet haset yaratır, iştiha uyandırır. İnsanın hiçbir şeyi olmamalı. O zaman dünyaya sahip demektir..." "... Gerçi her zaman başkalarını çalıştırmış olan, ahlaksızlığı açıkça tavsiye eden, fakat hürriyeti uğrunda ıstırap çekmesini bilen ve daha iyisi, suratına tüküren adamın iyiliğini istemekte devam edebilen bu kadın tellalına ansızın bir şeyin beni yaklaştırdığını hissettim. Böyle bir hisse, çirkefe bulansa bile ben ruh kuvveti adını veririm. En büyük günahımız olan kini tepmesini bilen adamın birçok kusurlarını affedebilirim. Gittikçe daha iyi anlıyorum ki, asıl fenalık, insanın ölçüsüz gururudur, bir hakaretin boşluğunu anlayarak buna aldırmamak hususundaki aczimizdir..." "...▪ Hey Allahım! Sabahleyin kalkınca öpülecek güzel bir karısı ve sevimli çocukları, görülecek iyi bir işceğizi, müdafa edilecek hoş bir refahı olan adamın nazarında hava güzelmiş, fenaymış, ne ehemmiyeti olabilir? Onun için, insanlar hakkında, ancak kendimizi onların yerine koymak iyi niyetini gösterdikten sonra hüküm verebiliriz. Bizi anlamak için şu hadiseye şahit olmalı: Bizi ışıklarıyla saran sabah güneşine doğru iki buzağı gibi atılarak, günümüze düşüncesiz bir hareketle başlıyoruz: Son meteliklerimizi verip birer kahve, birer de nargile içmek için doğruca kahveye koşuyor, taraçada dertli yüzlerimizi cömert güneşe çeviriyoruz; o bizi okşuyor ve bize diyor ki: "Evet, beni çok seviniz, nasıl olsa bugün sevecek başka bir şeyiniz yok!" Doğru: Şu başlayan günde bizim sevecek hiç bir şeyimiz yok, ne evde, ne evin dışında, bununla beraber ölmek istemiyoruz. Ve yine de yaşayamıyoruz. Demek ki, bir şeyi sevmeye mecburuz: İsterse bu, bir yıldız olsun! Çünkü sevgimizin mevzuu hiç ehemmiyetli değildir, asıl olan sevgidir. Bunun verimliliğine işte bir delil: Peşimizi bırakmayan sefaletten hiç korkmadan taraçadan ayrıldık, aç da, bitli de olsak, fakirlere hiç bir zaman, "Neden siz de zengin değilsiniz?" diye sormayan bu göğün altında yaşamak arzusuyla içimiz dolu olarak yola düştük..." "... Cemiyet haksızdır. Gerçi, ben onu muhakeme etmek hakkını kendimde göremeyecek kadar genç ve tecrübesizim, ama tarih hakkındaki bilgilerimle insanlığın çok kere büyük adamlarıyla en sefil kimseleri birbirine karıştırmış olduğundan habersiz değilim. Manevi kıymet basamaklarından inerken görürüz ki, en küçük özgürlük, kutsal sayılan şeylere karşı en küçük bir direnç hevesi, cemiyetin sizi şüpheli telakki etmesi ve asla kendisine karşı gelmemesini, asla ona itiraz etmemesini, bilenlere tahsis ettiği mevkilere götüren yolları size kapaması için kafi gelir.." MİHAİL: "...Buradan çıkınca başka ne yapabilirim ya? Ölüm ciğerlerime yuva kurdu. Ellerimle ciddi bir iş görmeyi hiç bir zaman beceremedim, şimdi ise her zamankinden acizim. Kendimi öldüreyim mi? Şimdilik buna niyetim yok. Şu halde, benim pek cömert olduğum başka bir muhabbetin hasretini çeken ve mukabilinde bana, yaşayacağımı tahmin ettiğim topu topu dört, beş yıl rahatça bir ömür sürdürecek yaşlı bir kadıncıkla evlenmekten (hoş, bakalım o beni ister mi?) başka çare yok.../... O sabah, üç kadeh rakı içtik. Bu sırada yanımızda bulunan kasabalılar, bir yandan kafayı çekerken, bir yandan da yan gözle bizi gözetliyor ve hakkımızda fena hükümler veriyorlardı. Zira, şairimiz der ki: "Hiç eksiğiniz yokken faziletli olmak ne kolaydır.'' Yaşamak, hem de kabil olduğu kadar rahat yaşamak ihtiyacı dünyanın bütün ahlak nazariyelerinden daha kuvvetliydi; hatta, aristokrat ailesinin arzularına boyun eğmedense, heybesini omzuna vurup dünyayı dolaşmayı tercih ederek, tek hüviyetli kalmak istemiş olan Mihail bile şimdi adeta şerefsiz bir hayat yaşamakla intihar etmek şıklarından birini seçmeye mecbur kalınca, birinci şıkkı kabul etmişti. Onun bu vaziyeti, beni çok sarsıyordu. Sefil bir şekilde yalnız, gözlerimin önünde denizi ve dağları, her an renk değiştiren bir altın ve eflatun tabakasıyla sıvayan bu muhteşem gurup olduğu halde, meseleyi zihnimde evirip çeviriyordum. Ah! Dünya, dünya! Şerefli ve muhteşem olmaya layık bir sen varsın, halbuki biz faniler, birbirimizi alçaltmadan yaşayamıyoruz.../ ...Akdeniz! Artık seni sevmiyorum. Üst üste üç sene o, senden güneşli bir kulübecik dilendi. Bitlerden ve yılanlardan yana pek cömert davranan sen, ondan bunu esirgedin. Yeryüzünde bulunuşu, yaradılışın hatalarını mazur gösteren ve düzelten o nadir insan, hastalıktan donmuş kemiklerini ısıtmak için senin güneşin altında mütevazı bir köşecik bulamadı. Tuh!.. Hayat tanrısal bir dolandırıcılıktan başka bir şey değilmiş..." "...Bu tren beni, bir öğleden sonra, Şam'a bıraktı. Burası, Abdülhamid İmparatorluğunun en tozlu şehri olmalıydı. Hem de en çirkini ve en pisi. Buna kanaat getirmek için, bir defa içinden geçmek kafi geldi..." "...Bizi yaşatan kendimiz için beslediğimiz değil, başkalarına, hatta nefret ettiğimiz insanlara karşı duyduğumuz sevgidir..." "...Bir çeyrek asır kadar, gerçek ve namuslu bir serseri, yeryüzüne, yalnız yeryüzüne aşık bir avare hayatı sürmüştü. Bundan başka bir ihtirası yoktu, olsa olsa bir de iyi şarapla ıslatılmış iyi bir yemek..." "... Rahatına düşkün olan Şarklı erken yatar, sabah erken kalkar, fakat gündüzleri umumiyetle hassasiyetini her istikamette cömertçe harcar, bu yüzden sabahları yataktan uykulu kalkar ve zihnini harekete getirmek için gayret sarf etmesi gerekir. Türk'ün, Arab'ın, Rum'un daha şafakta bütün o münebbihlerin (uyarıcı), o nargilelerin, sade kahvelerin ihtiyacını duyması, bu yüzdendir. Kızıl Sultan'ın idam hükümlerini sabahları bakmadan imzaladığını, akşamları ise itirazlarda bulunduğunu söylerler..." "...İçi hiç değişmemiş: Hep güzelliğe ve öğrenmeye aşık, yalnız kendisine ansızın bulaşan bu para hırsı yüzünden ruhu biraz kararmış, bulanmış gibi. Bir gün cimriliğini yüzüne vurduğum ve eski özgür yaşamımızı anımsattığım sırada, cebinden bir avuç sterlin çıkardı, onda hiç görmediğim acayip bir bakışla gösterdi ve alaycı bir tavırla: -Özgürlük mü? İşte! dedi..." "...Aralık ayındayız, hava soğuk, sağanak halinde yağmur yağıyor. Gene içime bir hüzün doldu. Geçen hafta Akdeniz güneşine doğru her zamanki yoluma çıkmak istedim, fakat Aloman yakama yapıştı: - Bu Akdeniz komedileri yeter artık! İşte altı senedir, Musa gibi insan artıkları, Sara gibi kokotlar, Klein gibi pezevenkler, Moldovan gibi dolandırıcılar ve Akdeniz'de kaynaşan bütün o serseri takımlarıyla en iyi zamanlarını köreltiyorsun. "Anlaşıldı, hoşuna gitmeyen bir entelektüel işi yapmak elinde değil. Sen böyle yaratılmışsın, ısrar etmiyorum. "Fakat, Allah aşkına, bari ömrünü böyle heba etmeye bir son ver! İşletilmesi gereken yeteneklerin var. Senin işine yarayacak olan ne Mısır'ın, ne Suriye'nin, ne de yozlaşmış Yunanistan'ındır. "Batıyı tanımalısın! Büyük bir Batı dili öğrenmelisin, daha fazlası elinden gelmezse bari bir tanesini öğren. Ve madem ki mizacın Fransız kültürüne ve Fransa'da hüküm süren hürriyetlere uygundur, hemen bu akşam Paris'e hareket edeceksin!". 1913 kışının başlangıcına rastlayan o akşam, Paris'e hareket ettim..."
...Bu insanlara ve onların mutululuklarına haset etmiyorum, ama benim ve benin gibilerin safeletinin bir yaşam biçimi örneği olması gerektiğini de söylemiyorum. Seçmek elimde olsaydı, refahı yoksulluğa yeğlerdim. Bununla birlikte, bugün dünyanın hemen her yanınıda egemen olan ve azınlığın mutluluğu için tek koşul olan korkunç sefaletin ortasında görkemli bir yaşamın mutluluğunu aklım almıyor. Eğer refaha erişmem ancak bu koşulla mümkün olacaksa, kendi yoksulluğumu yeğlerim. Başkalarının felaketi yanında uzerinde bana mutluluğumu sunacakları altın tepsiyi hiç çekinmeden yere fırlatırdım. İşte benim yaşam görüşüm, açıkcası, budur. Günün birinde bu konudaki düşüncem değişecek olursa, o zaman ben iğrenç bir adam olurum. O zaman bana alçak desinler, assınlar beni! Görüldüğü gibi, benimki bir varsayım değil, bir dürüstlük duygusu. Birincisi, kişisel mutluluğa izin verir; ikincisi, hayır! Asla. Bu ruhu incitir. En, son olarak, namuslu olmanın, vicdanı her türlü yalandan uzak tutmanın yüz türlüsü olmaz ya! Ah, her önüne gelene ta gözleri içine bakarak ona şöyle diyebilmek: Sana hiçbir borcum yok! Çek arabanı, benim yüzsüz kardeşim! Hem, masanın üstündeki şu kara ekmekte gözün varsa, onu da al! Yalnız benim keyfime dokunma! Sayfa 17
Ama yüreğimiz, mantığımızın yarattığı tüm öfkelerin içinde eridiği kızgın bir ocaktır. Sayfa 27
İçi hiç değişmemiş: Hep güzelliğe ve öğrenmeye aşık, yalnız kendisine ansızın bulaşan bu para hırsı yüzünden ruhu biraz kararmış, bulanmış gibi. Bir gün cimriliğini yüzüne vurduğum ve eski özgür yaşamımızı anımsattığım sırada, cebinden bir avuç sterlin çıkardı, onda hiç görmediğim acayip bir bakışla gösterdi ve alaycı bir tavırla: -Özgürlük mü? İşte! dedi. Sayfa 35
Önceleri on dakika boş dursam kendime içerliyordum. Suçlu olmasam da, bir ustabaşı tarafından işsiz bir durumda görülmek, boş duruşumun nedenini açıklamak zorunda kalmak, hep haklı çıkmak isteyen bir adamla çene yarıştırmak hoşuma gitmez. Hayır, iş iştir. Boş dolaşmak arzusunu duyarsam, önlüğümü çıkarıp yürek huzuruyla kendi hesabıma dolaşmayı yeğlerim.
...hissediyorum ki yaşamın tüm belirtileri, bizim gözümüzde, o an için duygularımıza egemen olan yüreğimizin, sevgi ya da kinimizin, sevinç ya da sıkıntımızın etkisi altında başka anlamlar taşır. Sayfa 52
Düşün ki karanlık bir fabrikada sıkıntı çekecek ve can sıkıntısından geberecek yerde, pencereden Akdeniz'i seyrederek güzel Lübnan'da serbestçe serserilik ediyorsun. Işıklı çzgürlüğün uğrunda ara sıra canın sıkılsa da aldırma. Bu özgürlüğünü daha çok takdir etmene yarar. Sayfa 61-62
Bizi yaşatan kendimiz için beslediğimiz değil, başkalarına, hatta nefret ettiğimiz insanlara karşı duyduğumuz sevgidir. sayfa 103
Ne ender dostluklar, anlaşmak için yaratılmış ne zekalar, hayatın kör yollarında bir an için ve bir tek kez karşılaşmaya, sonra sonsuza dek birbirinden uzaklaşarak yapayalnız dolaşmaya mahkumdur... Sayfa 120
Kitabın olay örgüsüne çok bayilmayip hatta birazcık dağınık bulsam da yazarın hümanizm dolu düşüncelerini, sıcacık vicdanlı ve alçakgönüllü kalbini çok sevdim. Tanımayanlar yazarla mutlaka tanissinlar bence artık böyle yazarlar yok!Yaşasin avare ruhlar! 'Mikal'in ölümü' isimli bölüm ayrıca çok dokunakliydi💜
"Bizi yaşatan kendimiz için beslediğimiz değil, başkalarına, hatta nefret ettiğimiz insanlara karşı duyduğumuz sevgidir."
Kitabı çok severek okumuştum. Hayata dair altı çizilecek çok sözü vardı... Hatta bir bölümünde gülmekten kitabı okuyamadığımı bile anımsıyorum. Şöyle ki,
Yazar, bütün dünya klasiklerini okumuş bir yazar ve bir gün Hamlet'den bir söz alıntılarken sohbet arasında, Hamlet in yazarını unutuyor; dilinin ucuna geliyor , ama bir türlü hatırlayamıyor:) Sonra kahvehane kahvehane gezip, bu eserin yazarını millete soruyor ve bakıyor ki ,kimse Hamlet diye bir eser olduğunu bilmiyor bile:) Sinirleri iyice harap oluyor yazarın... Neyse
Sonuç Rumen yazarın , Panait Istrati , kalemi çok samimi çok yalın... Verdiği satır arası mesajlar oldukça insancıl... İlk okuduğum kitabı bu olmuştu ve son olmayacağı da kesin.
Una dintre cele mai frumoase carti citite de mine! Cultul prieteniei preamărit de Istrati de a lungul operei lui iti atinge sufletul si nu i poti uita scrierile niciodata!
AKDENİZ/ PANAIT ISTRATI Her yazardan en az bir kitap okuma düşüncemden dolayı Balkanların Maksim Gorki'si olarak anılan Panait Istrati eserlerinden okumazsam olmaz diyerek Akdeniz kitabını okumak için seçtim. Sırada diğer kitabı Kodin var. Panait Istrati, (10 Ağustos 1884 - 18 Nisan 1935) Rumen yazar. Romanya'nın bir liman kenti olan İbrail'de doğan yazar, gençliğini, aralarında İstanbul'un da olduğu pek çok Osmanlı kentinde geçirdi. Mısır'ı, Lübnan'ı, Suriye'yi gezdi. Bu dönemde, bulduğu bir sözlük sayesinde Fransızca öğrendi. 1921 yılında, Fransa'nın Nice kentine giderken, yalnızlığı dolayısıyla intihar girişiminde bulundu. O sırada üzerinde Romain Rolland'a yazılmış fakat henüz göndermemiş olduğu bir mektup bulunuyordu. İlk romanı Kira Kiralina (Yaşar Nabi Nayır tarafından Türkçeye çevrilmiştir) 1923 yılında Romain Rolland'ın yazdığı önsözüyle birlikte basılmıştır. Istrati tüm eserlerini anadili olan Rumence değil, Fransızca olarak yazmıştır. Türkçeye de çevrilmiş önemli eserleri arasında, Arkadaş (Mihail), Akdeniz, Sokak Kızı (Nerantsula), Angel Dayı, Kodin, Baragan'ın Devedikenleri, Uşak ve Sünger Avcıları gelir. Istrati romanlarının çoğunda yaptığı yolculukları anlatır. Fakat gezdiği ülkeler değil, tanıdığı insanlar ön plandadır. Istrati'nin eserlerinde gerçek bir insan sevgisi hissedilir. Bu karşılıksız ve koşulsuz sevginin hikâyesindeki kahramanların başına getirdiği belalar kadar, onlara yaptığı katkı da nesnel bir biçimde anlatılır. Tüm romanları dilimize çevrilmiş olan yazar, ülkemizde çok okunan yazarlar arasında yer almıştır. Daha önce Osmanlı Devleti sınırları içinde olan Doğu Akdeniz ülkelerinin kent ve insanlarına ilişkin gözlemlerin yer aldığı Akdeniz romanının, yakın geçmişimizden taşıdığı çizgi ve renklerle Türk okurları için ayrı bir önemi vardır. Yalın bir dil, romantik ve coşkulu bir anlatımla, katı görünüşlerinin altında sıcak yürekli, toplum dışına atılmış insanların sergilendiği roman ülkemizde ilgi ile sevilerek okunmaktadır. (Arka Kapak) Kitap Adrien adlı kahramanın İskenderiye, Kahire, Beyrut, Şam... gibi Akdeniz şehirlerinde başından geçenleri anlatmakta. Farklı din, dil ve ırktaki insanların birlikteliğini inceliyor. Kitap, Gündoğusu ve Günbatısı olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Istrati’nin bir nevi kendi hayatını, gezip gördüğü yerleri anlattığı otobiyografik bir anı gibi. Romandaki olaylar yazarın gerçek yaşantısından izler taşımakta. Roman, zaman olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında; mekan olarak Osmanlı’ya bağlı Ortadoğu vilayetlerinde ve Batı’da Akdeniz ile Avrupa ülkelerinde geçiyor. İlk kez Yaşar Nabi Nayır tarafından Türkçeye çevrilmiş. O dönemde bu bölge ile ilgili yazılmış diğer romanlara benziyor. Ama bölgenin durumunu ( pislik, geri kalmışlık, cahillik gibi), insanların ikiyüzlülüğünü, bencilliğini, para hırsını diğer kitaplarda olduğu gibi gözünüze sokmuyor. Hikayenin akışı içinde kısa, vurucu cümlelerle anlatıyor. Yaşananları sohbet eder gibi hikayenin kahramanı Adrien’ın ağzından dinliyorsunuz. Bölgenin tasviri, yaşanan olaylar, insanların mücadelesi kadar iç hesaplaşmalar, hayaller, insani ilişkiler, toplum düzeni, dini inançlar gibi konularda işlenmiş. Akdeniz’den kıyıya vuranlar: 📙Akdeniz’in üzerinde, göğün mavisiyle denizin mavisi arasında süzülmek için bir kırlangıç olmadığım için üzüldüm. 📙Gemiden inip İstanbul’u görebilmek için pasaportum olmadığından bir tayfa kasketi işimi gördü. Nöbet bekleyen Türk zaptiyesi bunu fark etti ama gülümseyerek karşıladı. Ayasofya’yı çalmayacağımı biliyordu. 📙Tanrım, hayal ne güzel şey! Bizim gibi zavallıların en iyi gerçeğidir hayal. 📙Ne ender dostluklar, anlaşmak için yaratılmış ne zekalar, yaşamın kör yollarında bir an için ve bir kez karşılaşmaya, sonra ebediyen birbirinden uzaklaşarak yapayalnız dolaşmaya mahkumdurlar. 📙Toplumsal konumumuz ne olursa olsun, hiç değilse insani zayıflıklarımız, arzularımız, isteklerimiz bakımından hep aynı olduğumuzu ne kadar iyi anladım.
Kitap Romanya'da fakir bir ailenin oğlu Adrien'in yaşadığı hayattan sıkılarak gemiyle İstanbul üzerinden Mısır'daki arkadaşının yanına giderek zengin olma hayaliyle o dönem Osmanlı sınırları içinde bulunan İskenderiye, Kahire, Beyrut, Şam gibi kentlerde çeşitli iş girişimlerini konu almış. Yazar farklı şehirlerde farklı din, dil ve ırktaki insanların aynı amaç için nasıl mücadele verdikleri bu dönemin şartlarında havasında aktarmış. Severek okuduğumu söyleyemem. Osmanlı sınırlarında tarihi bir Akdeniz turu yaptığımız gezide, konu detaylarına fazla girildiği için okuması zor ve sabır isteyen bir kitap oldu.
Panait istrati: nazik bir ruh. Para, güç, aslında yalnızlık ve sevgiyle yakından ilişkili, yalnız yaşamış ve sevmemiş, sevilmemiş insanlar hayatta mutlak ve çalışılması için ugraşılması gereken tek şeyin dostluk, aşk, yoldaşlık oldupunu bilirler, huzur ve sevgili dışında bir niyetleri, meyilleri yoktur. Yalnzılığı hiç tatmamışlarsa fakirlerse güç para kazanmak, zenginlerse de bu güç parayı ellerinde tutmak için koşturur dururlar tüm hayatları boyunca. Istratiye göre esas işçi olan onlardır. Dünyadaki bütün büyüklükler ( hamletin yazarını bilen adam tanrıdır ona göre) maddi, manevi zaruretleri aşmaya yönlendirmiştir onu, avare olmaktır hayatı, kutsal avarelik dinidir onun. Gözlerinde kum taneleri hissetmek de biricik hayalciğidir.
“Öyle ama, ben çalışmaktan pek hoşlanmam! Öyle sanıyorum ki, yalnız insanların kendilerine köle ettikleri hayvanlar bütün ömürlerini çalışmakla geçirirler, fakat akıl sahibi olsalardı muhakkak ki onlar da intihar ederlerdi.”
Seyahatname tadında, çok da kurgusu ve devamlılığı olmayan anektodlardan oluşan bir kitap. Dostluk ve ölüm hakkında tespitleri, sanırım çevirisinin başarısızlığından sebeple yoruyor. 20.yüzyıl başında Istanbul’a ait gözlemleri enteresan ancak genel olarak kitap beni tatmin etmedi.
Pe la sfârşitul primăverii lui 1907, am făcut cunoştinţă la Cairo cu un ovrei bătrân, zugrav de case, originar din România. Vopsitorii arabi îl numeau Musa. Şi tot „Musa” îl voi numi şi eu aici. Deşi vesel din fire, glumeţ şi sănătos tun, la şaizeci şi cinci de ani, bietul Musa era copleşit de necazuri în vremea aceea. Una din copilele sale, frumoasă ca un nufăr, se înhăitase cu un cofetar pe care îl iubea, şi debarcaseră amândoi în Egipt cu gând de procopseală. Îi spusese amantul ei, un oarecare Sadu, că în fosta Ţară a Faraonilor, umblă câinii cu covrigi în coadă şi că el, cu cofeturile lui, va face ispravă mare. De fapt, cetăţeanul nu era decât un pezevenghi îndemânatec, iar fata, o gâscă bună de jumulit. Şi bine-nţeles că raiul acestor operaţii era, pe atunci, Egiptul. Sărmanul tată luase calea pribegiei, la o vârstă când ar fi avut dreptul să se aşeze pe un scăunel la gura sobei. Îşi închipuia că va fi deajuns „să dea ochii cu nemernicul” şi „să-i cârpească două palme”, pentru ca după asta, „să-şi ia oiţa de ureche şi s-o ducă la târlă”. Biata minte omenească! Ce uşor îţi pare să te joci cu legile inimii! Nu numai că bătrânului i-a fost peste putinţă să dea ticălosului două palme şi să-şi ia înapoi fata, dar a trebuit chiar să rămâie în Egipt şi să-i hrănească, adesea, pe amândoi. Aşa că de unde, la plecarea de acasă, credea că totul se va reduce la „o raită în Egipt”, acum vedea cu groază că se „înnămolise” de-a binelea, că avea să-i rămâie oasele pe unde n-au trăit moşi de strămoşii lui. De altfel, trebuie să recunosc că Sandu era un seducător nu numai de femei, ci şi de bărbaţi în toată mintea, adică te făcea să crezi că e noapte când era ziua nămiaza mare. La Cairo, nu l-am văzut decât de vreo două, trei ori, căci Musa se ferea să se întâlnească cu el, de ruşinea lumii cu care avea de-a face. Veneau amândoi îmbrăcaţi ca nişte păpuşi scoase din cutie: el, un blond cu corp de atlet sprinten, gură voluptoasă şi ironică sub mustaţa frumos răsucită, faţă gravă în chip natural şi ochi mari, foarte vioi: dânsa, o adevărată minune: în alb din cap până în picioare, ai fi zis că nu atinge pământul. Niciodată Musa n-a putut să dea ochii cu el fără să izbucnească în plâns, iar eu îi ţineam hangul pe-afară, căci tare-mi era dragă copila asta de cristal, şi mult mai sufeream, în ascuns, ştiind-o pângărită. Dar când mă vedeam cât eram de pârlit şi vai de capul meu, îmi era ruşine chiar şi să ridic ochii la o făptură atât de desăvârşită.
Erdem timsali Mihail'ini anlattığı "Arkadaş"tan sonra, hayatın gerçekleri karşısında bu erdemlerin sorgulanışı aslında "Akdeniz". Güç sahibi olup da insanları adil olmaya zorlamak isteyen Adriyen'imiz bu değişime kolay alışamaz ama arkadaşı onun olmazsa olmazıdır. Mısır, Lübnan, Suriye ve Türkiye'de geçen roman yer yer insanın içini ısıtırken hayatın gerçekleri de zaman zaman içini acıtır.
"Hiç eksiğiniz yokken erdemli olmak ne kolaydır." cümlesinde bu gerçeklikler yüzüme çarpılır. Yalnız bir işe yaramayan Adriyen'imiz oradan oraya sürüklenir Akdeniz sularında. Ama o arkadaş da bir fanidir ve yolun sonu gelir. "Ayaşlı ve Kiracıları"ndan sonra gerçekten keyif verdi bu kitap, bir o kadar da üzdü.
Damla Yayınevi'li çevirisini okudum ve editörlük açısından çok fazla eksiği vardı ve okurken çok sık o tatsızlığı yaşatıyordu. Onun dışında anlatıda tahmin ettiğimden çok farklı şekillerde evrimler geçiriyordu. Başlangıçta sürekli bir seyahat ve yol hikayesi olacak diye düşünmüştüm ama otobiyografik görünen bu hikaye aynı zamanda yazarın Romanya'da yaşadıklarına ve kaybettiği dostuyla olan ilişkisine de uzun bir süre zaman ayırmış. Bu açıdan bakınca kitabın anlatısında anlatım kopuklukları epey var. Bana Tanzimat Dönemi yazarlarını anımsattı. Seyahat anlatılarının olduğu kısmı çok keyifliydi ve yine sılada çalıştıkları günler ve zamanları tahayyül etmek keyifti ama bir bütün olarak kitapla çok da bir bağ kuramadım. Adamın bir coğrafyaya olan sevdası ve sevgisi Halikarnas Balıkçısı'nı hatırlattı bana. En sevdiğim cümlelerden birini söyleyen de 'Hey! Öfkeli Thalassa (θάλασσα/Deniz)! Seni kutsuyor ve sakinleşmeni emrediyorum' diyen Aynaroz keşişiydi.
yirmili yaşlarındaki kahramanımız adrian (adriyen)'in 2. abdülhamit türkiyesinde ve mısır'da geçen serüvenleri eşliğinde, kendi zincirlerini kırma, hiç bir yere saplanıp kalmama telaşını, ve maddiyatın çok ötesinde değer verdiği özgürlüğünün peşinden koşma gayretini okuyoruz.
nispeten zamanının öncesinde doğmuş olan kahramanımızın, işlerinin ilk defa yolunda gittiği, iyi para kazandığı şam'dan, sırf hamlet'in yazarını bilen tek bir insanın bile yaşamadığı, kendi deyimiyle "böylesine zır cahil bir şehirde ne işim var lan benim!?" diyerek terkediş hikayesi gerçekten komikti. oradan evine dönerken aynaroz'da karşılaştığı keşişler ile yaşadığı trajikomik hikaye de öyle.
yaşar nabi çevirisi beğenilmiş belli ki, ama ben tarzını açıkçası biraz yorucu buldum. bazı tercihlerine, misal mihai eminescu'yu "eminesko" yapmasina anlam veremedim.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Yolculuk, karşılaşmalar ve dostluk temaları yazarın alameti farikası ve Akdeniz romanı Panait Istrati'yi tanımak için okunması gereken ilk kitaplardan. Her zaman yazarın tüm eserlerinin sanki tek bir eserden ayrılmış parçalar olduğunu düşündüm. Istrati yazınının dostluk imgesiyle bütünleştiği karakter olan Adrian ile bu romanda yollarımız kesişiyor. Yazar her zaman olduğu gibi yine okuru insana ait hislerin sıcak kollarına bırakıyor. Sizi şefkatle sarıyor. Romanda mekan süratle değişirken bazen karşılaşılan bir dostla içimiz ısınıyor, bazen de uzaklaşırken boğazımıza bir yumru oturuyor. Her yönüyle insanca bir roman.
Kitap, Panait İstrati'nin ünlü karakteri Adrien (Adrian)'ın memleketi Braila'dan çıkıp, Akdeniz'de hayallerinin peşinden koşarken yaşadığı maceraları anlatıyor. Yolda karşılaştığı değişik insanlarla yaşadığı, değişik maceralar olsa da ana karakterin can dostu Mihail ve ona ulaşmaya çalışırken yolda tanıdığı Musa ile yaşadıkları çevresinde şekillenen bir roman. Benim okuduğum metinleri arasında en az sevdiğim olabilir belki. Ama yine de 8/10 u kesinlikle hak ediyor. Hele Şam'da tam işlerini düzeltmişken, Hamlet'in yazarının adını hatırlayamadığı ve çevresindeki insanların bu kadar cahil olduğunu anladığı bir delirme halinin bulunduğu durum çok eğlenceliydi.
Kitabın ilk bölümünde Sara'nin açmaya çalıştığı ve bir türlü açamadığı bir bar mevzusu vardı, o yüzden "Her Şey Çok Güzel Olacak" filmini düşündüm hep arka planda, "bu defa açıyoruz barı". Onun dışında toplumun dayattığı ahlak anlayışının güzel bir eleştirisi olmuş kitap. Gerektiğinde, çok para kazandığı bir işi ve ülkeyi, “Hamlet’i bile işitmemişsiniz, sizinki kaşarlanmış cahillik” diyerek ardına bakmadan bırakıp gidebilecek kahramanları ayrı bir seviyorum.“Hamlet’i bilen bir adamı fenerle aramak gereken bir kentte benim hayatımın ne değeri vardı?”
Panait'in İslam cografyasındaki, müslüman olarak yaşan birilerinin pek de bilmediği yaşam tarzını konu alan bir seyahati konu alan romanı. İstanbul'da pek fazla kalmaksızın geçen kahraman. Kahire'de dönemin yaşam şartlarını gözlemleyerek anlatmış. Devir Osmanlının son dönemleri sultanın ülke coğrafyasına ne kadar hakim olduğu ülke halklarının sulatana ne kadar bağlı olduklarını da bir şekilde satır aralarında geçirmiş.
Akdeniz'de yaşanmış tekinsiz hayatlara övgü olarak da okunabilir. Haysiyetli bir yoksulluğun içinde hayatta kazanmaya minnet etmeme üzerine bir aylaklık destanı. Dostluğa, bazen çok çalışmaya, bazen hiç çalışmamaya, Türk kahvesine, nargileye, denize, güvertelere dair dağınık hikayeler bunlar. Bugünden bakınca dağınıklığı bir eksiklik gibi görünebilir çünkü bizim hayatımızda pek yeri yok yazdıklarının ama hayali bile güzel.
Hikaye ilginc ama anlatim biraz yavan. Kitap tanitim yazisinda, bu yavanligi ‘Panait Istirati’nin sade anlatimi’ diye tanimliyorlar. Evet belki de kitabin eksigi fazla sade olmasidir. Hikaye bana Amin Maalouf kitaplarini animsatti. Sanki ayni hikayeyi Amin Maalouf’tan okusam cok daha fazla keyif alacakmis gibi hissettim. Ama tabii ki Panait Istirati’nin ustaligina saygim sonsuz, bu kitabini boyle yazdiysa, boyle okunmasini istedigi icindir. Yine de sapka cikariyorum…
Çok güzel bir kitap. Akdeniz'i insanın gözünde özlem duyulan bir yer haline getiriyor... Hele şu kapalı kaldığımız korona günlerinde ne kıymetli bir coğrafyada yaşadğımızı ve dışarı çıkmanın nsıl bir özgürlük olduğunu anlıyor insan. Son bölüm biraz dağınık geldi ama çok beğendim. Diğer kitaplarını da okumak isterim.
Konudan konuya atlaması, birden geçmiş hakkında konuşurken "şimdi"yi de geleceğe katarak anlatıyor bazı yerlerde. İsmine ve az çok konusuna bakmıştım kitabın, çok hoşuma gitmişti. Ama dili gerçekten bir rezalet, çok dağınık, çok basit, çok girift ve okuma temposu çok yavaş bu konular arasında sürekli zıpladığı için. En azından Akdeniz betimlemelerini güzel yapmış, fakat kurtarmıyor işte.
Rumıniyalı birinin gəmi ilə Misirə, ordan Lebanona, Beyrutdan Şama və s. səyahətinin hekayəsi. Süjet xəttindən çox Aralıq dənizi insanlarının verdiyi təəsürat və kədərə görə sevdim kitabı. Elə ilk bu kitaba başlama səbəbim də bir buktuberin Aralıq dənizi kədərindən danışması idi. Ən çox bəyəndiyim cümlə "Ey tanrım, dostluqdan yoxsun olana həyat nə dözülməz bir şeydir" cümləsi oldu.
Panaït Istrati Akdeniz'de 1910'larda Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında bizi bir gezintiye çıkarıyor. O dönemin ekonomik yapısı, insanların entellektüellik düzeyi, işlere yaklaşımı, hayattan beklentileri ve yaşama dair her şeyi bu kitapta bulmak mümkün.