#7
Çürüyen, yozlaşan İstanbul ve bu İstanbul'un çürüyen, yozlaşmış insanları... Mithat Cemal Kuntay'ın romanından sürekli bir leş kokusu gelir burnunuza... Gözlemlerle beslenen bir ayrıntı zenginliği, kişilerin alabildiğine sahih oluşu romanda kendini duyuruyor, romanı çekici yapıyor; ama yaşayıp gördüğü (daha doğrusu görüp öfkelendiği) birçok gereksiz ayrıntıya kıyamayışı, romanı bunlardan ayıklayamayışı, romanın dağılmasına, iç örgüsünün gevşek olmasına yol açıyor.
Hiçbir romanımızda, Üç İstanbul'da olduğu kadar bol roman kişisi yoktur ... konakların, köşklerin, yalıların gerçek yüzlerini gösteriyor; geçmişe imrenerek, özleyerek değil; tiksinerek, öfkelenerek bakıyor... Romanda, sinemacıların deyimi ile, 'harici sahneler' yok gibidir; hep konaklarda, yalılarda geçer olaylar.
Belli, yalnız kendini beğeniyor Mithat Cemal! Herkes namussuz, herkes aptal, herkes kültürü sathi... Bu kendini beğenmişlik romanın bütününe sinmiş; kişilere bakışını olduğu gibi, üslubunu da etkilemiş: süslü ifade, paradoks ve vecize merakı... Ama, zaman zaman şaşırtıcı bir dil usatalığına vardığı, bir kaç sayfada anlatılacak şeyleri bir iki cümlede anlattığı, süsle zekayı uyumlu bir biçimde birleştirdiği de bir gerçek...
İnsan gerçekliğine de, toplum gerçekliğine de çok kişisel, çok keyfine göre bir açıdan bakan, yanlış değerlendirmeler yapan Mithat Cemal'e rağmen, Üç İstanbul, insan gerçekliğini de, toplum gerçekliğini de başarılı bir biçimde yansıtır. Temeldeki sebeplere inemeyişi, gerçeklere bilimsel bilgiyle beslenen bir görüş açısından yaklaşamayışı pek o kadar önemli görünmez.
Üç İstanbul'da o pek ilkel tesadüfler, durmadan veremden ölmeler, kaldırılan cenazeler, gereksiz ayrıntılar, süslü ifadeler, vecize ve paradoks çabaları romanın güçsüz yanları. Ama bunlara rağmen, üç ayrı dönemin toplum gerçekliğini yansıtması, Adnan'la Belkıs gibi unutulmaz iki roman kişisi yaratması bakımından Mithat Cemal'in bu romanı bugün de ilgiyle okunmaktadır.