"Biz: Biz ise İstanbul’un yavaş yavaş elimizden kayıp gittiğini göre¬ceğiz, ya da belki bir anda, birkaç dakikada, birkaç saatte, birkaç günde kaybolacak İstanbul, diye düşünmüş olmalıyım o gece, işte o aynı kader: Beyrut, Halep, Musul, Bağdat, sonra bir gün İstanbul... O pazar önümde uzanan manzaraya bir kez daha dikkatle baktım, orada on yıl, yüz yıl, ya da belki sadece bir yıl sonra oluşacak man¬zarayı gözümün önüne getirmeye çalıştım: Çökmüş devasa gövdeler, camları inmiş çıplak kuleler, temeli çatladığı için terk edilmiş yirmi, yirmi beş katlı apartmanlar... Bir yerlerde hâlâ dumanlar yükseliyor. Uyu artık Fiko, uyu."Kerem Eksen ilk romanı Buradayız ile bugünün ve buranın dünyasında yolunu bulmaya çalışan, bu esnada çıkmaz sokaklarda kaybolup duran bir karakteri anlatmıştı. Yazarın ikinci romanı Uyku Krallığı ise, hem bugünün, hem de geçmişin dolambaçlı yollarına sürüklenen Fikret’i anlatıyor. Tek bir günde, hasta yatağına mıhlanmış Fikret’in “Akmcılar’daki o pazar günü”nde geçen roman, “tarihçi” Fiko’nun büyülü Wisconsin gecesine ve “şair” Fikret Efendi’nin gençlik günlerine gidiş gelişlerle ilerliyor. Thomas Bernhard’a ve W. G. Sebald’a zarif göndermelerle, örtük ve açık alıntılarla, “dalgalar, döngüler ve girdaplar” yaratan son derece basit ve “çalışılmış” cümlelerle kurulan roman, sürekli aynı yere dönme hissini yaratıcı bir anlatı stratejisine dönüştürüyor. Uyku Krallığı, satır aralarında, küçük olaylarda, konuşmaların birbirine dolandığı örgüde birdenbire ortaya çıkıveren mizahıyla, hem komik olmaya çalışmaksızın güldüren, hem de derin bir hüzün yaratan, hınzır, ironik, akıcı ama aynı zamanda tuhaf bir roman.
son dönemlerde en beğendiğim telif romanlardan biri oldu. gezi olaylarını andıran -ama isim-tarih verilmiyor- olayların içinde ateşlenen, üniversitede tarih hocası fikret'in ateşler içinde geçmişe dair hatırladıklarından ve içinde bulunulan andan oluşuyor roman. roman üç ayrı katmandan oluşuyor: 90'lı yıllar olduğunu tahmin ettiğim (çünkü çoook benziyor öğrenciliğimiz fikret'le) boğaziçi üniversitesi ve şiir kulübü yılları... amerika'ya doktora yapmaya gittiği wisconsin'de geçirilen muhteşem bir gece... türkiye'ye geri dönülüp de yerleşilen uydu kent akıncılar'daki içinde bulunulan zaman... bunların dışında karısı, arkadaşları, şiir dergisi çıkartması, apolitik geçen öğrenciliğinin sonrasında hocayken yaşadığı ikilem (yine acayip kendime benzettim burayı), ölen bir arkadaşın ve sıradanlaşan bir ilişkinin acısı... hepsi çok çok iyi anlatılmış. bu üç katmanın ustaca kurulması, tarihten bahsederken kullanılan bilinç akışı, ben anlatıcının tüm bölümlerde ve tüm zamanlarda bir kere bile aksamadan kullanılması, anlatıcının kendisiyle dalga geçişi -özellikle fikolog bölümü- ayrıca çok iyi. kerem eksen'in ilk romanını da okuyacağım.
Kerem Eksen’in ilk romanı Buradayız gibi, ikinci romanı Uyku Krallığı’nı da, güçlü kurgusuyla, insanı içine çeken havasıyla, kararında kullanılan mizah gücüyle (ki bu yönüyle bana Oğuz Atay’ı hatırlattı) çok beğendim. Bireysel ilişkilerin yanı sıra toplumsal meselelere zekice değinilmesi de (isim verilmese de Gezi olaylarının havasını soluyorsunuz kimi bölümlerde) romanın güçlü yönlerinden. Thomas Bernhard’a selam çakma babında yer yer aşırı dozda üslupçuluk yapılmış olması (romanın sonlarına doğru terk ediliyor gerçi) belki biraz eleştirilebilir. Ama yayınladığı iki kitabıyla Kerem Eksen sıkı bir yazar olduğunu kanıtlamış. Reklamı yapılmayan bu yazarımızı ihmal etmeyin derim.
Bir romanı başka bir romanla karşılaştırmak çok doğru değil belki ama ister istemez yapıyorum okuyucu olarak. Ölümden Uzakta Bir Yer'i o kadar sevmiştim ki haliyle Uyku Krallığı'ndan da beklentim yüksekti. Bunun da etkisiyle (aslında haksızlık ettiğimin de farkında olarak) Uyku Krallığı'nı biraz daha az sevdim sanırım. Ama okuma sıram tam tersi olsaydı fikrim de farklı olurdu bunu biliyorum. Kerem Eksen, hastalanan karakterinin hatırladıkları üzerinden bir anlatı kuruyor ve üç farklı zamanda geçen bir hikaye anlatıyor bu defa. Gezi olaylarına benzer olaylar, Amerika’da geçen yıllar ve sonrasında döndüğü zamanlarda neler yaptığını okuyoruz kahramanımız Şair’in. Kerem Eksen’in yine anlatıma kafa yormuş olması çok hoşuma gitti ama duygusal olarak karaktere hiç bağlanamadım ne yazık ki. Bu yüzden de okuduklarımı belli bir mesafeyle okudum. Her şeye rağmen Kerem Eksen ne yazsa heyecanla alıp okuyacağım yazarlardan.
Kerem Eksen'le tanışma kitabım Ölümden Uzak Bir Yer'di. Okur olarak tanışma kitabımın üzerine çıkan bir kitap okumazsam kendimi ister istemez ilk kitapla kıyaslarken buluyorum. Yazarın zaman uzamında gezişi, ruh tahlilleri güzel. Karakterin içinde bulunduğu ruh hali okura geçtiğinde okumak bazen zorlaşıyor. Bu hem iyi hem de ana karakterin modunu taşımak itibariyle beni bu süreçte arada bunaltan bir histi. Metindeki bazı tekrarları saymazsak oluşum itibariyle iyi bir roman Uyku Krallığı. İsmiyle başta dikkatimi çekmesine rağmen metnin kapsamı beni o kadar almasa da Eksen'in bu romandaki ana karakteri bir tür Tutunamayan ruh haline sahip, kendi içinde tutarlı bir çizgiyle okumaya değer
Bu kitabı okuyalı bayağı oldu aslında ama değerlendirmeyi unutmuşum. Kerem Eksen, gelecek vadettiğini düşündüğüm bir yazar. Daha çok yerli yazar okumam lazım diyip duruyorum, bu nedenle Uyku Krallığı'nı da kitapçıda görür görmez aldım. Uyku Krallığı, kahramanın hasta yatağında geriye dönüşlerle geçmişiyle hesaplaşmalarını anlatıyor, bu arada şimdiki zamanda Gezi misali bir olay ve eşiyle ilişkisi var. Eksen'in dili akıcı olsa da tekniği maalesef sorunlu. Romanda kaç kez Akıncılar-Akıncılar'daki o sabah- Akıncılar'da- kelimelerinin geçtiğini sayamadım. Geçmişe sıçramaları anlatmak için daha etkili ve yormayan bir yöntem bulabilirdi. Bunun dışında bir şairden ve şiirinden bu kadar bahsediyorsak, o şiirden birkaç mısra görmek isterim. Byatt'ı her ne kadar çok sevmesem de bunun için büyük yazar. 2.5/5
bir sürü, bir sürü şey söylemek istiyorum hakkında (mümkün değil de), çok heyecanlıyım, cümleler ağzıma doluyor. sanırım ali teoman'la tanıştığımda böyle heyecanlanmıştım en son.
buradayız'ı bir ilk roman olarak çok sevmiştim, metni taşıyan şeylerin başında humor geliyordu. bir güldürü unsuru ya da kayıtsızlık göstergesi olarak değil, aksine bir şeyleri -ve kendini- aşırı ciddiye alırken onları önemsiz kılma (ama bunu yaparken yine kaçınılmaz olarak önem atfetme) çabası olarak, bir düşünme biçimi, bir tavır olarak metne sirayet ediyordu humor. ilk romanı gayet iyi kotarıyordu, evet, sonrası için, tek başına yeterli olan bir şey değildi ama. bu yüzden metinleri kronolojik olarak okuduğuma memnun oldum, nereden gelindiğini, "roman sanatı" olarak neler eklendiğini, metne nasıl yaklaşıldığını takip edebilmek adına iyi yaptığımı düşündüm. evet, uyku krallığı'nda da humor hep orada bir yerde, metnin bir yerine kadar yine kendine işaret ediyor ama sonra dallanıp budaklanan başka şeyler arasında daha arkaya çekiliyor.
aklıma küçük şeylerin tanrısı'nı getiren bir-iki kısım oldu, küçük acılar ile büyüklerin arasındaki ikiliğin anılmasından ötürü. küçük veya büyük, birçok anlatı, metnin başından beri ilmek gibi alınıp taşınıyor, çekiliyor aslında, birbirinin üzerinden atlıyor, bazen kimisi arkada kalıyor hatta tamamen bırakılıyor. yine de metni hayalet gibi dolaşan ilmekler var anlatıcı bunları uzun süre çekiştirmese ve terk etse bile (hatta zaten terk ettiği için hayalet gibi dolaştıklarını söyleyebiliriz belki). ben nilgün'ü ve filiz'i biraz daha okuyabilmek isterdim mesela ama tabii onlarınki anlatıcının takip etmek isteyebileceği bir ilmek değildi. mahkûm kadınları ve ünzile'yi bırakalım, ferahlayalım, şarkı söyleyelim, unutalım, yükselişe geçelim, yeni bir hayata başlayalım vb. diye düşünen anlatıcının ne anlattığıyla birlikte ne anlatmadığı da benim ilgimi çekti o yüzden. sema kaygusuz'un iç içeliğine ve birbirinden ayrılmazlığına vurgu yaptığı bu ilmekler anlatıcıda birleşmiyor çünkü, iç içe geçmiyor, ne birbirine ne anlatıcıya dokunuyor, dolayısıyla kopup gitmeleri daha kolay oluyor. zaten anlatıcı da kopup gitmelerini istiyor ki uyku devam edebilsin.
fikret'le birlikte uyku halini, oblomovvari birtakım yatak döşek işlerini ve hastalık esnasında geçmişi hatırlama eylemini takip ediyoruz. hastalık ve özellikle ateşli hastalıkla cebelleşirken (bir tür ölümle ve kendinle yüzleşme, belki) geçmişe dönüp değerlendirme ve zihinsel bir dönüşüm geçirerek, önceki -o hatırlanan- benliğin hastalık ateşiyle mecazen yanması ve başka bir benliğe kapısını açmasıyla verilen tanıdık (ama başka bir yüzyıla ve düşünme biçimine ait) bir izleğin, burada dönüşümden yoksun ve bilakis uykuya ve atalete sarılan bir anlatıya dönüşmesini takip etmiş de oluyoruz. bunun karaktere göre izlekle basit bir oynama olduğunu düşünmüyorum ama, fikret'ten de taşan bir şeye, okurun kendinde de bulduğu bir şeye işaret ediyor çünkü.
"olan olur, ölen ölür" ve "tarih hep kötüye gider" gibi laflara hapsolan, dolayısıyla kendi sessizliğinin ve eylemsizliğinin yükünü omuzlanamayan fikret'in yatağından (hastalık tahtından) kopması, evdeki kediye acı çektirdiğini yani bireysel eyleyiciliğini ve sorumluluğunu fark etmesiyle oluyor. "bir şey yapmalı" hissini eyleme dökmeye çalıştığı tek an bundan sonra geliyor, hatta "uykuyu öldürdüğünü" bile iddia ediyor fikret. buradaki macbeth bağlantısı hem eylemin gerekliliğini yadsıyor hem de ona kötücüllük atfediyor oysaki. sonrasında da zaten uykuya gömülme hissi onu yeniden ele geçiriyor.
fikret'in "uyku krallığı" şiirinin metinde yer bulamamasının eksiklik sayıldığı yorumlar gördüm. beni memnun etmişti aksine bu, şiire metinde rastlamak bir şeyleri bozacaktı benim için. o şiirin ne olduğundan çok, neyi temsil ettiğiyle ilgilenmemiz gerekiyor gibi geldi, hem anlatıcı, hem metnin kendisi, hem de okur için neyi temsil ettiğiyle. metinde cisimleşecek o şiir, söyledikleri ve söylemedikleriyle, fikret'in gençlik hezeyanlarını ve şair algısını, ve hatta gerçeklik, eşik, dil, politika, aşkınlık ile ilgili algılarını da seslendirmesiyle zaten fikret'in bile -sözde- mesafelendiği bir fikri ve tutumu yansıtacaktı. öte yandan, özellikle romantik dönem şiirinde "şiir yazma" temasının şiirin kendisi olduğunu ya da eksen'in ilk romanında da "roman yazma"nın romanın kendisine dönüştüğünü düşünürsek, hem bir metin olarak uyku krallığı'nı hem de fikret'in kendi yaşantısını "uyku krallığı" şiirinin kendisi diye değerlendiremez miyiz? romanın ve fikret'in son cümlelerini düşündüğümüzde özellikle.
son olarak, göze çok çarpan hatta beni delicesine rahatsız eden bir şeyi söyleyeyim. romanın geri kalanındaki yetkinlik düşünülünce özellikle, zaman geçişlerindeki savrukluk ve özensizlik göze batıyor çok. "akıncılar'daki o gün," "akıncılar'daki o pazar," "o pazar," "akıncılarlarlarlarlar" diye onlarca kez (bir ara saysam mı kaç tane oldu diye düşündüğüm bile oldu) tekrar etmek yerine başka bir yöntem kullanılsaydı keşke. o geçişler bulanıklaştırılabilir, okurun takibine bırakılabilirdi. ya da herhangi başka bir şey. ama bu değil.
Kerem Eksen'in adını yeni duydum (geç kalmışım), okumaya Uyku Krallığı ile başladım, sevdim… Kitapta şair, tarihçi, akademisyen Fikret geçmiş ile şimdi arasında gidip gelerek kendini, öğrencilik yıllarını, şairlik serüvenini, arkadaşlıklarını, eşi Nilgün'le yaşadıklarını ve çalıştığı üniversite ortamını anlatıyor. Kendi hikayesinin arka planında ise 1990'lardan bugüne ülkenin geçirdiği sosyal, siyasal ve kültürel çalkantıları resmediyor. Yazar bana göre Fikret ile ülkemizin ortalama aydının başarılı bir portresini çizmiş. Gerek özel hayatında gerekse toplumsal alanda hep "ben"e odaklı, "biz" olmanın manasını kavrayamamış ve bu aşamaya gelememiş, kendine acımaktan etrafına fayda sağlayamaya fırsat bulamayan, tereddütler için kıvranarak fikirden icraya geçmeye hep geç kalan yurdumuz erkeğini pek güzel anlatmış. Yazarın anlatımını, eleştirel bakışını beğendim, Türk edebiyatında az rastlanır bir tarzı var. Diğer eserlerini de okuyacağım…
yazarın ilk kitabı olan buradayız'la art arda okudum. buradayız'da devingen bir kurgu vardı, yazar adayı (yazar aday adayı demeli belki) selim, etrafında "bir şeyler" olup biterken aynı sorunun/soruların etrafında döneniyordu; olaylar akışkanken düşünceler ve duygular daha sabitti diyebilirim; uyku krallığı'nda ise tersi biçimde, şair (eski şair de denebilir) fikret'in çok uzun süren bir şimdinin içinde hatırladığı bazı anılar sayesinde etrafında döndüğü bazı "çentik"ler var, kurgu bu anılara gitmek ve şimdiye dönmek şeklinde ilerliyor, dolayısıyla bu da düşünceleri ve duyguları daha akışkan, olayları daha sabit kılıyor, kendi adıma bu sebeple uyku krallığı'nı daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. şimdiye dönüşte aynı cümleye saplanıp kalmasını pek sevemedim ama. :) yakın zamanda okuduğum ve çok sevdiğim küçük şeylerin tanrısı'nda da benzer bir teknik kullanılmıştı, iki kitabı da okurken düşüncem, böyle bir teknikle yazmanın eseri hem yazar hem okur için ne kadar keyifli ve sürprizlere açık hâle getirdiği oldu. bir de son sayfaya kadar "o şiiri paylaşmayacaksın bizle inşallah fiko" gerginliğiyle okudum, neyse ki paylaşmadı. :)
kerem eksen'in, son on yıl içinde eser veren yerli yazarlar arasında -eyüp aygün tayşir ve sezen ünlüönen'le birlikte- en sevdiğim üçlüye girdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. yeni kitaplarını okumayı merakla bekliyorum.
Yakın Türkiye'ye gençliğinize bir yolculuk tadında, sanki Oğuz Atay okuyormuş hissiyle sarıp sarmalayan bir okuma yapayım derseniz buyrunuz.
Fikret 'in gençlik hevesleri, düşüşleri, vazgeçişleri, ilk aşkı, politikaya bakışı ve tabii ki Yakın Türkiye tarihi manzarlarını okuyoruz. Bazen gülüyoruz bazen iç çekiyoruz. Bazen ya evet biz de böyleydik diyeceksiniz bazen sadece yok artık. Toplamda kendinizle bütünleşmiş hissedeceksiniz. Kendimden biliyorum.
Fikret’in hasta olduğu ve salondaki kanepede yattığı - ki kendisi taht diyor- bir pazar günü geriye dönüşlerle öğrencilik zamanını, bu dönemde arkadaşlarıyla birlikte çıkardıkları şiir dergisini (adı eşik) Amerika’da tarih doktorası yaparken geçirdiği bir geceyi ve son olarak Gezi dönemine benzeyen bir süreyi anlattığı şimdiki zaman arasında zikzaklarla ilerleyen bir roman. Hem sorduğu sorular, hem anlatım biçimi hem de karakterlerin kurgulanışı bakımından çok başarılı bulduğum bir roman oldu. Danışman hocasının köpeğine şair olduğunu itiraf ettiği, o odada geçirdiği zamanı anlatışı veya yan odadaki solcu öğrencilerin Fikret’in görüşlerini önemsememesi ve sabah komünist manifestoyu okuması gibi anlarda belirginleşen önemsenme ihtiyacı, çaresizlik, eylemsizlik çok iyi anlatılıyor. “Biz buraya nasıl geldik” sadece Fikret’in değil, hepimizin sorusu.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Uyku krallığı'nda Eksen, "mutluluk biraz da kendini kandırma işidir" derken samimiyet, "eşik"lerden atlama uğraşı verirken ise cesaret sınavı veren bir kahramanın o eşikler etrafındaki gezilerini aktarıyor. Bu geziler bazen bir tarihçiden şaire bazen de şairden tarihçiye doğru yön değiştiriyor ve varılan neresi olursa olsun eşiğin yükseltisini hep biraz o "yüzlerce yıllık tarihler" oluşturuyor. Lenin’in Kronstadt'ından, Cansever'in Yakup'una, Tanzimat'ın derebeylerinden, daha birkaç gün (yıl) önce sokakta öldürülen öğrencinin hayaletine uzanıp kısalan bir tarih... Bugüne kişinin sırtında birer sorumluluk olarak taşınan ve cesaretli davranabileni cesur yapacak olan eşikler bunlar. Fakat düşünülen hissedilemezken, yaşananlar içselleştirilemezken cesur olmak da zor olacak. Düşünce ve hislerin aynı zemine çekilememesi sıkıntısına ise tarih öğretisiyle hemhal olma durumunun getirdiği bir insanlık hali olarak da bakılabilir. Ne de olsa yıllar önce, olan olmuştur, Bolşevik hükümet Kronstadt'ı vurmuştur; günler önce olan olmuştur, bir genç vurulmuştur. Peki olan olmakta iken ne olacak? Bir tarihçinin “oradaydım” veyahut “buradayım” demesi ne anlama gelecek?
Sonuç olarak, kitap sadece samimiyet ve cesaretten gurur payesi çıkarmak isteyip olamayan bir kişinin hikayesini anlatmıyor ve belki de bu yüzden güzel, bir tarihçinin bir şairden neler öğrenebileceği, şair olmadan şiir yazmanın ne demek olduğu gibi soruları sor(dur?)duğu için.
Başlarda "nereye varacak ki şimdi bu hikaye" hissiyatı içinde okumaya başladığım roman, aslında bir yere varmayacağını fark ettikten sonra öyle lezzetli bir geçmiş-gelecek-şimdi sarmalı içinde akıyor ki, hayranlığa kapılmadan edemiyorsunuz. Müthiş bir titizlikle inşa edilmiş bu kurgu, olağanüstü maharette bir dille birleşince tadına doyulmaz bir hikaye ortaya çıkıyor. Aslında kendisinin de geçmişte kaldığını anladığımız bir hayatın geriye, hatta bazen daha geriye gidişleri gelişleri, bir üniversite öğrencisinin şaire, şairin tarihçiye, tarihçinin hocaya dönüşümüne tanıklık edenleri, bunda rol alanları tanıdıkça bir dönemin ruhunu ve değişimini izliyoruz keyifle, hayranlıkla.
Çok sevdim romanı. İnsanlık halleri, doktora öğrencisi halleri, ABD'de olma hali... İncelikli, dokunaklı, mizah duygusu kuvvetli bir roman. Eli kolu bağlı, vesveseli entelektüel Fikret'i tanıyorum sanki :)
“Uyku Krallığı”nda her şey bize bir kanepeden anlatılıyor. Sinüzitten mustarip tarihçi Fikret, kendini hiç iyi hissetmediği bir Pazar günü salondaki kanepeye uzanıp geçmişi hatırlamaya başlıyor.
Bilmiyorum. Kerem Eksen’in kaleminin tarzım olmadığını söyleyebilirim. İlk çalışması olarak okuduğum Uyku Krallığının etkisi zayıf, bulanık benim için. O kadar ki, farklı yazım tekniği kullanılarak inşa edilmiş bir çalışmanın hiçbir merak uyandıran tarafı yok. Tam olarak ne anlatıyor kitap? Şair Efendi Fikret’in sadece bir alay konusu olarak kalması mı, “Eşik” in tiksindirici boyutta hayatında bir travmaya dönüşmesini mi? Hasta yatağında havale geçiren Fikret’in anlamsızlıkta, okuyucunun anlam bulması gereken serpiştirilmiş olaylar silsilesinin yarattığı siyasal normlar ve varoluşçuluk mu? Tatmin olamadığı bir yaşam sürecinde, mekanda aidiyet, ilişkide denge bulamamasını mı? İnsaniyet mi? Hepsi mi? Bence hiçbiri. Fiko karakter karizmasından o kadar yoksun ki, sadece içim bayıldı. Nereden nereye gitti bu kitap, ya da gitmeliydi? Birçok şansı vardı, çalışmanın esere dönüşmesi için. İstanbul-Amerikayı detaylandırılabilir, Gezi olayı ile ilişkisi anlatılabilir, memleket hasretini, bunun şiirle olan ilişkisini, hiçbir altyapıya sahip olmayan Fiko’nun merakla giriştiği şiir yazımına olan tutkusunu temellendirilebilirdi. Eseri bizimle tanıştırabilirdi. En azından ölümü ve yaşamı tanımlayabilirdi. Ama o kadar ezik bir karakter yaratılmış ki ne koysa eğreti. Eşi kanserden vefat etti ve derdimiz Eşik. Büyük İstanbul depremi oldu derdimiz Eşik. Ah o eşikten bir geçilse. Ergenlik travması gibi. Aşılmıyor, rüyaları kabus kılıyor. Yahu nedir bu Eşik? Anlatılmaya çalışıldığı kadar Eşik, böyle bir personadan zaten çıkmaz, çıkamaz. Öyle bir potansiyeli taşıdığına inanabileceğimiz bir karakter, bir çalışma değil bu. Üstatlara atıfta bulunarak çalışmayı edebi esere dönüştürmeye çalışmak, yazarı edebiyatın yağcı çırağı yapar, çalışmanın büyüsünden de çalar. Cümle akışının zorlaştırıldığı, zaman akışının bükülerek anlatıldığı hikayeler, çalışmayı otomatik olarak edebi eser yapmaz. Anlaşılır olmayı tercih etmemek, kıymetli kılmaz. Entelektüel bilgilerin binbir baharat karışımı niteliğinde harmanlandığı bu eser, perspektifimde yazarın bir mastürbasyon deneyimi.
Kronolojik gelgitler, bölüm aralarıyla dengelenmiş paragrafsız süreklilik üç mekan/zaman arasındaki bağlantıyı iyi kuruyor. Uzun zamandır bu kadar çabuk bitirdiğim bir kitap olmamıştı açıkçası. Elimde olmayan sebeplerden kitabı ister istemez yazarın çarpıtılmış otobiyografisi olarak okumak zorunda kaldım. Neden böyle bir tribe girdiğimi bilmiyorum ama sonuçta ortaya çıkan anlatı oldukça samimi geldi. Bugünlerde gerçi çok alıştık insan başkasının adına utanır ya, ben de sürekli Fikret adına utanıp durdum. Muhtemelen gökdelenin tepesinde devrimci mahalleler hakkında atıp tutan, politikleşmeye çalışıp da beceremeyen, sürekli bir kimlik bunalımındaki bu karakterde kendimi görmüş olabilirim (gerçi hiç gökdelende oturmadım, otur(a)mam da) ve bunun farkına varmak gerçek bir kızgınlık duygusu yarattı. Kitabın zorlamadan okuyucuya yansıttığı didaktik bir tarafı da var. Belki de Fikret'in malumatfuruşluğu ve kendini kendine ve başkalarına kanıtlama çabası bu (yine kızdım) lakin diğer şeylerin yanında son dönem Osmanlı modernizmi hakkında gerçekten de bilinmesi gereken temel kişilerin, olayların bir özeti sunuluyor mesela. Sonuç olarak okuyan üzülmez derim.
Bu kitabı okuduktan sonra tekrar fark ettim ki herhangi bir aksyionun anlatılmasından ziyade karakterin kendi kafası içindeki sorgulamalarını okumayı daha çok sevdiğimi fark ettim buna bilinç akışı tekniği deniyor sanırım tam emin olamasamda.Dil benim kitap tercihlerimde çok önemli bir yere sahip ve bu kitabın dili beni gerçekten tatmin etti.Yazarın cümleleri alelade değildi asla hani şuraya gitti, buraya gitti vb, basit cünle kuruluşlarından uzak gayet edebi ve kendini okutmayı başaran edebi bir dili vardı.Kitap tercihlerimde önem verdiğim diğer bir faktörse anlatıcı karakteri sevip sevmemem.Ve bu kitabın karakteri Fikret'i gerçekten sevdim.Onu anıları aracılığıyla tanıdıkça giderek daha çok sevdim.Yazarın büyük ihtimal bir tarih geçmişi var aksi halde bu kadar etkili bir şekilde tarihe yer veremezdi diye düşünüyorum.Kitapta geçen bazı cümeler ve paragraflar uzun süre benimle yaşayacak gerçekten mesela insanlar ve tarih arasında kurduğu analojiler genel olarak beni çok etkiledi.Zira geçmişten bugüne tarih bizi yazıyor, bizim neler yaptıklarımızı kimleri öldürüp, kimleri sevdiğimizi vs.
Fikret bir hikayenin ana karakteri olmak, bilinmek ve tanınmak isteyen bir karakter. Hepimizin zaman zaman hayalini kurduğumuz gibi "beklenen" kişi olmak, alkışlarla karşılanmak ve bir davanın kilit insanı olmayı arzuluyor. Ama kendisinin de içten içe fark ettiği ama kabullenemediği üzere Fikret sıradan biri. Gerçekleştirmek için kendini yırttığı idealleri, dünyaya karşı büyük bir nefret ya da sevgisi yok. Akışta sürüklenip giderken ihtimallerde boğulan ve genelde anın zevkini kaçırıyor, bir şeylerin değerine ancak üstünden uzun zaman geçtikten sonra bir gün evde hasta yatarken farkına varıyor. Kendimle özdeşleştirdiğim, parmak bastığı hislerle beni açıkçası inciten bir kitap oldu Uyku Krallığı. Bir geçmiş bir günümüz bir hayal dünyası derken kafa karıştırıcı olmasını bekliyordum ama Kerem Eksen o kadar incelikle yazmış ki hiç zorlanmadım okurken. Ülkede yaşanan karışıklıklar, ölümler, hevesler hepsi için çok güzel düşünceler vardı. Boş vakitlerinizde bile olsa azar azar okuyarak çok zevk alacağınıza eminim.
"Samimiyetle", solcuların üstenciliğine razıyım ama bunu tereddütle süslemelerine katlanamıyorum. Tipikliği serinkanlı anlatışının nedeni tipikli olması. Anlatıcı bir altmışsekizli gibi konuşuyor, bir ikibinonlu gibi. "Hayata şükretmek"miş (bir keresinde orta karar bir rakı sofrasının ardından "anne babamızın halvetine şükürler olsun" mealinde bişey demişti biri), islamları eleştiriyoruz denklik arıyorlar diye, solcusu da aynı. Bir tek duygu tarihçisinden umutlandım, söndü. Bir de aklıma birinci sınıftaki iki sınıf arkadaşımdan biri, özel bir hastanede çalışan iranlı bir kardiyolog geldi, depremden sonra çocuğu ve karısıyla tahran’a döndü, onsekizinci doğumgünümde bana devasa bir şiir antolojisi hediye etmişti, adını hatırladım, hamid farazende.
Baslarda kitaba çok isinamamakla birlikte sonlara doğru daha çok sevdim. Bence sonlara doğru felsefik olarak derinleşiyor ve derdini daha iyi anlatıyor. Ben biraz genc solcu erkekleri merkezine alan anlatılardan - belki fazla okuduğumdan - biraz sikildim. Özellikle bu erkeklerin ağzından yazilmis birinci tekil kisi anlatilarindan. Sanırım bunda bu cümlelerde varligini hissettiğim duygu durumlarının hem çok tanıdık hem de yabancı olmasının etkisi var. Bu yüzden kitabin dili bana zaman zaman cig geldi.
Yazara ait iki kitaptan biri. Bunu okuduktan sonra "Buradayız" adlı diğer kitabını okur muyum bilemedim. Bugünden geçmişe, geçmişten bugüne atlamalar akıcılığı bozmuyor fakat eksik kalan bir şeylerin de üzerini örtemiyor. Örneğin kitaba adını veren o şiirden tek bir satır dahi okuyamıyoruz. Yazar bunu atlamamış olsaydı "anlatı" tadında bir kitap ortaya çıkmış olurdu belki. Bir kritik hata da,kitapta yer yer kullanılan "açıkçası" kelimesi. Çoğumuzun konuşma dilinde duyduğunda rahatsız olduğu bu kelime ilk kez bir romanda karşıma çıktı, hiçbir anlam veremedim.
Yazarın okuru entelektüel bilgisiyle kıskandırmaya, tavlamaya çalıştığı ucuz bir roman daha. Akmıyor. Başta bir hikâye varmış hissine kapılıyorken "aklıma gelen her şeyi yazayım, kaybolmasın" parolasıyla hareket etmeye başlıyor yazar. Sonlara doğru çekilmez bir malumatfuruşluk ile okuru tamamen abluka altına alıyor. Sonunda da onu ciddiye alan okura yaka silktiriyor. Vakit kaybı... tam olarak.
Fiko ile Nilgun'un hikayesi. Roman boyunca Oguz Atay'i ve Gezi'yi anmamak imkansiz. Kerem Eksen'in ilk romani. Romanin sonunda kalan hislerden birisi de Uyku Kralligi meraki. Turkiye'nin Ruhu meraki gibi.
bu yıl okuyup da müthiş keyif aldığım kitaplardan biri. sade ve bütünlüklü bir zihin akışı, ince düşünülmüş teknikler, her sosyal bilimcinin duyduğu dilemmalar. buraya nasıl geldik diye düşünmek, pek çok açıdan… kerem eksen’in tüm kitaplarını okuyacağım.