Salih Bey'in sıradan ihtiyarlık günleri, eski arkadaşı Rüstem'in ölümü ve karşı apartmana taşınan aşina çehreli kadının varlığıyla kaçınılmaz bir şekilde değişmek üzeredir: Magda'nın zamanı döndüğünde, bedeni zayıflayıp yaşamı daraldıkça kuytuda semirip inadına büyüyen hatıralar, onu karanlık ormanlara gömdüğü uğursuz geçmişin hayaletleriyle yüz yüze getirecektir.
Ömer F. Oyal, açlık, korku ve vicdanla sınanmış, dünyadan uzaklığın bilinçsiz kederiyle dolu yurtsuz bir ihtiyarın son birkaç ayına odaklanıyor. Yaşlılığın esaretindeki Salih Demirci'nin "hayatta kalmaya" kurgulanmış karanlık geçmişinin kapısını aralıyor: Buhara'nın tozlu sokaklarından III. Reich Berlini'nin gergin caddelerine, Polonya'nın karlı düzlüklerinden Akdeniz kıyılarına ve İstanbul'a...
1959 yılında İstanbul'da doğdu. 1982'de Boğaziçi Üniversitesi İşletme Yöneticiliği'ni bitirdi. Yeni Olgu, Söz, Gelecek, Radikal Kitap, Insight Turkey, Mesele gibi çeşitli dergilerde yazıları çıktı. Halen Orta Asya-Kafkasya Raportörlüğü yapmaktadır. "Magda Döndüğünde” romanıyla 2016 yılı Ankara Üniversitesi Roman Ödülü’nü almıştır.
Bayağıdır edebiyat eseri okumuyormuşum, çok iyi geldi.
Kitapta iki sıkıntılı nokta var. Birincisi karakterin "tazelik"le biraz kafayı bozmuş olması, bunu da evine kendisine bakmaya gelen Sanem'in vücudundaki tüylerde filan araması. Ama gerçekçi mi, sanırım gerçekçi olabilir. Karakterimiz sadece yaşlı değil, üstüne bir de çürüyüp yıkılan birden fazla rüyaya şahitliğiyle tazelik takıntısına sahip olması için gereken arkaplanı haiz.
İkinci sıkıntılı nokta, kitabın heyecanının yüksekte tutulmasının kurgudaki gizemi durmadan cinselliğe getirmesiyle alakalı. aslında karakterimiz bir sapık değil, aslında karşı dairedekinin Magda olduğunu düşünmüyor, Magda'nın kızı olduğunu düşünüyor. Aslında karakterimiz Sanem'in çamaşırlarını gördüğünde bundan tahrik olmuyor, aslında Sanem'le işi pişirmeyecekler ama okuyanın merağını kamçılamak için herhalde, sanki düğüm buymuş, olay buraya gidecekmiş, Sanem bir femme fatale, Gülay bir damsel in distress olacakmış, gibi yerlere evriliyor kurgu. Kendi kendine evrilse yine neyse de, biraz zoraki. Adamın bütün o gizemini haklılaştırmak için kesif bir suçluluğun içine saklamış, ama aslında ortada suçluluk da yok, suç da yok. Tam da bu sebeple sonu da biraz yalapşap buldum, Rüstem'e öldü diye o kadar çıkışan bi adamın kendini soktuğu hâli bayat buldum, ama sanırım biraz da edebiyatın intiharla sonlandırılmasına genel olarak tepkili olduğum için.
Günümüz ve tarih arasındaki geçişlerin bazıları biraz özensizdi, ama olur o kadar.
Özellikle eleştirdiğim noktalar üzerinde durdum, ama karakterleri sahici, aktarılan yaşlılık teması gerçekçi, olayın tarihte geçen kısmı inandırıcı, ve ucubik tavırları olan ihtiyarların acaba içlerinde başka hangi evrenleri sakladığına dair de düşündürücü buldum. Bayağıdır kalemi böyle kuvvetli, gelişigüzel kurduğu cümleler bile birkaç altanlam saklayan bir kitap okumamıştım. Tavsiye ediyorum.
This entire review has been hidden because of spoilers.
"İnsanların önlerine anlamayacakları hakikatleri fırlatmamalıyız" diyen bir adamın hikayesi. Her şeyi, her şeyi olmasa da çoğu şeyi içinde tutan, kendi içine konuşan bir yaşlı adam. O suskun, kafası yarım ve yavaş çalışır sayılan, yavaş konuşan ve yavaş hareket eden amcaların ve teyzelerin, dedelerin ve ninelerin içinde ne hikayeler gizli diye düşündürüyor okuyucuya. Ne hikayeler, ne duygular, ne istekler, ne planlar... Samimiyetle öneririm.
Sanatlı söyleyişe fazla abanılınca kitap, kadife koltuklarla, oymalı vitrinlerle, yaldızlı fincanlarla, porselen kuğu, çin vazosu, bronz eros gibi incik boncukla, eskici dükkanı gibi doldurulmuş bir salonda gelen, fazla kültürden boğulma, hareket edecek alan bulamama gibi hislerle basıyor. Metin ciddi bir ara makası istiyor. Bu sıklık, bu kapalılık kepek yapar. "Ya yeterince edebi değilsem, ya beni keko sanarlarsa," anksiyetesiyle ayarı kaçmış fiyakalı cümleler, hayatın anlamını açıklarcasına derinnnn... Bu manada, basan bir eser olmuş diyebilirim. Tercihtir, bir şey diyemem. Nasıl kimi insan yaz kış beton gibi ağır yün babaanne yorganı tarafından döşeğe basıla basıla, ütülenircesine uyumayı tercih ediyorsa, edebiyat deyince mum ışığında hokkaya girip çıkan tüylü kalemden aşağısına sümüğünü atmayan kıymetli karilere de saygımız vardır.
Salih Demirci, bu ismi ona ne annesi ne de babası verdi. Kendini bir esir kampından arkadaşı Rüstem ile birlikte güç bela kaçarak atıp üzerine bir de gemiyle Türkiye’ye arkadaşıyla gelerek yeni bir hayat kurması onu ne geçmişinden koparabildi ne de onu unutmasını…
O döndüğünde her şey çok farklı olacaktı, baharı müjdeleyen tazeliğin kokusu burnuna her çarptığında onun ismi aklına düşerdi. Baktığı her kadında onu görüyordu, biliyordu; Magda bir gün dönecekti.
Bugüne kadar Ömer F. Oyal'i nasil kesfetmedim bilmiyorum, ama bana bu kitabi tavsiye eden Yapi Kredi Kitapevi calisani arkadasi tesekkürü borc bilirim! Sovyet Cografyasindan Nazi Almanya'sina orada önce Hayfa ve Iskenderiye'ye sonra da Istanbul'a uzanan ruhun cürümüslügünü vücudun yaslanmasiyla ic ice geciren sahane bir kitap! Bir süredir romanlarin kendini tekrar ettigini düsünüp ici sikilan biri olarak bana cok iyi geldi Magda.