“Akdeniz dünyasındaki siyasi gelişmeler, korsanlık faaliyetleri gibi konularda gerçekleştirdiği ilmî çalışmalarla öne çıkan isimlerden olan Emrah Safa Gürkan’ın elinizdeki kitabı, imparatorluk çağının doruk noktası olarak genel kabul gören XVI. asırda casusluk ve karşı istihbarat meselesini, orijinal yerli ve yabancı belge ve kitabî kaynaklara dayalı olarak incelemekte; çok az ciddî çalışmaya konu olmuş haber alma “ameliyesi” hakkında doyurucu sayılabilecek ilginç bilgiler sunmaktadır.” Feridun M. Emecen Bazen işleyişi itinayla düzenlenmiş resmi bir teşkilat çerçevesinde, bazen de fırsatçı ve dalavereci casuslar aracılığıyla, devletler ve ordular tarih boyunca istihbarat yapmıştır. Bu istihbarat teşkilat ve elemanlarının tek görevi haber toplamak ve bu haberi şifreleme ve gizlenmiş yazı gibi metotlarla zamanında ve güvenli bir şekilde aktarmak değildir; düşman hükümdar ve komutanlarını bir suikast ile ortadan kaldırmak, askeri hedeflere sabotaj yapmak ve düşman yönetiminden memnun olmayan “beşinci kol”ları kışkırtmak gibi “örtülü operasyon”lara da girişmektedirler. İşte, Osmanlıca kaynakları Avrupa arşivlerindeki İtalyanca, İspanyolca, Fransızca, Portekizce, Almanca ve Latince binlerce belgeyle harmanlayan elinizdeki bu kitap, Osmanlıların Yeniçağ’daki istihbarat faaliyetlerini, rakipleri Habsburg ve Venediklilerle karşılaştırmalı bir şekilde ele almaktadır. Sultanın Casusları: 16. Yüzyılda İstihbarat, Sabotaj ve Rüşvet Ağları, cihanşümul bir imparatorluk olan Osmanlıların Avrupa ve Akdeniz’e yolladığı casusların sahadaki faaliyetlerinin yanı sıra, Osmanlı istihbaratının kurumsal yapısı, Osmanlı karşı istihbaratı (kontrespiyonaj), Osmanlı paşa ve elçilerinin haber alma kaynakları, istihbarî bilginin siyasi fonksiyonu ve Osmanlı karar alma süreci gibi konuları titizlikle irdelemektedir. İstihbarat, korsanlık, kölelik, ihtida, Osmanlı-Avrupa ilişkileri ve serhad çalışmaları gibi alanlarda araştırmalar yapan Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan’ın bu eseri, yıllar süren arşiv çalışmasıyla bir araya getirilmiş tarihi örnekler eşliğinde istihbarat dünyasının gizemli sayfalarını aralıyor. Böylece, hem Osmanlı hem de istihbarat tarihi alanında çok önemli bir boşluğu dolduruyor.
Tez olarak yazılan akademik ve son derece detaylı çalışmaların , ilgi çekici bir isim ve kapakla renklendirilerek, tarihsever ve hobi olarak işin popüler tarih kısmına meraklı bizim gibi okuyuculara sunulması , biz okuyanlar tarafından bu yaz sıcağında çok derece zulüm veren bir aktiviteye dönüşüyor... İlgi alanınız değilse hiç girmeyin derim ...
Yazarın filolojik donanımı saygı uyandırıyor olsa da, kitabı kurtarmaya yetmiyor. İyi organize edilememiş bir kitap bu; Osmanlılar ve Habsburglar hakkında çok temel bilgiler veren birinci bölüm, yazarın "amatör okuyucu" için amaçladığı bağlam hakkında bilgi vermek amacından oldukça uzak kalıyor. Osmanlılar veya Habsburglar için çalışan casus hikayelerinden oluşan ikinci bölüm, yazarın giriş bölümünde eleştirdiği, "bakın Osmanlı istihbarat vardı" anafikirli malumu ilam eden çalışmaları takip etmesinin yanısıra birbirleriyle çoğu zaman alakasız, çeşitli mekanlarda ve kişilerce, farklı amaçlarla gerçekleştirilen istihbari faaliyetleri üst üste "yığmasıyla" okuyucu sersemletiyor. Sonraki bölümlerde Osmanlı istihbaratının kurumsal yapısı gibi, okuyucuyu modern öncesi dönemde bilginin dolaşımı ya da dinler-arası geçişlerin anlamı üzerine düşünmeye teşvik eden meseleler üzerine odaklansa da, kitap, genel itibariyle yazarın titiz bir arşiv taraması sonucu biraraya getirdiği malzemeyi, 16.yüzyıl Akdeniz dünyasındaki hakim güçlerin casusluk ve karşı-casusluk faaliyetleri gibi genel başlıklar altında olabildiğince biraraya getirme gayretinin bir ürünü olarak görünüyor; bu nedenle, mesela 16. yüzyılda iki Arnavut ailenin sergüzeştini odak alarak Akdeniz dünyasındaki politik rekabetin dini, kültürel, ekonomik boyutları üzerine bir bakış açısı sağlayan Noel Malcolm'ın Agents of Empire kitabında olduğu gibi, iyi organize edilmiş, okuması keyifli bir hikaye üzerinden tarihi meseleler üzerine düşünmeyi sağlayan bir kitap ortaya çıkamıyor. Dolayısıyla Gürkan'ın dert ettiği, fakat komik olmaya çalışan (ama aslında olamayan) ifadeler kullanmak olarak anladığı "amatör okuyucuyu yakalama" amacı da gerçekleşemiyor.
Ülkemizde tarihe olan merakın yüksek olduğunu anlamak için her yıl yayınlanan kitapların sayısına bakmak yeterli. Ancak tarihi kitapların kalitesi konusunda bir tutarlılık gözlenmiyor. Bir yandan geçenlerde kaybettiğimiz üstad Halil İnalcık külliyatından kitaplara girerek konunun gerçekten duayeni birinin yıllar boyunca biriktirdiği değerli bilgileri akademisyenlik disiplini ve süzgecinden geçirerek okuyucuya sunduğu başyapıtları okuma olanağı varken bir yandan da genelde yakın tarihimizle ilgili yüzeysel ve neredeyse dedikodu düzeyinde kalan kitaplara rastlayabiliyoruz.
Bugünlerde yazmayı planladığım bir kitap için genellikle 16. ve 17. yüzyıllar Osmanlı tarihiyle ilgili araştırmalar yapıyorum. Bu dönemle ilgili çok fazla kitap var doğal olarak ama okuyucuya katkıları konusunda her zaman iyimser olamıyoruz. Emrah Safa Gürkan genç bir öğretim üyesi, özgeçmişi çalışma alanı tarih olan biri için oldukça zengin. Bilkent'te Halil İnalcık hocayla master yapmış ve doktorasını Georgetown Üniversitesi'nde 16. Yüzyıl'da Osmanlı ve Habsburg İmparatorlukları arasındaki çekişmede casusluk faaliyetlerinin rolünü araştıran bir tezle tamamlamış. Gürkan'ın en önemli özelliklerinden biri, anadili dışında üç dili mükemmele yakın kullanması ve altı dili (ki içinde Osmanlıca ve Latince de var) okuyabilecek kadar kullanabilmesi. Bu sayede araştırmasını geleneksel olarak yazılı arşivelemeye çok önem vermeyen Osmanlı belgeleriyle sınırlamayıp, İtalya, İspanya gibi ülkelerin görece oldukça zengin arşivlerindeki belgelerle karşılaştırmalı olarak yapma olanağı bulmuş. Bu nedenle dönem aktörlerinin (korsanlar ve casuslar baş rolde olmak üzere) çok da iyi bilinmeyen özelliklerini ya da dönemin ilk bakışta açıkça görülemeyen atmosferini açığa çıkarabilmiş.
Eğer kitabın bir ana temasını ararsak Gürkan özellikle dönem korsanlarının faaliyetlerinden yola çıkarak zamanın aktörlerinin basit bir Doğu-Batı medeniyetler ya da din savaşının aktörleri şeklinde olayların içinde yer almayıp kişisel ya da toplumsal tercihleri ve çıkarlarının peşinde son derece gevşek aidiyetler içinde olmaları ve kolayca saf değiştirmeleri diyebiliriz. Ayrıca kitapta - yine belgelerden karşılaştırılmalı olarak ortaya çıkarılıp nakledilen olaylara bakarak - dönemin oldukça karmaşık ve yoğun casusluk faaliyetlerinin - tam olarak bugünün casusluk kavramına uymasa da - analizini yapmış.
Gürkan'ın bu konuda var olan yabancı belgeleri rahatlıkla bulup inceleyebilmesi - tabii bizzat gidip o ülkelerin arşivlerinde araştırma yapması da takdire şayan - ve kendi arşivlerimizde son derece sınırlı belge olması doğal olarak casuslarla ilgili Osmanlı tarafındaki genel düşünceleri çok ayrıntılı yansıtamaması sonucun doğurmuş, kendisi de bunu belirtmiş. Aynı çalışmanın simetriğini yapabilmek iyi olurdu (Osmanlı casuslarıyla ilgili Osmanlı tarafının düşünceleri ve eylemleri, ayrıca Batı'dan gelen casusların izlenmesi ve önlem alınmasıyla ilgili çok az şey var doğal olarak).
Gürkan 500 sayfayı bulan Doktora tezinde bu konuyu bir kitapta alabileceğinden çok daha ayrıntılı be zengin bir bibliyografyayla sunmuş. Kitap genel bir okuyucuya yönelik yazıldığı için kuşkusuz bu düzeyde bir ayrıntı içermesi mümkün olmamış ama Gürkan akademisyenlik alışkanlığıyla kitapta da referanslarını ve belgelerini son derece sağlam tutmayı ihmal etmemiş. Bunun ortalama okuyucuyu zorlayabileceğini de kabul etmek lazım. Ben kendi açımdan kitabı daha önce pek girilmemiş bir alanda çalıştığı ve doğru bir tarih metodolojisi kullandığı için son derece beğendiğimi söyleyebilirim.
Gürkan'ın aynı dönemle ilgili yazmış olduğu bir çok makalesi de İnternet'te (özellikle academia.edu'da) rahatlıkla bulunabiliyor, onları da konuyu tamamlamaları açısından tavsiye ederim. Ayrıca Osmanlı tarihi araştırmaları konusunda söyleşilerin yer aldığı Ottoman History Podcast ilginizi çekebilir : http://bit.ly/2vNm491
"...Akdeniz serhaddinin örtüsünü her kaldırdığımızda göz kamaştırıcı zenginlikte, şaşırtıcı ve çarpık bir dünya bizi beklemektedir..." Kitabı özetleyen cümle tam olarak bu. Özellikle Habsburgların yükselişi baş döndürücü olaylar silsilesi içerdiğinden burada özet şeklinde aktarılması hoşuma gitti ve alıntılamak istedim:
HABSBURGLARIN YÜKSELİŞİ "...Osmanlıların doğudaki başarılarına paralel bir şekilde batıda Habsburg Hanedanı gücünü sağlamlaştırmaya başlamıştı. Ancak bu hanedanın yükselişi Osmanlılar gibi kılıç hakkıyla değil, diplomasi ve hanedanlar arası evliliklerle mümkün olmuştu. Esasen Habsburglar bugünkü İsviçre içindeki önemsiz bir aileydi. Bu devletin başı 7 elektör prens tarafından seçilmekteydi. Habsburg hanedanından çıkan ilk imparator olan Rudolf'un seçilmesinin sebebi güçsüz olmasıydı. 1273'te seçilmişti. Topraklarına 1282'de Avusturya Dükalığını da katan Rudolf'un ardından aile, 15. yüzyıla kadar başka imparator çıkaramayacaktı. 15.yüzyılda Avusturya Dükü Albert'in İmparator Sigismund'un kızıyla evlenmesi ailenin Bohemya ve Macaristan üzerinde hak iddia etmesine yol açmıştı. Albert'in 1438'de imparator seçilmesiyle ertesi yıl Osmanlılara karşı savaşırken hayatını kaybetmesi bir oldu. Yerine geçen oğlu Friedrich, hanedanın Orta Avrupa'yla sınırlı gücünü diplomatik hamlelerle Avrupa sathına yaymayı başardı. Oğlu ve halefi Maximilian'ı Burgonya Dükü Cesur Şarl'ın kızı Marie ile evlendirmiş, Şarl'ın Fransa kralıyla yaptığı Nancy Muharebesinde (1477) vefat etmesiyle, Fransa'nın doğusundaki Burgonya bölgesi ve bugünkü Benelüks ülkelerine denk gelen alçak ülkeler, Habsburg Hanedanının kontrolüne geçmiştir. Marie ve imparatorluk tacını başına koyan Maximillian (1486), evlilik diplomasisine devam etmişler ve oğulları Philip'i İspanyol prensesi Joanna ile evlendirmişlerdi. Joanna'nın anne ve babası İber yarımadasındaki 5 bağımsız devletten ikisinin hükümdarlarıydı. Kastilya kraliçesi Isabella ve Aragon kralı Fernando'nun 1469'daki evliliği iki krallığın birleşmesine yol açmıştı. Isabella'nın 1504'teki ölümünün ardından Fernando artık Kastilya kralı değildi. Krallığın da iç işlerine karışmaktan men edilmişti. Bu ortamda 1505 yılında German de Fua ile evlenmesi iki aile arasındaki hassas birliği tehlikeye düşürmüştü. Ancak bu evlilikten doğacak çocuk birkaç günlükken ölecek ve iki taht da Joanna'ya kalacaktı. İşte anne tarafından Kastilya ve baba tarafından Aragon tacı ve bunlara bağlı toprakların varisi olan Joanna'yla, anne tarafından Burgonya ve baba tarafından Avusturya topraklarının varisi olan Philip arasındaki evlilik, birçok krallık, dükalık, kontluk ve deniz aşırı koloninin Habsburg kontrolüne geçmesi demekti. Philip'in 1506'daki erken ölümü ve Joanna'nın akli dengesini yitirmesi, özenle uygulanmış bu stratejik diplomasinin meyvelerini oğulları Charles'ın yemesine yol açtı. Belçika'nın Gent şehrinde doğan bu prens babasının ölümünden sonra Burgundiya dükalığına bağlı toprakların varisi konumuna gelmişti. 1516'da Fernando'nun ölümünün ardından Charles ve annesi Joanna, Kastilya ve Aragon'un krallık meclisleri tarafından onaylandılar. Charles böylece anneannesinden gelen Kastilya, Navarre, Granada'yla Kuzey Afrika'daki hisarlar ve Amerika'daki toprakları Fernando'dan miras kalan Aragon, Sicilya, Napoli ve Sardinya'yla birleştirdi. Diğer dedesi Maximillian'ın 1519'daki ölümüyle Avusturya toprakları da kendisine kalmış ve Hıristiyan dünyasının en üst makamına erişme şansı doğmuştur. Bunlara ek olarak Habsburg hanedanının Augsburg'lu banker aileleri Fuger ve Mersellerden aldıkları borçlarla 7 elektörü rüşvete boğması, Charles'ın 1519'da V.Karl olarak (Şarlken) taç giymesine yol açtı. Şarlken, imparatorluğunu erken ölümler ve tesadüfi faktörler kadar dedelerinin akılcı diplomatik hamlelerine de borçluydu. Bu durumu bir şair şu şekilde ifade etmiştir: Herkes savaşırken sen evlen Avusturya / Diğerlerine Mars'ın verdiklerini sana Venüs verir..."
Geçen Twitter'da üst üste dizilmiş popüler tarih ve siyaset kitaplarını gösteren bir fotoğraf vardı. Benim "dinlenme tesisi kitapları" dediğim türden onlarca kitap... ESG'nin Sultanın Korsanları kitabına yazdığım yorumda belirttiğim gibi Türkiye'de ortalama bir popüler tarih kitabı okuyucusunu daha da cahilleştirmeyi hedefliyor. Dolayısıyla bu yoklukta Sultanın Casusları çok başka bir ligde. Umarım akademik açıdan değerli, ama popüler bir dille yazılmış bu tür kitaplar çok daha fazla yayınlanır.
“Bu çalışmanın esas amacı enteresan hikâyeler anlatmak değil, Akdeniz’in “bağlantılı” yapısını ve serhadde egemen olan girift ilişki ağlarını gözler önüne sermektir.”
2020 yılına Sultanın Casusları ile giriş yaptım. Kitabın yazarı olan Emrah Safa Gürkan'ı Olmaz Öyle Saçma Tarih programından tanıyordum ve severek takip ediyordum. Kitabını okumak bugüne kısmetmiş.
Kitabın konusu çok ilginç, casusları anlatıyor hem de Osmanlı'ya çalışan casusları, bu yüzden kitabı büyük bir merakla okudum. Kitap boyunca çok fazla şey öğrendim ve kitabı okurken sıkılmadım.
Kitabı genel olarak başarılı buldum; ama ESG hocanın üslubunu biraz düzeltmesi lazım. Yazar yer yer yarı akademik dilden uzaklaşıp tamamen akademik dile geçiş yapmış. Akademisyen kökenli olduğu için ve ilk kitabı olduğu için yazarın bu kusurları şimdilik görmezden gelinebilir.
Tarihimizle ilgili çok da irdelenmemiş bir konuyu başkalarının tuttuğu arşivlerden öğrenmek oldukça üzücü. Umarım Emrah Hoca’nın attığı bu ilk adım üniversitelerde çalışan diğer öğretim görevlileri için de yeşil ışık yakmıştır da tarihimizin karanlıkta kalan bir bölümü az da olsa aydınlığa kavuşur.
Sultanın Casusları ise tarihe meraklı herkesin mutlaka okuması gereken harikulade bir kitap. Beklentilerim yüksekti ve fazlasıyla karşılandı. Okumanızı tavsiye ederim
böyle bir konuya ilgim yoktu lakin tavsiyeler üzerine aldığım kitap beni 16.yüzyılın dünyasında oradan oraya sürükledi. aşırı bir emek verildiği aşikar olan bu kitapta ulaşımın,iletişimin çok zor olduğu dönemlerde devletlerin istihbaratlarının nasıl işlediğine dair harika bilgiler var. birinci ağızdan hatıralar, resmi kaynaklar ve yazarın okuyucuyu yormayan üslubu. ilginiz olmasa bile roman tadında okuyabileceğiniz harika bir belgeli tarih kitabı.
Dissosiyatif bir kitap bu, kurgusu çok oturmamış ve zihninizde ayakları yere basmıyor. Ancak derinlikli, yer yer gülümseten, istihbarat bilgilerinin ulaşım tarihleri tablosu işe şaşırtan bir kitap. Hoca özelinde bilimsel yayını desteklemek için 3 veriyorum.
Emrah Safa Gürkan'ı severek takip eden nesil olarak, kitabı da severek okudum. Bir kaç noktada "hocam sen de şimdi" dedim, ama odağını kaybetmemesi, fazla dallanıp budaklanmadan sadece casusları anlatması mükemmel. Bence okunmalı.
Açıkçası beklentilerimi karşılamadı. Casusluk dendiğinde Sherlock Holmes gibi sürükleyici hikayelerden bahseden bir anlatım bekliyordum. Osmanlı dönemiyle ilgili böyle bir kitap bulmayı umuyorum.
Well written, carefully constructed book. I would recommend it as an introduction to Braudel-esque history or as a fun read about spy networks in the 16th century.
Its a very good book about early intelligence in ottoman empire and habsburgs. Writer gave example ablut some spys both side and you could learn how they are in that era. But language is a little bit confusing because he gave a lot of names and dates. If you are interested in history you can understand easily.
Elimdeki kitap birden fazla akademik çalışmanın hiç de iyi düzenlenmeden kitaplaştırılmış hali. Yazar çok yerde tekrara kaçmış. Bendeki 11. baskı olmasına rağmen çok sayıda imla hatasıyla da karşılaştım. Çok yerde konular, hatta cümleler birbirlerinden kopuklar. Yazarın tarihe bakışı geleneksel Osmanlı resmi tarihçilerinden hiç de farklı değil. Subjektif değerlendirmeleri var. Araya serpiştirilen Osmanlıca cümlelerle her okuyucunun Osmanlıca bildiği varsayılmış.
Kitabın başlarında ifade edilen 'sadece tarihçiler için değil entelektüeller için yazılmış kitap' ifadesi, sayfalar ilerledikçe "Kitabı beğenmediysen kendinden şüphe et!" diyormuş hissiyatı uyandırdı.
Pes artık dedirten bir husus ise kitabın adının "Sultanın Casusları: 16. Yüzyılda İstihbarat, Sabotaj ve Rüşvet Ağları" olmasına rağmen kitabın sonuç kısmına yazarı tarafından şöyle bir cümle eklenmiş: "Suikast, ajitasyon ve rüşvet gibi örtülü operasyonlar da kitabı daha da uzatmamak için inceleme dışında tutulmuştur". Yani yazar sizi kapakta tuzağa düşürdüm diyor. Tık tuzağı gibi bayağı, basit...
Doğrusu, yazarın popülerliğine aldanıp oltaya gelmiş gibi hissediyorum. Yine de diğer kitaplarına şans vereceğim.
Kitapta yazılanların sadece yazarın kendisi tarafından anlaşıldığı, yazım yanlışları içeren, oraya buraya Osmanlıca kelimelerin serpiştirildiği saçma sapan bir popüler tarih "şeysi". Sadece 126. sayfaya kadar dayanabildim ve artık o sayfada 16. yy.'daki "Faşist İspanyol Kralı"ndan bahsedince kitabı bırakmaya karar verdim. Yani hepsi yetmezmiş gibi bir de anakronizm yedik. Bir yazarı sadece popüler olduğu için okumak büyük bir hataymış, bunu bir kez daha gördüm.
Akademik bir usulde yazılmış, o yüzden okuması biraz zahmetli, konunun meraklısı olmayan sıkılabilir. Kitabın ismi oldukça çekici ama içerideki aksiyon sınırlı. Akademik bir yayın olduğundan yazar da bahsediyor ama yazım dili çok hoş olduğu için yarısında bırakmadım.
Eğer Osmanlı tarihine karşı ciddi bir ilginiz yoksa önermem. İlginç keyifli, belki hikayelestirilmis olaylar okumak istedim ancak ders kitabı gibi çıktı maalesef.
Okuyacak olanların bu yönde ilgileri varsa okumaları gerekir diye düşünüyorum. ESG iyi bir tarihçi ve bu kitapta iyi hazırlanmış. Sorun benim ilgi alanım dışında oluşu.
Yazarın daha önce “Bunu Herkes Bilir” kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Sultanın Casusları aslında yazarın doktora tezinin sadeleştirilip kitaplaştırılmış hali. Konusu ise 16. yüzyıl özelinde Akdeniz’de istihbarat faaliyetleri ve Osmanlı - Habsburg rekabeti.
Öncelikle kitap çok sağlam tarihsel çalışmalara dayanıyor, ancak yazarın dili, aralarda kullandığı Türkçe harici kelimeler okumayı oldukça zorlaştırıyor. Bunların üzerine tarih veya istihbarat hakkında ilginiz yoksa , kitap sizin için sıkıcı ve okunması zor olabilir.
Ben tarih ve istihbarat (espiyonaj) konularına meraklı bir kişi olarak, bahsettiğim okuma zorluklarına rağmen kitabı çok sevdim. Özellikle kitabın kendi içerisinde de iddaa ettiği gibi , ilginç casusluk hikayelerinden ziyade dönemin çok kültürlü imparatorluk yapısını, farklı milletlerden kişilerin çok kolay din değiştirip çok farklı devletlere tabii olabildiğini anlatan, tarih okurken günümüzün değerleriyle düşünmeyip dönemin şartlarıyla düşünmemizi sağlayan çok güzel bir eser ortaya çıkmış.
Örnek olarak Cigalazade (Cağaloğlu) Yusuf Sinan Paşa dediğimiz kişinin Scipione Cicala adında öz be öz italyan olması, Osmanlı’ya geçip müslüman olduktan sonra bile italyadaki ailesinin eski din ve milliyetlerinde hayatlarına devam etmesi, Paşa’nın kendilerini sık sık ziyaret etmesi vb.
Kitap içerisinde en çok sevdiğim yerlerden birisinde, Osmanlı Devleti sınırlarını korumak için titizlikle çalışıyor, casusları sınırlardan geçirmemek için elinden geleni yapıyor. Yani ey ahali 500 yıl öncede “Sınır mamusmuş.”
Tarih ve istibarat meraklılarına özellikle tavsiye ettiğim, okuması zor ama içerisi dolu bir kitap. Puanım 8/10
Книга не про захопливі історії про шпигунів, а структуру й мережі контактів, що грунтується на історичних документах. Частина докторської дисертації, до речі, але адаптована під читача. Чергове цікаве протистояння Заходу та Сходу - християнства та мусульманства - що аж ніяк нікому не заважало))) І ці чарівні люди з усіх сторін - що за кошіль з золотом продадуть усіх і усе - різним сторонам і неодноразово))))
🖍️ Що дужче стикалися між собою імперії, то частіше центральні уряди вкладали капітал у шпигунство, значно дешевше, ніж гармати, рушниці, галери та парусники.
А на цю частину тексту я особливо звернула увагу - про так званих «державних службовців», тобто людей, які працювали «на палац»😆👇
🖍️Доречно розглядати ці доходи радше як бюджет…Узвичаєно конфісковувати майно цих пашів після їхньої смерті чи звільнення; урешті, годі уявити щось природніше, аніж те, що держава привласнює бюджет цих вельмож, що втратили для неї своє значення, відтак повторно передаючи його під виплату ренти, яка розподілялася з боку тієї ж держави.
Değerli hocamız daha önce çok az aralanmış belkide hiç açılmamış bir kapıdan bizleri farklı bir dünyaya götürüyor. Çok keyifli bir üslupta yazılan kitap okuyanı sıkmadan olayların içerisine sürüklüyor. Bazı noktalarda tarih kitabı olduğu gerçeğini unutup adeta macera romanı içerisindeymiş gibi heyecanla takip ediyorsunuz olayları. Cigalızade olsun Bursalı olsun hepsinin hayatları belkide ayrı bir kitap olur.. Ayrıca 16. yy Akdeniz'inin bu denli girift bir yapıya sahip olması insanı şaşırtıyor. Masa başında belirlenen kimliklerin bu dünyada geçerli olmadığını görüyoruz. Bir Osmanlı denizcisini dar'ül harpte annesini görmeye giderken de görüyoruz engizisyondan kaçmak için yıllarca müslüman taklidi yapanlarıda.. Hocamızın umarım bu tarzda eğlenceli ve alanında öncü çalışmaları devam eder. Belki bir SJ'li olarak pozitif önyargım olabilir ama özellikle teşekkür kısmında yüzüm baya tebessüm etti.
Evet literatürde olmayan bir konu ama kitap bu haliyle Gürkan’ın dediği gibi entellektüel okuyucuya hitap ediyor mu tartışılır. Casusluk mesleğinin handikapı olarak başarılı olan casusların tarihe geçip övgü kazanamayacağını az çok tahmin ediyoruz burdan da yola çıkarak kısıtlı kaynaklarda adı geçen casusların tümünün kaydı yakalanmalarıyla başlıyor. Sorgularından ve işkencelerinden sonra ölmekten kaçınmak için nasıl itirafçı olduklarını bu belgelerden takip edebiliyoruz. Gürkan da 16. yüzyıl Osmanlı-Habsburg genel durumu ve yapılan savaşların genel bilgisini vererek başladığı kitabında bu kısıtlı kaynaklardan 10 casusun hikayesiyle devam ederek kurumsallaşmamış Osmanlı istihbaratının değişik kanallardan gelen bilgilerle ne düzeyde olduğunu gözler önüne sermeye çalışıyor. Sonuç olarak kitap tarihe ilgi duyan entellektüel bir kişinin de oturup rahatça ve zevkle okuyabilir diyebileceğim bir düzeyde değil.
Daha önce pek incelenmemiş bir konuda, Osmanlı Devletinin istihbarat ağlarının incelendiği bu kitapta, bazı casusların hayat hikayeleri, Osmanlı İstihbarat ve karşı istihbarat unsurları, casusların elde ettiği bilgiler ve nasıl değerlendirildiği gibi konularda bilgi edinmek mümkündür. Bilimsel ilkeler gözetilerek ve çeşitli ülkelerin arşivlerinden derlenen bilgiler, kolay okunabilir bir metin içinde sunulmuştur. Yalnızca, kitabın aslında bilimsel makalelerin bir yeniden redaktasyonundan oluştuğunun bilinmesi ve okurken tekrarların bulunabileceğinden okuyucunun haberdar olması gerekir. Osmanlı tarihi, istihbarat tarihi, Osmanlı'da sosyal ve siyasi ilişkiler, Osmanlı - Habsburg ilişkileri ile ilgilenenlere tavsiye edilir. Ayrıca okuma meraklılarının da içinde çok şey bulabileceği bir kitap. Tek yıldızı kırma sebebim, kitabın kitap olarak hazırlanmamış olması.
Akademik bir çalışmanın bir bölümünün kitaplaştırılmış hali diyor Emrah Safa Gürkan. Akademik çalışmadan popüler bir kitap çıkar mı? İşte Sultanın Casusları böyle bir kitap. Her ne kadar zaman zaman akademik detaylar sıkıcı olsa da hikayeleştirmeler kitaba canlılık kazandırmış. FluTv deki anlatım tarzıyla kitap olmuş sürükleyiciliği meraklısana göredir. 16. YY da devletlerin öngörüleri casusları kullanım kabiliyetiyle orantılıdır. Her devirde strateji belirlemede casusların kullanımı önemlidir elbette ama casusların kendi işini yaparken kullandıkları argümanlar da oldukça karmaşık. Rüşvet ve sabotajlar bu hayatın bir parçası. Kitap gayet başarılı diyebilirim. Eğer okuyucunun alışkanlığı tarih değilse ilgisiz kalabilir elbette. Fakat benim hoşuma gitti.
Yorumlari hayretle okudum. İnsanlar uçuk kaçık ve efsanevi bi roman okuyacağini sanmiş sanırım. Bu kitabı okurken hayatimda asla ulaşamayacağım ve 7-8 farklı dilde kayda geçmiş arşiv belgelerinin eğlenceli ve olabildiğince objektif olarak yansıtıldığı şokuyla sürekli yüzleştim. Bu kitap tüm çakma tarihçilere ders olur mu sanmam ama siz "entelektüellere" ders olmadiği çok açık. Hayal kırıklılığı oluşturabilecek bir nokta varsa da bence örtülü operasyonlar, rüşvet, sabotaj ve süikast konularına yeterince girişilmemesi olmuş. Tüm konu istihbarat ve modern dönem öncesi elçilik/casusluk faaliyetleri üzerine egilmiş. Başka bir çalışma da bunun telafi edilecegini umuyorum.
Hakikaten okumaktan zevk aldığım bir kitap oldu. İlkokulda,ortaokulda ve lisede tarih derslerinde örneğin Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1521 yılında Rodos Adası fethedildi denir ve bu şekilde geçiştirilir. Ama Rodos Adası nasıl ve ne zorlukla fethedildi pek düşünülmez.
İşte bu kitap nasıl ve hangi şartlarda, hangi istihbarat kaynakları kullanılarak ele geçirildi gibi sorulara cevap veriyor. Bu kitap hakikaten güçlü bir araştırmanın bir meyvesi. Dolayısıyla bu kitabın ortaya çıkmasında emeği geçenleri kutlamak lazım.