Aylardır gözaltı, işkence, tutuklama ve ölüm haberleri geliyordu dört bir yandan. Görüyor, duyuyor, okuyor, ancak bir şey yapamıyorduk. Parçalanmıştık. Birinin gözü, ötekinin kulağı, diğerinin kalbi saçılmıştı oraya buraya. Her bir parçamıza başka isimler veriyorduk; kimi zaman onunkine sağduyu diyorlardı, kimi zaman bununkine deneyim… Kimdik biz, neydik, adımız neydi, hiçbiri önemli değildi bunların. İsteyen sezgi diyordu, isteyen bellek, bir başkası gelenek, öteki ortak bir duyarlılık…
Tamamlanmamış yaşamlar, arada kalmış insanlar, 80 döneminin acımasızlığı ve yaşamın kendine özgü sürprizleri… Mehmet Atilla’nın yeni romanı Paramparça, 80’li yılların “ikili” yapısını eşine az rastlanan bir “ikizlik” hikâyesiyle birleştirerek vicdanları sorgulatan, hakiki ve çarpıcı bir Türkiye kesiti sunuyor.
Daha çok bilinmesi, daha çok okunması gereken bir yazar Mehmet Atilla. Benim okuduğum ilk romanı Paramparça oldu.
Klasik bir 80 darbesi sahnesiyle açılıyor kitap. Tipik bir sorgu, tipik bir evden alma hadisesi. Fakat darbeyle ilgisini neredeyse o noktada kesiyor denebilir. O andan itibaren, ihtilali bir halı gibi yere seriyor ve birbirlerinin geçmişlerinin içine gizlenmiş parçalanmış hayatların izini sürüyor.
Mehmet Atilla’nın dili çok iyi. Uzun fakat kesinlikle yormayan cümleler, zorlama olmayan ve tamamen anlatıya hizmet eden betimlemeler, asgari düzeydeki diyalog kullanımı… Tüm bunlar akıcılığa hizmet ediyor ve 280 sayfalık kitap 100 sayfada okunuyor sanki. Ayrıca üç beş kişi etrafında ilerleyen anlatıdaki karakterler de o kadar güçlü ki hal, hareket ve tavırlarında herhangi bir inandırıcılık sorunu sezilemiyor.
Yakın geçmişimize loş bir ışık tutan bu kitap umarım severek okunur, yayılır.