"Çenemde demir halatlar vardı sanki, tek tek, yavaş yavaş koptuklarını duyuyordum. Üzerimdeki adamın ağırlığından nefesim bağırmaya yetmiyordu. Cansız bir inleme sürünerek ancak çıktı ağzımdan. Pas tadı geliyordu belli belirsiz. Gözlüklü, dişime asılmaya devam ediyordu. En sonunda bir çatırtı duydum, çene kemiğim parçalanmıştı sanki. İçimde bir boşluk hissettim."
Engin Türkgeldi’nin Orada Bir Yerde’si, benzerine pek az rastladığımız bir öykü dünyası çıkarıyor karşımıza. Alabildiğine görsel, dünya edebiyatının tanıdık öykülerine ve atmosferine göndermelerle ilerleyen, fantastiğin kıyısında bir öykü dünyası bu. Terk edilmiş kasabalar, köleler, peygamberler, cüceler, krallar ve dağ bayır dolaşan bilge kişiler… Bir solukta, düşünerek, şaşırarak okuyacaksınız.
Yalan söylemeye gerek yok; öykü, özellikle son dönem yerli öykücülük sıkı takip ettiğim bir alan değil. Başımdan bir iki kötü okuma deneyimi geçince bu ilgi son zamanlarda iyice azaldı. Bu sebeplerden ötürü iddialı konuşmak istemiyorum ancak mütevazilik bu esere yapacağım en büyük hakaret olur; 1 hafta içinde yaptığım iki okumadan sonra gönül rahatlığıyla söylemek isterim ki Orada Bir Yerde ıskalanmaması gereken bir başyapıttır. Kitapla derdim bitmiş değil, ileride bir daha okumak ve daha derin uğraşmak isterim, şimdilik ilk elden akılda kalanlar ve hissettirdikleri üzerine konuşmaya başlayalım, elbette bol spoilerle birlikte.
Ben genelde elde kalem kitap okuyanlardanım. Bu kitapta ise daha ilk cümleden anlatının, söylencenin büyüsüne kapılıp o dünyadan kopmak istemediğimden kendimi ödüllendirip kalemi bir kenara bırakarak yazarın kurduğu dünyanın içinde dolaşmaya başladım. En baştan katmanlı bir okumanın imkanlarını sezmiş olsam da yazarın yer yer büyülü gerçekçi yer yer 1001 gece masalları tadında ilerleyen ( ama fantastik kesinlikle değil, ne anlatıyorsa olmuş ya da az sonra olacakmış kadar yakın) anlatıya eşlik eden o tertemiz dili ( ama kesinlikle basit değil) ötesine imkan vermedi zaten. Bu kitapta neyi, nasıl anlatacağını bilen ve sizi gereksiz yüklemelerle boğmayan bir üslupla karşılaşacaksınız ki bu eteklerinde tüm taşları birden kafamıza atmayı meziyet sanan günümüz ikliminde az buz şey değil. Az çoktur diyen abiye ve Calvino’nun kısa öykü denemelerine selam eder ve 1. Okumadan aldığım edebi haz için yazara teşekkür ederim. Bu ilk okumadan aldığım keyife kefilim ve her okura ( benim gibi öyküden uzak duranlar siz de bu her okura dahilsiniz) kesinlikle öneririm.
Bundan sonra yazacaklarım ise sadece beni bağlar, “ ben buradan okudum” ama yazar bunu mu kastetti hiç bilmiyorum ancak benim için kitabı iyi kitaptan başyapıta taşıyan şey birazdan yazacaklarım oldu. İlk okumanın büyülenmesi dinince devreye yakın okuma girdi ve sonuçları toparlayabildiğim kadarıyla şöyle;
Kitap, orada bir yerde ve bir zamanda bir dünya yaratıyor, hem de çok başarılı bir şekilde. Yer belli değil ancak, hanlar, saraylar, çöller, ıssız köyler ve malların ve söylencelerin değiş tokuş edildiği şehirler ama belki de en önemlisi Peygamber bize mezapotamya, Ortadoğu hattında olduğumuzu söylüyor. Zaman da belli değil, öyküler içinde kronolojik ilerliyor ama tarihin başında da olabiliriz ( sınıflı tarihin) ortaçağ’da da ya da batı merkezli düşünmeyi bir kenara bırakıp Mezapotamya’nın yeni ortaçağı yani günümüzde de olabiliriz, hatta post apokaloptik bir dönemde olabilir ( savaş ve salgının harabeye çevirdiği bir gelecek) İçine atıldığımız dünyanın ne menem bir yer olduğu her öykü ile birlikte biraz daha şekilleniyor. Kitap “ Saat kulesi kasabanın kalbine saplanmış bir hançerdi. Kulenin dikildiği sene çıktı savaş. Köpekler o sene zehirlendi, kuyular o sene kurudu. Ve bütün kadınlar o sene dul kalacaklarını anladılar” cümlesi ile açılış yapıyor. Fallik nesnelerin Freudyen yorumu bir yana kendileri dışında( savaş o sene çıktı) doğaya ( kuyuların kuruması), diğer canlılara ( köpekler o sene zehirlendi) düşman bir gerçeklikle daha ilk cümleden karşılaşırız. Öyküler ilerledikçe bu çürümüş, yozlaşmış, irinli, hastalıklı ve yamyamsı varoluş daha da gün yüzüne çıkacaktır. Karşımızda boylu boyunca bir çöküş toplumu vardır ve biz buralı olduğumuzdan mütevellit biliriz ki tanrı peygamberlerini yoldan çıkmış toplumlara nizam, intizam için gönderir. İlk öyküyü kasabada savaşa gidemeyen kötürüm birinin ağzından dinleriz. Bütün erkekler savaşa gidince kasaba ve kadınlar onlara kalmıştır, bunun gönenciyle konuşur. İkinci öyküyü ise kuzey savaşında köle düşmüş birinin ağzında dinleriz. Hikayeleri aşağıdakilerin dilinden dinlesek de yazar bizi bu karakterlere bir yakınlık duyamayacağımız bir mesafede tutar, kötürümler erkeklerin öldüğüne sevinir, köleler diğer kölelere direnmenin nafileliğini anlatır, “ beklenenin aksine ilgimizi en çok çekenler, kölelerin kaçıp efendilerinden intikam aldıkları değil, efendilerin kölelerine yaptıkları işkencelerin anlatıldığı abartılı hikayelerdi” Mükemmel Bir Gülüş öyküsünün Marksist sınıf çatışması ve emeğe yabancılaşma üzerinden de yorumu yapılabilir ancak kitlenin koyunla özdeşleştiği yerde ( bakınız kutsal öyküsü) yiten dişin lafı mı olur.
Ve bu köleler- efendiler, savaşlar ve kötürümler dünyasında 40’lı yaşlarında bir peygamber zuhur eder ( 40 yaş, köle ve deve derisinden matara !) Bu 3. Öykümüzdür ki tek başına değerlendirdiğimde en sevdiğim öykülerden biridir. Kitabı olmayan bir peygamber kutsal sözleri kendi ile birlikte taşımakta ve gittiği her yer götürmektedir. Bir köylüye konuk olur, köylü onu üç gün üç gece dinler ve o çekip gittikten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz, evini, sürüsünü ardında bırakıp onun sözlerini tekrarlayarak kasabaya doğru yola düşer, peygamberin sandalı ve deve derisi matarasıyla. Bu eski düzenin çatırdadığı ilk andır ve ardı gelecektir, söz anonim bir şekilde yayılacak ve en sonunda kitabede kurallaşacaktır.
Soytarı hırsıza buradan bir kaçış olmalı dese de o iş biraz zor, zamanı gelmedi daha. Cüceler sarayında anlatıcı bu sefer başka bir ötekidir ancak sarayın içinden başka bir saray özlemiyle konuşur. Babası onu saraya şaklaban olsun diye satmış ve o da soytarılığın hakkını vermiştir. Kuzey savaşının etkileri üst kademede de görünmektedir ( Kitapta herhangi bir ismin geçtiği tek bölüm burasıdır ki bunu güçlü olanın tarihi yazmaya muktedir oluşuna da yorabiliriz evet sonda Vera ismi geçiyor ama o başka bir tarihin hikayesi) ve cücemiz kendi düşüne kavuşmadan önce hükümdarın emri hilafına elini kana bulamak zorunda kalıyor ve ışıklar tam da en yakın olduğu anda kararıyor, ezeli hikayedir, iktidar kullanıyor ve atıyor.
Kuş uçmaz kervan göçmez köylere ya hükümdar vergi ve asker için ya da ipsiz sapsız tipler binbir musibetle gelirken bir gün İyi Bir Yolcu uğruyor iyi yemek ve güzel hikayeler anlatan bir yolcu. Bu yolcu ile birlikte önceki öykülerin temel meseleleri ( peygamber, kuzey savaşı) tekrar hatırlanıp yeni bir safhaya geçiliyor, büyük salgın. Avrupa’daki 100 yıl savasları sonrası yayılan veba salgını ( dünyanın en edebi varoluşçu kalecisine selamlar) misali bir salgın yayılmakta ve bu bizi kurguda diğer öykülere hazırlamaktadır. Ben bu kitaptaki 10 ayrı öykünün yerlerinin değiştirilmesi dahi teklif edilemez diye düşünüyorum. Mesela bu öykü ya da sondaki ilk görüşte ölüm bu kitabın başına asla gelemezdi, gelse bu başka kitap olurdu. Tek tek her öykünün değerini artıran şey bu sıralı hat bence. Neyse bu iyi niyetli yolcu bize daha başka bir sürü spoiler verecektir, yamyamlık yapan köylüler, cinayetin yasal olduğu ülkeler gibi ve irini köye bırakıp yola devam edecektir.
Savaş ve salgının harap ettiği toplumsal yapı git gide dibe vururken biz kendimizi YEMEK sofrasında komşumuzu yerken buluyoruz. Bir değirmenci “ gelenekleri ve bizleri hiçe sayarak” intihar eder, kuralı çiğner ve kitle gönülsüzce son yemeği yemek için ölünün kapısına yönelir. Ama neyse ki muhtarlarımız var, toplumun bekası için dişini ölü bedenlerimize geçiren “ Bu son görevimizi her şeye rağmen yerine getirmemiz, köyümüzün birliği ve geleneklerimizin sürekliliği için elzem. Lütfen bunu unutmayın. Afiyet olsun.” Bu birlik ve beraberlik miti çatırdamak üzeredir, “deniz tuzu bütün tadını kaçırmıştır” her şeyin. Ve biz bir ara peşrev ile yeni bir hikayeye geçeriz.
“ Üzerinden onca vakit geçmesine rağmen o dehşet dolu günleri birer kabus olarak tekrar tekrar, en canlı halleriyle yaşıyorum.” Uzaktaki öyküsüne geldik, savaş,salgın, yamyamlık artık uzakta kalmış ama anısı hala taze günlerdir. O yıkım günleri 20 yıl geride kalmıştır ama izleri yaşayanların bedenine kazınmış ve kolayca silinmeyecektir. Toplumsal travmalar böyledir, gömüldü dediğin yerde tekrar canlanır. Hatırlarsınız bir peygamber vardı, onun sözleri ( söylence ve efsanelerle bulaşık) bugüne ulaşmış ve o çürümüş, irinli yapı artık bertaraf olmuştur. Ama umutlu olmak için bir neden var mı, onu da ilerde göreceğiz.
Geldik son üç öykümüze, hikayelerin kronojikliğinden bahsetmiştim, Kutsal öyküsü “ güneş doğmak üzereydi”, Endülüs Köpeği “ Güneş tam tepedeydi” ve İlk Görüşte Ölüm “ Şöminede can çekişen ateş, han duvarlarını zar zor aydınlatıyordu” ile başlıyor. Yeni bir tarihin ön günündeyiz, Kuzey savaşı, büyük salgın, kötürümler, peygamber, cüceler, yamyamlar ve köleler artık tarihin konusu.
Kutsal ile köyden şehre geçiyoruz. Yeni bir düzen kuruluyor ve kuruluş kral ya da kurban istiyor, emin değiliz. Kılıç ya kutsayacak ya kellemizi olacak. Hükümdarın koltuğu boş ve kitle ve tanrılar kral ya da kurban istiyor. Bu bölümde sanki pagan bir törende gibiyiz ve yeni kurulacak dünya peygamberin kavliyle ilksel mitini talep ediyor gibidir. Yazar bu bölümün başında çobanın koyun tasviri ( her biri birbirine değiyordu) ve sonunda çobanın kral-kurban töreni esnasında biriken kalabalığı tasvir edişinde ( kalabalığa baktım, herkes birbiriyle temas halindeydi. Herkes bir başkasına dokunuyordu) kurduğu benzerlik ile döneme dair umutları baştan kesse de biz yine de devam edelim. Şimdi Endülüs Köpeği havlasın.
“Bazen bu yozlaşmış şehirde Kitabeyi kimse umursamıyor mu artık diye umutsuzluğa kapılıyorum” Bir kitabemiz olduğuna göre peygamber ve kuralları bizi yeni bir dünyaya taşımış demektir ki zaten salgın ve savaşın sözü edilmez artık, onlar Uzaktaki günlerde kalmıştır. Kuş uçmaz kervan geçmez köylerden şehire ( saraya değil çarşıya) taşınıyor öykülerimiz, kahvehaneler, hanlar, terziler ve kalabalık sokaklar diyarına. Ama bu taşınma, felaketleri ardında bırakma bir barış ve kardeşlik çağını işaret etmez, ölme ve öldürme hakkı belli kurallara bağlanmış, peygamberin hakikati, bozuk köy yollarından geçerken kendi de bozulmaya uğramıştır. Kitabe de “Endülüs köpeği havladığında biri ölür “ yazar ve kahramanımız bu kehanetin gerçekliğini öğrenmek için yollara düşer. Onun bu soruşturması bilene 1001 gece masallarından Samarra’da Randevuyu çağrıştırır. Bu öyküde kitabın tek başına güçlü öykülerinden biridir, diğerleri ile birleşince hepsi zaten Voltran oluyor.
Ve geldik sona, İlk Görüşte Ölüm. “ Kural mutlaktı, herkes hayatında bir defaya mahsus olmak üzere, ceza almaksızın bir başkasını öldürebilirdi. Kural ne kadar kesin ise, kaynağı da o kadar belirsizdi. Kadim bir peygambere çığrından çıkmış insan kurban etme törenlerinin önünü kesmek için indiğini söyleyenler de duydum, delirmiş bir hükümdarın başlattığı bir oyun olduğunda ısrar edenler de. Kimileri kıtlık ve salgın hastalıklara önlem olarak başladığını, başkaları sapkın bir oyun olduğunu söylüyordu.” Kuralın kaynağı belirsizleştiğine göre epey uzaklaşmış olmalıyız o felaket günlerinden ama efsane ve kitabenin gücü hala baki, sadece kaynağı bilinmiyor. Ancak toplumsal yapı hala kurban ritüeli ile varlığını koruyor ve bu çerçeve kesin kurallarla belirleniyor, ihlal etmenin yani iki kişi öldürmenin, öldürme hakkını satmanın, yabancı öldürmenin ( gözünü seveyim alış veriş ilişkilerinin) cezası muktedirin elinden ölüm. Felaketten uzaklaşmışız demiştik, kitap boyunca olmayan şeyler ilk kez karşımıza çıkıyor, tiyatro oyunları, kütüphaneler, valinin düzenlediği balolar, ressam ve heykeltıraşlar, hakim, “özenilmiş bir salaşlık”, entelektüel sohbetler ve elbette aşk. Demek ki nizam intizam tesis edilmiş, sermaye birikimi sağlanmış ve para babaları sanatın ve sanatçının sponsoru haline gelmiş. Ancak tesis edilen nizam geçmiş ritüellerin gölgesinde kaldıkça Orada Bir Yerde, herhangi bir zamanda yaşanan çürüme elbette koyun-kitlenin kapısını çalacak, tarih uyanamadığımız bir lanet olarak tam karşımızda duracaktır. “ Arkadan bakınca o Kuzeyli şapkasıyla daha da aptal gözüküyordu. Testiyi iki elimle kavradım, yukarı kaldırdım ve seyyahın kafasına indirdim. “
Yeni bir kuzey savaşı bu ölümün ardından peydah olur mu bilinmez, dinine yandığım tarihi tekerrüre doymuyor ama olursa da bu hikayeyi bu kalemden yeniden dinlemeyi çok isterim. Yeni kitabının dört gözle beklendiğini bilmek sanırım bir yazar için en büyük övgü olsa gerek.
Bu 96 sayfalık küçük oylumlu kitap, gerek diliyle, gerek içeriğiyle kendini çok rahat okutan sade, ilginç öykülerden müteşekkil.
Engin Türkgeldi, bir hekim aslında; kadın doğum uzmanı olarak bir hastanede çalışıyor. Şimdiye kadar yazdığı öyküleri çeşitli internet dergilerinde ve matbu dergilerde yayımlatmış. Kitabı kısa zaman önce basıldı ve öyküleri ilk kez kitap formatında okur karşısına çıkmış oldu.
Engin Türkgeldi kısa ve yalın cümleleri tercih eden bir yazar; dilinde hiçbir zorlama yok. Genellikle tarihî, gizemli mekânlarda geçen fantastik öyküler kurmuş yazar ve bizi bu fantezilerin içinde, yaşadığımız dünyaya benzese de aynı zamanda bir masal diyarını andıran yerlere sürüklüyor. Bunlar aynı zamanda dehşetli öyküler ve dilin sadeliğiyle anlatılan hikâyenin dehşeti arasındaki karşıtlık, yazarın bilinçli seçimi gibi duruyor; bu karşıtlık bir bakıma, farklı bir yadırgatıcılık efekti, farklı bir çarpıcılık katmış anlatıma.
Öykülerde ayrıca görsel bir boyut var; gözlerimizin önünde bir çizgi roman estetiğine sahip kareler canlanıyor ve öykü cümleleri, bu çizgi romanın konuşma balonlarını dolduruyor adeta. Kitabın bende bıraktığı etki bu oldu.
Engin Türkgeldi’nin “Orada Bir Yerde” adlı kitabını, tüm öyküseverlere tavsiye ediyorum.
Engin Türkgeldi güzel ve özel bir edebiyatın kapısını açıp, dünyasına buyur ediyor bizi. Memnun oldum, sevdim. Oralarda, bir yerlerde yaşanan, zamansız mekansız öyküler; birinin kucağına yatmış da ondan dinleniliyormuş hissiyle okunuyor. Kitap bittiğinde, 10 öykünün yarattığı duygu daha çok romanların sebep olduğu türden. Zira bağımsız öyküler olarak yazılmış olsalar da, tek bir dünyanın içinden çıkıp gelmeleri, zaman zaman birbirlerine yaslanmaları, kendiliğinden esere daha bütüncül yaklaşılmasına sebep oluyor. Tüm öyküleri ayrı ayrı ele aldığımızda ise hepsinin altından anlattığından daha fazlası çıkıyor. Türkgeldi yarattığı dünyada, karakteri, olayları, kurgusuyla metaforlar kurarak çok büyük ve ciddi mevzuları, naif ve tam da kitabın arka yazısındaki 'fantastiğin kıyısında' tanımlamasına yakışır şekilde ele alıyor. 'Mükemmel Bir Gülüş', 'Peygamber', 'İyi Kalpli Yolcu', 'Yemek' en sevdiğim öyküler olarak benim için öne çıkıyor. Sizin öyküleriniz hangileri olacak acaba? Herkese iyi okumalar!
Türk edebiyatının yeni yüzlerindeki sıcaklık benim de mimiklerime yayılıyor doğrusu. Sonrasında öyküleriyle zihnime sıçrıyor ve küçük patlamalar yaratıyorlar. İşte bu yeni yüzün, yeni heyecanın ve bir nevi devrimin son patlamasıysa Engin Türkgeldi oldu.
Karşımızda bir ilk kitap var; ancak bu ilk kitap Can Yayınları gibi ülke edebiyatımıza değerli katkıları olmuş bir yayıneviden çıkma başarısını göstermiş de bir kitap. Ayrıca bu eser her ne kadar bir “ilk kitap” olsa da Engin Türkgeldi’nin edebiyatımıza attığı ilk adım değil. Çünkü karşımızda yeni yazar kisvesi altına gizlenmiş tanıdık bir isim var. Bu da bir eleştirmen olan beni, ilk eserini yazmış bir yazarı irdeleyeceğim tutumdan çıkartıp bu alanda ilerlemiş bir ismi mercek altına alacağım tutuma doğru sürüklüyor.
Orada Bir Yerde, uzun zaman sonra gerçekten de kitabın içeriğini anlatan bir tanıma sahip bir kitap. Buna özellikle değiniyorum, çünkü yayınevlerinin gerçeği yansıtmayan ya da kitabı olmadığı bir şeymiş gibi gösteren tanıtım metinlerinin/arka kapaklarının tuzaklarından bana gına gelmişti. Onlara kanmamak içinse daha farklı bir yaklaşım sergiliyordum. Oysa Orada Bir Yerde için yazılanlar, kitabı bitirdiğimde tam olarak düşündüğüm şeylerdi ve içeriği doğru biçimde aktarıyordu. Eserin tanıtım metnindeki "fantastiğin kıyısında" benzetmesi fazlasıyla yerinde.
Bu hiçbir türe tam girmeyen öykü derlemesi, adındaki muallaklığı türüne de taşımış durumda. Cücelerin, peygamberlerin, sakatların, gazilerin, dulların ve gözü dönmüş aşıkların zamanına ve mekanına girmek için fazla düşünmeye gerek yok.
Son olarak, favori öykülerim olan Mükemmel Bir Gülüş ile İlk Görüşte Ölüm’den kısaca bahsetmek istiyorum. Okurlarım biliyor, metinlere psikanalitik yaklaşmaya bayılıyorum. Bu defa bunu uzun uzun yapmayacak, ama İlk Görüşte Ölüm adlı öykünün bir okur olan benim zihnimde psikanalitik karşılıkları olduğuna dikkat çekmek istiyorum. İlk Görüşte Ölüm, fazla derine inmeden insanın birine olan bağlılığı ve sevgisine yine insan psikolojisinin yıkıcı gücü/itkileri açısından bakışı etkileyiciydi. Mavi Sakal masalı bu alanda oldukça bilinen bir örnektir. İlk Görüşte Ölüm’de de bir Mavi Sakal etkisi gördüm ben (kendi açımdan). Mükemmel Bir Gülüş ise altında kapitalist bir eleştiri barındırıyor diye düşünüyorum. Özellikle başkalarının emeğiyle mükemmelleşen patronlar canlandı gözümde.
Orada Bir Yerde, gidip onu görmenizi ve ikircikli dokusunda dilinizin ucunda olup da bir türlü adını söyleyemediğiniz karakterleri barındıran güzel bir eser. 93 sayfalık kısa yapısıyla da bir günde bitirmek ve tadına varmak için yeni okurlarını bekliyor.
Orada Bir Yerde çok hızlı başlayıp büyüsüne kapıldığım sonra da bitirmekten korkarak yavaşlayarak okumaya devam etmeye karar verdiğim nadir kitaplardan oldu. Yine de yerimde duramayıp okudum, bitirdim bir an önce.
Kitabın isminden de anlaşılacağı gibi, Türkgeldi, tam olarak neresi olduğunu bilmediğimiz bir yerlerdeki, bazı şeyleri işaret ediyor okuyucuya. Her öyküyle yavaş yavaş aralanan kapı bize atmosferin ayrıntılarını sezdirse de, sona gelip kapağı kapayana dek serüven ve yaratma süreci hiç bitmiyor. Okuyucuya zaman ve mekanı kendi tamamlaması için bir yandan ipuçları yerleştirirken diğer yandan güzel boşluklar bırakıyor. Böylece okuma süreci eğlenceli bir oyun halini alıyor. Zihin hep çalışıyor.
Kitabın en ilgi çekici yanlarından biri de, Türkgeldi’nin hiç bir ayrıntıyı es geçmeden, incelikle kurduğu atmosfer. Savaşlar, saat kuleleri, büyük salgınlar, kitabeler ve bu coğrafyaya hizmet eden başarılı karakterler. Babası tarafından satılan bir cüce, uzak yollardan hikayeler getiren bir yabancı, geceyi handa geçiren ve merakına yenik düşerek tehlikeli sularda yüzen bir seyyah, kendini garip bir yerde bulan köle... Her öykünün kendine has dünyasında gezerken, bir sonraki öyküde bir diğerinden iz bulmak zekice kurgulanmış bir bütünün parçası elbette. Yabancısı olduğumuz toprakları arşınlarken, tanımadığımız dünyalara buyur ediyor bu kitap insanı. Hem de bu öyle bir buyur etmek ki, kitap bittiğinde siz de artık Orada Bir Yerde, onlardan biri oluyorsunuz!
Bu tipte alışageldik dünyaya ait olmayan öyküleri anlatırken de yalın ve öz bir anlatımı seçmiş Engin Türkgeldi. Yerinde ve dozunda betimlemeler, inandırıcı diyaloglarla okurun kurguya daha rahat girmesini sağlarken, keşfetmek için büyük bir açlık beslediğim karakterler ve hikâyeler için iştahımı daha da artırıyor.
Oldukça başarılı bulduğum bir ilk kitap! Tavsiye ediyorum.
İlk kez okuduğum (zaten bu kitap basılan ilk eseriymiş, daha önce online eserler vermiş) Engin Türkgeldi’nin sağlam bir edebiyatçı kumaşına sahip olduğu açık. Gayet duru bir üslupla etkileyici bir atmosfer oluşturmuş ki bu göründüğünden daha zor bir iş. Aslında bir öykü kitabı ama gerek öyküler arası bazı göndermeler/bağlantılar, gerek öykülerin genel havası, teması, uyandırdığı bütünlük duygusu dikkate alındığında, gevşek bağlarla birbiriyle ilintili bölümlerden oluşan bir roman/anlatı olarak da nitelenebilir. Zamanı ve mekanı belirsiz olan, gerçeküstü tonlar taşıyan, zaman zaman (çoğu zaman da diyebiliriz) grotesk bir özelliğe bürünen güçlü bir kitap. Yeni eserlerini merakla bekleyeceğim.
bilinmeyen zamanlarda, bilinmeyen topraklarda geçen ve bazıları birbiriyle bağlantılı öykülerden oluşan oldukça iyi bir kitap. yıllar süren savaş, açlık, sefaletle mahvolmuş bir halk, salgın hastalıklar, cüceler, topallar, sakatlar... çok da aydınlık olmayan bir atmosfer çiziyor kitap. genellikle son cümleyle vurucu sonu ortaya koymayı iyi başarmış türkgeldi. son derece duru ve arı bir dili var yazarın. tek bir fazla sözcük yok. (çünkü son dönemde türk edebiyatında problemli olmaya başlayan bir yan bence bu.) öykülerin üstünde uzun uzun çalışıldığı belli. kitabın en çok bu tarafını sevdim.
Mükemmel bir kitap okudum. Çok önemli şeyler anlattığı için değil. Kelimeleri bir sanatçı gibi kullandığı, kelimelerin bir araya gelişinden bir sanat eseri ortaya çıkardığı için. Kelimeler öylesine özenle ve dengeli seçilmiş, öylesine uyumla inci gibi sıralanmış ki en zayıf öyküde bile sayfalara öylece bakıyor ve okuyorsunuz, okuyorsunuz, okuyorsunuz... Kitap sanki hipnotize ediyor. Kelimeler sihirli değneğe dönüşüyor, sizi peşinden sürüklüyor. Ben bunu ifade edecek kelimeler bulmakta güçlük çekiyorum. Büyülendim.
masallara özel ilgi duyan bir insan olarak bu tazecik öykülerde eski masalların tadını bulmak beni çok mutlu etti. gerçekten orada bir yerlerde hayalgücümüzün derinliklerine seslenen bu öykülere kulak vermek oldukça keyifli ama tadı damakta bırakan bir deneyim sunuyor insana.
Bir çobanın, bir gezginin hayatını hiçbir zaman tam olarak deneyimlemeyecek olma gerçeği gerçekten üzücü. Artık koşullar ve zamanların el vermediği gibi, bu noktadan o noktaya dönüş yapacak bir cesaretim de yok diyebilirim. Ancak, iyi ki böyle kitaplar var ki gezginler ve çobanlar gibi kimseler hakkında hikayeler okuyup, başlarından neler geçmiş olduğunu daha iyi öğrenebiliyoruz.
Evet, Orada Bir Yerlerde, bir öykü kitabı. Bir Kutu Kitap aboneliğinden çıkmış olan ve açıkçası hiçbir noktası ile ilgimi çekmeyi başaramamış bir kitaptı ilk görüşte. Ne kapağı, ne başlığı ne de arkadaki açıklama beni etkileyebilmişti. Yine de okumam gerektiğini düşünüp okudum ve beklediğimden çok daha iyi çıktı.
Bir Kutu Kitap’ın yürüyüş kutusundan çıkmıştı bu kitap ve neden “Yürüyüş” isimli bir kutuya konduğunu ise okuduğunuzda kolaylıkla anlıyorsunuz. Çünkü kitaptaki öykülerin hemen hepsinde bir yolculuk söz konusu. Kimi zaman bir seyyah geliyor, kimi zaman bir çoban geliyor. Kimi zaman kasabaya atlı biri geliyor, kimi zaman da çulsuz ve zayıf, kara kuru biri. Hikayelerin birçoğunda, bir takım karakterlerin gidip gelmesi söz konusu. Bütün öyküleri birbirine bağlayan birkaç özellikten birisi bu. Öteki özellik, hikayelerin fantastiğe çok yakın olması. Fantastik adı ile anılmaya bu kadar yaklaşıp da fantastik olmayan bir eser ile pek sık karşılaşmam. Eğer ufacık, azıcık değişim olsa öykülerde, rahatlıkla fantastik diyebilirsiniz ama bu haliyle biraz zor. Fantastiğe öykünen bir öykü kitabı. Neden fantastik diyorum peki? Çünkü öykülerin birinde, enteresan bir distopya var. Bir diğer öykü de krallıklar, öteki öyküde de erkeksiz kalan bir kasaba söz konusu.
Bu şekilde olan öyküler sizin aklınızı çeliyor. Eğer iyi olmadığınız bir gününüzdeyseniz veya sarhoşsanız bu hikayeleri fantastik sanabilirsiniz ama üstüne birkaç dakika düşünüldüğünde, iyi bir ölçü biçim uygulandığını ve o aranın gayet başarılı bir şekilde bulunduğunu fark ediyorsunuz. Kitabın en sevdiğim yanı bu oldu sanırım.
Öykülerin bir diğer özelliği, sonlarının açık uçlu olması. Hemen hemen hepsinin net bir sonu yok. “Şu oldu, bu oldu ve bunlar yüzünden de onlar oldu,” demiyor kitap. “Şunlar olmuşmuş,” diyor ve karakterlere ne olduğunu, durumun nasıl sonlandığına siz bir yorum getiriyorsunuz. Hikayenin sonu, sizin kafanızdaki yoruma göre şekillenip somutlaşıyor. Kitabın bu kısmını da tuttum. Somut finaller, böyle fantastik ile neredeyse bir tango yapıyormuşçasına oynayan bir kitaba yakışmazmış. Yazar iyi bir karar vermiş.
Son olarak da, öyküler sizi tiksindirmekten çekinmiyor. Ne gibi şeylerin tiksindirici olduğunu yazmayacağım çünkü birkaç öykünün çarpıcılığı bu tiksinçliğinden geliyor. Okuyucu olarak, metin bitiyor ve okuduğunuz cümlenin tiksinçliği sizi beklemediğiniz bir anda beklemediğiniz bir biçimde çarpıyor. Bu kısmını da beğendim. Genel olarak, kendine has olan kısımlarını beğendiğim bir öykü kitabı oldu kendisi. Okumaktan pişman olduğum öyküsü olmadı. Sadece, diğerlerinin yanında birkaç tanesi sönük kalıyor ama çok da önemli değil.
Çok da uzun olmayan on öykünün içinde birkaç tanesinin sönük kalması bence başarılı bir oran. Bütün bunların haricinde, yazımı da gayet tatlı. Öykü kitabı olduğu için günlük konuşmaya kıyasla cümleler daha özenli ama buna rağmen betim betim betimleme kokmuyor.Güzel bir denge sağlanmış.
Okuduğum öykü kitapları arasında en tuttuğum kitaplardan ve beni şaşırtan kitaplardan biri oldu. Orada bir yerlerde saklı olan güzel şeyleri bulacağımız güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
2017 yılının okuduğum son kitabı oldu Orada Bir Yerde. Zaman ve mekan kavramlarını vurgulamadan nasıl sağlam bir öykü evreni kurulura iyi örnekti öyküler. Orta çağda geçiyormuş izlenimi verse de aslında zaman belirsiz. Karakterler ise isimsiz olmalarına rağmen oldukça gerçekçi. Bunda öykülerin çoğunun birinci tekil şahıstan yazılmış olmasının da etkisi var bence.
Erkekleri Kuzey Savaşı’na gitmiş hiçbir yerin ortasında bir kasabada başlar hikayeler. Anlatıcı kasabadaki sakat erkeklerden biridir. Olanları güzel sade bir dille özetler ve gelen habercinin getirdiği kötü haberle kendi lehine güzel bir sonla bitirir öyküyü. Sonra bir köle pazarına düşer yolumuz. Satın alınan köle başına gelenleri soğukkanlılıkla anlatır. Öykülerdeki bu dili, bana göre tam da aradığım kelime buydu; soğukkanlı dili çok sevdim. Satırlardaki acı oldukça gerçekçi ama anlatım soğukkanlı. Okurken duygu size geçiyor, kullanılan dilin güçlü mahareti sizi izleyici koltuğunuzda rahatsız ediyor. Aslında söylemek istediğim öyküyü okumaktan çok izliyor hissine kapılmanız.
Köle pazarında yaşananlardan sonra ıssızlığın ortasında küçük bir çiftliğe doğru yol alıyoruz. Kendi halinde yaşayıp giden kahramanımızın hayatı bir gün bir ziyaretçinin gelmesiyle nasıl değişiyor izliyoruz. Süregelen Kuzey savaşı tüm öyküler boyunca anılıyor. Kimi öykülerde savaş devam ediyor kimisinde bitmiş ve insanların hayatını nasıl etkilemiş görüyoruz.
Öykülerin içinde bir sonraki öyküye gönderme yapan küçük ipuçları var. Kitabı ara vermeden okursanız bu ipuçlarını yakalamanız daha kolay olur. İnsan olmanın, insanın kendi içinde yaşadığı ikilemin ve tutarsızlığın, bencilliğin, merakın ve açgözlülüğün anlatıldığı hikayeler yer alıyor kitapta.
Farklı bir cenaze yemeği pişirilen tuhaf köy, dişleri için köle toplayan efendi, en iyi anlarını ölümsüzleştirmek isteyen eş, Endülüs Köpeğinin çağrısını uygulamak zorunda hisseden adam, cüceler sarayına gitmek isteyen cüce ve daha birkaç enteresan karakterin öyküleri ile bezenmiş bu kitabı keyifle okudum.
Bambaşka bir zamana-mekana ait anlatılardan tat alabilmemin ilk şartı atmosfere inanmam.. Engin Türkgeldi o kadar başarılı kurmuş ki dünyasını oluşturduğu atmosfere kapılmamak, karakterlerinin ve hikayelerinin soluğunu duymamak zor.. Öyküler tek tek ve nihayetinde bütünüyle çok heyecan verici.. Bir ara etrafınıza bakıp saat kulesini, elinizin altında şarap testisini bile aratır sanki ^.^
Türkçe romanın 2000'lerde şaha geçmesinin ardından öykümüzün de ona katıldığını görmek beni çok mutlu ediyor. "Orada Bir Yerde" okuduğum öykü kitapları içerisinde bütünüyle en olmuş hissettirenlerden birisi. Engin Türkgeldi'nin her öyküde diğerlerine yaptığı ufak atıflarla yarattığı, hem tanıdık hem de farklı olan bu dünyayı ben çok sevdim. Gerek dil, gerek kurgu, gerekse özgünlük olsun öykülerin tamamı çok iyi. Tek şikayetim kitabın çok kısa olması olur, zira bir günde bitti. Bundan sonra yalnızca kitaplarını dört gözle beklemeyeceğim Engin Türkgeldi'nin, dergilerde de gözüm onun adını özellikle arayacak.
Okumaya başladığınız hikaye sizi farklı bir dünyaya taşıyorsa, merak uyandırıyorsa bir parça da masalsı dokuya sahipse başarılı demektir. Keyifle okudum.
Tüm kalemkârlar, puslu zaman kavramıyla edebiyat yapmanın ne kadar zor olduğunu bilirler. Karakter, Mekân ve Diyalog kurmakta tek kaynağınız zamandır çünkü.
Heybesinde insana dair, inanç, uzaklık, coğrafya ve kaderle mayalanmış öyküler bulunan Seyyah’ın, geçtiği yollara bıraktığı, dokunduğu ağaçlara astıkları gibi…
Farklı gibi duran öykülerin, ilerledikçe nasıl da iç içe geçtiklerini, birbirlerinin başrolüyken bir anda arka planlarda figürlere dönüştükleri de kurgunun zekice planlandığını gösteriyor.
Kısaca, hepimizin tek tek, ayı ayrı yaşadığı “tek bir hayat gibi.” Saygılar.
Ankara-Nevsehir arası dört saatlik otobüs yolculugunda Orada Bir Yerde'ydim. Oradaki öykülerin hepsinin içinden geçtim. Çöl ortasinda kuş ucmaz kervan geçmez köylerde, savaş ve salgından arta kalmış tuhaf kişilere karışıp onların zehirli yemeklerini yedim. Nice cinayetten, vahşetten kıl payı kurtuldum, dişlerimi yokladım, yerindeydi... Nevşehir otogarinda kitabı kapattım. Çok iyiydi..
Uzun zamandır okuduğum öykü kitaplarından farklı olarak arka kapa yazısında değinildiği gibi farklı bir dünya ile karşılaştığım zaman ve mekandan azade bu öyküler beni içine çekti ve bir solukta okudum. Bu niteliği hoşuma gitti, zira hayal gücümü zorladı. Aynen Murathan Mungan'ın Şairin Romanı kitabındaki gibi,Coetze'nin Barbarbarları Beklerken kitabında olduğu gibi. Bazı ipuçlarına bakarak tahminler yürüttüm. Çöl, kuzey savaşları, büyük tapınak) bu açıdan bakılınca okuruna da alan bırakan bir kitap. Yazarın öykü içinde kullandığı nesneler saat kulesi, kuyruklu yıldız kayması gibi mehdinin gelişini müjdeleyen hadisi hatırlattı. Peygamber öyküsüyle de bu gerçekleşti. Dokuz öykü birbirinden bağımsız gözükse de kurgu içindeki nesnelerin kimi zaman da karakterlerin, olayların diğer öykülerde de birbirine dokunması kitaba aynı zamanda bir bütünlük kazandırmış. Dilde hiç bir zorla olmadan akıp giden öyküler bunlar. Ben son derece zevk alarak okudum.
Gücünü, herkesin açtığı bildik yollardan değil de, kendi keşfettiği yolları yürümekten alıyor Engin Türkgeldi’nin öyküleri. Atmosfer, zaman ve karakter algıları kendine has. Her öykünün birbirine bel veren ortak noktaları var. Rakamlardan bağımsız bir zamansızlık, masalsı doku ve öykülerin ortak ruh hallerinden Orta Dünya vari bir varoluşa dair roman okumak gibiydi de bir yandan. Her öyküde bir karakteri ve olayı bize tanıtıp bittiği noktada da “karakterlerimiz ve yaşadıkları bunlardı, şimdi de ortak ana konuya geçiyoruz” diye devam edip romana evrilseydi de yadırgamazdım.
Kendine has bir soluğu olan yeni yazarlarla tanışmak güzel. Beni en etkileyenleri de yazıp bitireyim. İyi Kalpli Yolcu, Uzaktaki ve İlk Görüşte Ölüm. Hatta son öykü İlk Görüşte Ölüm bence kitabın zirvesi. Öykü severlerin atlamamasını dilerim. Beğeniler subjektiftir ama en azından farklı bir solukla tanışacakları kesin.
Engin Türkgeldi bu kitap için yeni bir evren yaratmış. Bazı yönleri bizim coğrafyamıza benzeyen, bazı yönleri hiçbir yere benzemeyen bir evren. Öykülerin tümü bu evrende geçiyor. Aynı evrende geçmekle de kalmayıp bazı noktalarda birbirlerine selam gönderiyorlar. Öyküleri bu halleriyle epey sevmekle birlikte, bu güzel evrenin bir roman kurgusunda da kullanılması beni heyecanlandırırdı. Çünkü öykülerin tam da atmosferin içine girmişken bitivermesi geride kalan hayatları merak etmeme yol açtı.
Öykülere gelirsek, okuru şaşırtan, zihninde yeni kapılar açan öyküler. Ben sevdim, umarım siz de seversiniz.
Kitabın benim için sürprizi, yıllardır Goodreads arkadaşlığı yaptığım Uyuyan Adam'ın Engin Türkgeldi olduğunu fark etmemi sağlaması oldu. Aslında yıllardır böyle iyi bir yazarın okuduklarından, paylaştıklarından besleniyormuşum, ne mutlu bana :)
Can Yayınları ve kapağının güzelliği ile okumaya giriştiğim, ismini az biraz duyduğum "Orada Bir Yerde" verimli bir karşılaşma oldu. Kısa bir öykü kitabı olmasına rağmen içlerindeki hikmet, tedirgin edici ve büyülü gerçeklikle yoğrulmuş kurgular zihnimde güzel tatlar bıraktı. Engin Türkgeldi'yi ve onu basarak bizlere bağışlayan Can Yayınları'nı tebrik ediyorum. Daha nice öyküsünde buluşmayı diliyorum.
Kısa, akıcı, doğrudan olmasa da dolaylı olarak birbiriyle ilintili öykülerden oluşan kitap, Türkgeldi'nin ilk matbu kitabı. Kendine has, özgün bir uslubu var yazarın. Masalsı anlatımı, farklı sonları, zaman ve mekandan bağımsızlığı... Özellikle son öyküden (İlk Görüşte Ölüm) oldukça etkilendim. Modern Türk Öyküsü okumak isteyenler, Orada Bİr Yerde'ye baksınlar derim.
Zamanın ve mekanın belirsiz olduğu -orada bir yerde- öyküler.Ve hepsinde karanlık bir atmosfer.Türkgeldi’nin kendine has bir anlatım tarzı var.Öykülerinde adım adım ilerlerken o çarpıcı sonları ile zihinlerde güzel bir tat bırakıyor.Öykülerin birbirlerine ince birer iple bağlı oluşu ve birbirlerine göndermeler yapması çok hoşuma gitti.Okurken bu küçük detayları yakalamak ayrı bir zevk verdi.
En çok beğendiğim öykü ‘İlk Görüşte Ölüm’.Nick Cave’in Where The Wild Roses Grow şarkısından yapılan alıntı ve şarkının öyküyle uyumu mükemmel bir detay benim için.
“Bir şeye sahip olmanın en çekici yanı nedir? Sahip olduğu şeyin kaderini elinde tutmaktır. Sözgelimi bir tablodan bahsediyorsak, onu istediği yere istediğin şekilde asmak, keyfince çerçeveletmek, dilediği kişiye hediye etmek, sabahlara kadar seyretmek, yüceltmek veya yerin dibine sokmak, bir kenara atıp unutmak, hatta isterse bozmak, yok etmek artık sahibinin tasarrufundadır. Ve işte, bir güzelliği hayranlıkla seyre dalan bakışta, bunu takdir etme, sevme kadar onu kontrol etme, yeri geldiğinde bozma, mahvetme isteği de gizlidir aslında.”
“Çünkü güzel, bozulacağı için güzeldir.Uçucu, geçici olduğu için.”
"Orada bir yerde" 10 öyküden oluşuyor. Yazarın başarılı ve duru bir dili var.
Kitapta, bir öyküde yer alan bir karakter başka bir öyküde de karşımıza çıkabiliyor ya da bir öyküdeki gezginin anlattığı bir hikaye kitaptaki bir diğer hikayenin kendisi olabiliyor. Bu sayede kitap kendi içindeki çapraz referansları ile tozlu/sıcak/karanlık/bezgin bir atmosferi bütünlük içinde okura sunuyor. Özetle bir nevi "Hollywood Mexican filter" aktifti benim kafamda kitabı okurken :)
Öykülerden 4-5 tanesini oldukça beğendim.
Kalan öyküleri ise, az çok tahmin edilebilir-sürpriz sonlar için kurgulanmış/pek bir derinliği olmayan/en azından benim zevkime hitap etmeyen metinler olarak tanımlayabilirim.
Öykülerin olay örgüleri çok etkileyici. Yani öykü kişilerinin başından geçenler, anlatılanlar sarsıyor, düşündürüyor. Her öyküden sonra daha geniş bir açıyla, bir insanlık sorununa değindiğini görebiliyorsunuz yazarın.
Ama bunların geçtiği dünya çok yavan. Okurun belleğinde zaten var olan fantastik dünya betimlemelerini ufak tefek ipuçlarıyla etkinleştirip bırakıyor yazar.
Daha özgün bir dünya tasarımı bekledim okurken, ya da daha iyisi her şeyi benim tasarlayabileceğim belirsizlikte bir dünya tasviri. "Orada bir yer"i bana bıraksın isterdim, bana sadece hikayeleri bağışlasın.
Bu yaratılan dünyaya uymayan öğelerle de karşılaştım, anlatılan yerin bize göre eskiliği ile yaşadığımız dünyanın yeni öğeleri bir aradaydı bazı öykülerde.
Söz gelimi kitabelerin, şifacıların geçtiği bir öykü evreninde "tavşan kanı" çay içilmesi, kağıt oynanması, çocukların okula gitmesi garip geldi bana. (Endülüs Köpeği)
Ya da seyyahların, ipek tüccarlarının, aktarların geçtiği bir öykü evreninde tiyatro fuayesinin, salon görevlisinin ya da jiletlerin olması. (İlk Görüşte Ölüm)
Hasılı kurulan hikayeleri çok sevsem de bu hikayelerin geçtiği yerler, dokular hoşuma gitmedi.
Kara hikayeler özenle damıtılmış bir dille anlatılmış. Yazarın dilindeki duruluğu, dramatikleştirmeden yaptığı anlatımı çok sevdim.
Hikayelerin -sanıyorum- biri hariç aynı dönemde geçiyor olması bende öykü kadar novella tadı da bıraktı.
Bir de ertem eğilmez filmleri geldi aklıma; kötü şeylerin sonunda hep mutlu biten filmler. Bu kitapta ise çok keyifli başlayıp devam eden ama bir şekilde insanı şaşırtıp ters köşe yapan hikayeler var :)
Yeni kitapları sabırsızlıkla beklenen yazarlar listeme aldım; beklemeye başladım.