Edna. Yalnız, aklı karışık, cümleleri yarım, küskün bir kadın. Bunlara rağmen, belki de bunlar sayesinde ilginç bir hikâye anlatıcısı.
Merhum kocası Clarence’ın romanını yeniden basan yayınevi ondan bir önsöz isteyince, dolabın dibine tıktığı daktiloyu çıkarıp yazmaya başlıyor. Bugünü ve geçmişi, yaşadıklarını ve kurguladıklarını... Bugünü yaşlılık, yalnızlık, komşusunun evindeki bitkilere, akvaryuma ve sesi sinirini bozan faresine bakma görevi demek. Geçmişi ise birbirinden ilginç karakterlerin resmi geçidi, her bakımdan sıradışı bir yaşam yolculuğunun dökümü adeta.
Birbirine eklenen paragraflarla Edna’nın belleği adeta bir mozaik gibi şekle bürünüyor. Cam, maceralı bir evliliğin ve sınırlarını zorlayan bir zihnin renkli resmi, okurda iz bırakacak türde bir resim.
Sam Savage was an American novelist and poet. He was a native of South Carolina living in Madison, Wisconsin. He received his bachelor and doctoral degree from Yale University where he taught briefly, and also worked as a bicycle mechanic, carpenter, commercial fisherman, and letterpress printer.
Cam sıradanlığın içindeki tuhaflığı görebilmenin romanı. Okuduğumuz son derece basit şeylerin, çiçekleri sulamanın, bir fareye bakmanın, iş yerinden ufak tefek şeyleri yürütmenin, herkesinkine üç aşağı beş yukarı benzeyen bir ilişkinin, yani sıradan bir hayatın hikâyesi, ama bu hikâyenin içindeki sakin derinlik tuhaf, çünkü sayfalarda okuduğumuz bir roman kişisinin düşüncelerinden ve alışkanlıklarından öte, nefes alan, veren bir canlı. "İnsan alışkanlıklarının çocuğudur," demiş İbn-i Haldun, biz de roman boyunca Edna'nın alışkanlıklarını görüyoruz.
Edna yazar olmak istemiş, ama olamamış biri. Kocası Clarence ise daha çok ucuz şeyler yazsa da bir şekilde ünlü olmuş. Clarence öldükten sonra, yazdığı bir romanın 40. yılı için Edna'dan bir önsöz yazmaları istenince Edna da bir önsözle yetinemeyeceğini söylemiş ve oturmuş bu kitabı yazmış.
Edna daktilonun başında geçirdiği onca zamanda hep aklına ne geliyorsa yazmış, yine biraz öyle yapıyor ve biz onun günlerine ortak oluyoruz. Sıradan şeylerin altında ise Edna'nın hayat hikâyesini görüyoruz: Hayal kırıklıklarını, kocasıyla yaşadıklarını, annesini, babasını, çocukluğunu... Edna en nihayetinde bir yazar değil ve yalnızca basit şeyleri dile getiriyor, edebî olma kaygısı taşımıyor ama biz gördüklerimizden görmediklerimizi çıkarıyoruz. Bir ilişkinin nasıl çıkmaz sokağa girebileceğini, bir insanın hayatının o çıkmaz sokağa, Edna'nın yaşayan her şeyden daha yalnız olduğu o yere nasıl saplanıp kalabileceğini görüyoruz.
Cam'ın ilginçliği gördüğüm en gerçek, en derinlikli karakterlerden biri olan Edna'nın hikâyesine bizi ortak etme biçimi. Kendi adıma konuşacak olursam, bunun bir benzerini daha okuduğumu hatırlamıyorum. Bu bir karakter hikâyesi olduğu için aklıma hemen Çehovcu Alice Munro geliyor, ama Alice Munro karakterlerinin derin yaralarını incelemek için hikâyeyi Sam Savage'dan daha çok kullanıyor. Bu roman bilinçakışı ile yazılmış ve biz her şeyi Edna'nın gözünden görüyoruz. Yani yazar burada şöyle ilginç bir işe girişiyor: Sam Savage Edna oluyor, Edna'nın gözünden olayları ve durumları gerçekçi bir biçimde görüyor, bununla birlikte üçüncü bir göz Edna'nın gözlerinin neleri görmediğini yahut görmek istemediğini görüp bunu okuyucuya Edna'nın gözlerinden gösteriyor. Bunu yazınca aklıma hemen Ishiguro geliyor, bu işin uzmanlarından diyebiliriz ona; ama Sam Savage'dan farkı gerçekçi bir evren kurmakla fazla ilgilenmemesi, onun karakterleri her daim tuhaf oluyor, güvenilmez anlatıcı olduğunu ağzından çıkan her şeyde görüyoruz. Edna ise yalan söylemiyor, o böyle biri.
Sam Savage çok incelikli bir iş çıkarmış, umarım Yapı Kredi Yayınları diğer romanlarını da çevirir de güzel çevirileriyle okuruz, çünkü bu çeviri gayet güzeldi.
Page 18: In fact, after reflecting on it some more, it is not clear to me how a thought could ever be summoned, as I seem to have suggested then. After all, I would scarcely be in a position to summon a thought, pluck it from the enormous heap of all possible thoughts, were I not already thinking it, in some sense of thinking, in some sense of already, and of course it is less a heap than a tangle, an enormous tangle of possible thoughts, like a jungle. Summoning a thought would be like summoning a stranger from a crowd in order to find out his name. Well, I suppose you could do that with gestures or by shouting or by going over to him and plucking his sleeve, as you might do if one day you were to see someone in a railroad station whose name you would like to know, perhaps because he looks like the kind of person you would want to be friends with. To make the analogy work you have to imagine that yo are not able to go over next to that person, perhaps because you are crippled or horribly tired or under arrest and are handcuffed to a policeman. You see this person you want to know, perhaps someone famous who would be able to help you out of your difficulty, but you are not allowed by some mysterious force which we won't go into now to shout or wave or even move your eyes in a significant manner. The only way you are permitted to get his attention is by calling his name, and that is just the thing you don't know and were hoping to find out. Of course we have to assume also that the people you are with, the policeman or doctor or whatever, don't know his name either, or if they do they are refusing to tell you, because they think it would be harmful for you to contact that person or perhaps harmful to them, to their position in society, especially if you are being wrongfully detained, or perhaps they just do it out of spite. I feel that I am not making myself clear. *** If reading that passage was less than pleasant for you, do not read this book. 220 pages later, the character of Edna Morton is still going on in this manner. Edna, widow of famous writer of sporting life Clarence Morton, has been asked to write a preface to her late husband's book. She declines, and decides instead to write the book we're reading.
Edna is the older-lady version of Ellen DeGeneres's comedic character, the stammering disorganized ditz. Edna is a life-long divagator. That drove her husband crazy, and if you're like Clarence of the brutal and direct prose, don't even start. You'll hate it from first to last.
For me, it was not hate but pure happiness that washed over me, leaving a little giggle and a wry smile at every changing swirl and tide. Her narrative voice is the creation of Sam Savage, whose death in January 2019 alerted me to his existence. Glass is a late work, published after Savage became a worldwide bestseller with the 2007 publication of Firmin: Adventures of a Metropolitan Lowlife in 2007. I hadn't heard of that book before he died, so the US must've been an exception to the bestsellerness of it. As is so often the case...look at how much the French adore Jerry Lewis, known in his native land as the telethon guy most of his career.
Anyway. Glass. It's a lovely and funny and poignant tale of Edna's life before, during, and after Clarence with his sporty-dorty ways and his romper-stomper books. I suspect it's Mary (the last wife) and Ernest Hemingway's life, but I can't prove it. I can say that, wherever the inspiration struck Author Savage from, I'm glad he sat at his typewriter (I'm morally certain it was a typewriter, though again I can't prove it, because of a passage about typewriter ribbons) and left it for me to find. You'll know from the above page from the book whether it's for you or not.
This third novel by Sam Savage, like his previous ones, concentrates on one voice, in this case Edna, the widow of a quasi-successful (commercially) writer. She has been asked to write a preface to an anniversary edition of his lone popular book, and this has set her off. In her later years, living on her own, without friends and having suddenly quit her job (I thought of The Faster I Walk, the Smaller I Am, by Kjersti A. Skomsvold, more than once), Edna has her routine, but the request has tipped her memory open, and brought her to, once again, seek solace in typing whatever comes into her mind. Such as:
"I sat in the armchair after supper and watched the light die. Then, later, I sat there again, in the dark, listening to the fading street sounds. I was thinking about how much I have forgotten, how little, out of the enormous scrap-and-litter heap that we call the past, I have managed to carry with me, how few of all the things and people I have known I still remember, how many have left no trace."
This is an example of loiterature (writing that is about not getting to the supposed heart of things). More apparently, it's an elegy on aging and mental conditions -- Edna has had a few problems in her life -- and its mood shifts suddenly, in line with Edna's feeling, from tenderness to exactness to severity and nostalgia. Glass is a sad and affecting novel.
Yazarın tarzını Alice Munro ile Karl Ove aradı buldum açıkçası. Okurken Edna mı yazar mı kimi okudum bilemedim. Kısa ama okunması çok zor bir kitap bence. Özellikle ruh hali çok karmaşık, anlatım çok detaylı üstelik yapı kredi yayınlarının basım tarzı da zorluyor kitabı. Velhasılı şu karantina günlerinde pek yerinde bir tercih değil ama bahsettiğim yazarları sevdiyseniz beğeneceğinizi düşünüyorum. Keyifli okumalar!
Me gustan las novelas de Sam Savage que he leído hasta ahora, Firmin, El lamento del perezoso y esta, Cristal. Sobre todo me gustan sus personajes principales, y sospecho que es porque me dan el placer masoquista de contemplar algo que me da bastante miedo: acabar deslizándome en una decadencia física y existencial que siempre y de momento parece tener arreglo, cuando en realidad hace ya mucho tiempo que no hay vuelta atrás. En parte esa decadencia es la normal y esperable del envejecimiento, pero sobre todo es el resultado de las malas decisiones, de cierta tozudez y de una relación demasiado tenue con la realidad y conflictiva con la gente cercana. No sé si es por eso por lo que simpatizo tanto con Edna, la protagonista y narradora de Cristal, pero pienso que es también por la maestría con que Sam Savage plantea sus historias de fracaso y abandono creciente del llamado mundo real. Ya solo el modo en que presenta un síndrome de Diógenes incipiente me parece genial.
8 · 8 · 8 · 8 · 8 · 8 · 8 · 8
I like Sam Savage's novels I've read so far: Firmin, The Cry of the Sloth and this one, Glass. Above all I like their main characters. I suspect I like them because they give me the masochist pleasure of watching something I'm quite afraid of: falling into a physical and existential decay which seem always conveniently reversible, when the truth is there was never a way back. This decline is partly what you can expect from the normal process of getting old, but comes mainly from bad decisions, a certain stubbornness and a feeble, troubled relationship with reality and people around. That may be the reason I sympathize with Edna, the main character and narrator in Glass, but of course I couldn't get that much into the story without Savage's knack for portraying failure and withdrawal from the so-called real world. The way he shows the first signs of Diogenes syndrome is brilliant.
« Escrito na primeira pessoa, escasso em diálogos, este livro convida o leitor a mergulhar na mente de Edna.
O enredo é focado essencialmente na vida desta personagem, no seu quotidiano e nas alterações que a necessidade de tratar da casa da vizinha lhe impõem.
Através desses pequenos episódios rotineiros e da sua escrita Edna tece reflexões com a sua própria vida e na de Clarence onde a ironia e as suas vincadas convicções alicerçam esta história.
Inicialmente achei arriscado, confesso, a forma como eram expostos os pensamentos, a fugacidade e alternância dos mesmos. Mas estes pequenos farrapos criaram algo mais vasto, mais complexo. Apesar de a mente humana ser um instrumento que trabalha e evolui através de relações, cuja linha condutora nem sempre é linear, temi que esta exposição pura e dura afecta-se o interesse do leitor, mas fui agradavelmente surpreendido pelo resultado e pela forma como me foi apresentado este livro.
Para mim foi uma das melhores pinturas da solidão que li (...)»
This was a very good book, but I'm a little concerned at how much I related to the character since the synopsis on the back questions the reader to decide if the main character is neurotic and delusional or not. I don't think she's nuts though...
The book starts out with her writing super fast with a total dumping of words, thoughts, and ideas that make it clear she has been alone for a long time. However, if you can get past that part without giving up, it slows down and the real story of this woman's life begins to unfold so that everything can start to make sense. By writing this way the author does a great job of giving you a sense of what this woman's personality is like without her having much interaction with anyone else at all, and that's what I enjoyed about it too.
Keyifli bir okumaydı. Yaşlı bir yazarın yazma sürecini anlatıyor. Yaşlanınca düşünceler aleminde ne derece kopukluklar olacağını, şu gün çok umursadığımız yüzlerin yaşlanınca nasıl silikleşeceğini ve geriye sadece sözcüklerin kalacağını yazar kendine has bir dil ile çok güzel anlatmış. Erkek bir yazarın bir kadını bu kadar iyi anlatması da beni çok etkiledi. hatta yaşlanınca sanki tek cins insan mı oluyoruz ? diye düşündürdü.
yani, işte, sevip sevmeyeceğiniz biraz modunuza bağlı. yani hayatınızda çoğu şey yolundaysa edna'ya acıyıp ona sempati duyabilirsiniz. ekonomik krizden etkilenmiş, işinizi boktan buluyor ve ailevi problemlerle uğraşıyorsanız da "edna bi dur allahaşkına, ne diyeceksen de" diyebilirsiniz. ben ikincisini dedim.
Çok sıkıcı ve çok etkileyici bir kitap. Beni en çok etkileyen kısmı bu yaşlı ve kendi deyimiyle "hafızasının büyük kısmı ıvır zıvırla dolu" kadının artık hayatta olmayan kocası bir mucize olup geri dönse, onu kapının önünde otururken bulsa bile kendisi için bir şeyi fark etmeyeceğini, kocasının sahanlıkta oturup onu hiç ilgilendirmeyen bir şey okuyor olacağını bildiğini ve bu yüzden kitabı konuşmayacaklarını düşündüğünü, hatta konuşacak hiçbir şeyin kalmadığını anlattığı kısımdı. Buna rağmen kitap boyunca kocasını anmaktan ve anlatmaktan geri duramıyor çünkü neredeyse bir ömrü geçirmiş onunla. Çok mutlu olduğu bazı anları hatırlıyor ama diyor ki, "o mutluluğu tekrar hissetmeyi beceremiyorum, aslına bakarsanız hayalini bile kuramıyorum." İçerik olarak bu kadar karamsar olmasa da bazı anlatıları çok gerçekçi ve yıkıcıydı benim için. Zamanın vaktiyle anlamlı olan her şeyi silip süpürmesi ve geriye kalan karman çorman bir yapı.
This entire review has been hidden because of spoilers.
I read my first Savage novel a couple of weeks ago--The Way of the Dog--and couldn't wait to read another. Like "Dog" Glass is written in a first person, stream of consciousness style. The narrator is Edna, the widow of Clarence, a semi-successful commercial writer who had literary aspirations when they met in their 20s. Though Edna comes from money and is well-educated, she is living on the edge of poverty, having blown through her inheritance while her husband was still alive. She seems to have always been an odd duck, throwing tantrums as a child, typing compulsively as an adult. She's not so much a writer as a typist, producing piles of pages that she either throws out or lets pile up on the floor. It seems the sound and feel of the keys, as well as the machines themselves, soothe her. Glass is a extended meditation--on Edna's past and present. She is caring for her neighbor's plants, fish and rat. These duties ground the narrative in the present along with trips to Starbucks and the park. I admit I'm a bit disturbed by how much I identified with Edna, given that it's possible she's losing her grip, so to speak. I found myself underlining more than usual, especially passages about thinking and day dreaming. Talking about her mind, she says: "...the mind is like a street: cars and people and whatever, dogs, leaves, just keep coming into it, scraps of paper and dust, for example,...and there is no telling what will turn into it next, nor is there any way to peer around the corner and see what is coming, maybe divert some of it one way or the other...." Actually this is an apt description of this book: some ideas evolve; some disintegrate; and others are mentioned briefly and returned to later. In many ways it's like discovering the abandoned journals of an interesting woman, a keen observer of the human condition, especially marriage and her own peculiarities.
En el último tercio del libro el autor refleja a la perfección lo que pensaba mientras lo leía: "Los que pasan por la calle debajo de mi ventana me oyen darle a la tecla, estoy segura, y ello me recuerda la observación de Capote sobre el libro de Kerouac: «Eso no es escribir, es darle a la tecla.» Lo mismo diría de esto, es de suponer, si siguiera vivo y tuviera ocasión de leerlo. Quería decir, supongo, que la escritura de Kerouac se prolonga indefinidamente, sin propósito alguno."
'Cristal' es un libro en el que fluyen las palabras para reflejar los pensamientos y vacilaciones de la protagonista Edna quien, para más inri, resulta ser escritora (¿qué mejor ocupación para dar vida a unas líneas que transcurren entre abstracciones e ideas vacuas?). Esto, personalmente, me gusta mucho. Es una narración poco frecuente o, al menos, que no estoy acostumbrada a leer, y que me recuerda a mi mente caótica y desordenada y la locura que es dejarla fluir sin ponerle freno.
Con el transcurrir de las páginas ese continuo vómito de pensamientos se va frenando y la narración comienza a adquirir sentido cuando, poco a poco, vas descubriendo la historia personal de Edna. La sensación final es que el conjunto de líneas que se prolongan "sin propósito alguno" tienen, intencionadamente o no, un propósito.
Mr. Savage has a unique style of writing. Last year I read Cry of the Sloth which I didn't like as much as Glass. That book and Glass both have a stream-of-consciousness writing style. Or, as in the case of Glass, a stream-of-confusedness (is that a word?) Edna is trying to "type," not write, an intro to her late husband's successful book that is being republished after his death. She is a tragi-comic figure who moves from thought to thought in a definitely non-linear fashion. Reading this can be tedious. However, I found Edna to be an engaging character and was caught up in her ramblings. This is definitely worth a look if you enjoy quirky characters and challenging reading.
A 5 star rating from me for this book is slightly biased as I am a giant fan of anything Sam Savage has written. Glass is no different. The way Savage incorporates aspects of the story itself into the way his books are written is fantastic and for me only adds to the reading experience.
I thoroughly enjoyed this book and it is one that I would recommend to others, though I would likely suggest reading Firmin or The Cry Of The Sloth first to get a feel for his style.
My full review is available to registered users (registration is free) of Writermag.com. Review is based on advance reading copy provided by the publisher.
Muy intimista, desvaría del presente al pasado como la mente de la narradora. Me ha dejado un poso de tristeza. Aunque a mí me ha gustado, no me atrevo a recomendarlo.
Çok enteresan bir kadının Edna’nın hayatına giriyoruz. Aklı, anıları, şimdisi karmakarışık bir hafızanın yalan yanlış cümlelerini okuyoruz Edna’nın kaleminden. Hayata küskün bir kadın. Artık epey ihtiyarlamış; kocasını yıllar önce bir kadına sonra da ölüme kaptırmış hiçbir şeye hevesi kalmamış bir ruh. Orta karar bir yazar olan kocasının yanında hep bir şeyler yazan lakin bir türlü yazdıklarını ortaya çıkarıp paylaşamayan Edna yıllar sonra bugünü ve geçmişiyle hesaplaşıyor eski bir daktilo ve numara vermediği sayfalarla. Sıradışı bir karakterin yaşam yolculuğunda adeta belleğini bir çekmece gibi karmakarışık boşaltıyor sayfalara. Evliliğin, gençliğin, hayallerin, yazmanın, ihtiyarlığın yüzleşmesini biraz bıkkın biraz hınzır biraz da çarpıcı bir haleti ruhiye ile bir bir anlatıyor. Yazarın üslubuna bayıldım. Çok güçlü bir karakter ve hikaye. Baştan söyleyim bazen ipin ucunu kaçırabilirsiniz. Tekrar başa dönün derim. Değer...
Hasta ahora ha sido la experiencia literaria más rara que he vivido nunca. Desde que empecé me sentía rara con la historia, el modo en que está narrado y la protagonista, no conseguía conectar con ella. Aun así, intenté darle la oportunidad, pero cada vez que leía más pensaba en dejarlo. Sin embargo, tiene algo que engancha. Un libro muy pausado. Quizá me mantenía leyéndolo por el momento vital en el que me encuentro, rodeada de la rapidez constante y lo instantáneo, me hizo parar y leer todos los pensamientos de la mente de una persona que traspasa la soledad más absoluta. Creo que hay libros que marcan por ser brillantes e inolvidables en muchos aspectos, y este en parte lo ha hecho, por sus peculiaridades.
Ününü kitap kurdu bir farenin maceralarını anlattığı ‘Firmin’ romanına bor��lu olan Sam Savage ‘Cam’da yine ilginç bir karakterle çıkıyor karşımıza. Edna; yaşlı, yorgun, yalnız, yoksulluğun kıyısında duran bir kadın. Ne var ki zihni hâlâ çok parlak. Roman boyunca “kirli ışığın doldurduğu bir odada hayatını daktilo ediyor”. Yaptığı şey zihnini eşelemek aslında, bu dünyaya ve hayatına -varoluşuna- bir anlam aramak... İşe gitmeyen, okumayan, yazmayan, televizyon izlemeyen, kimseyle görüşmeyen ve kimsesi olmayan 60’lı yaşların sonuna yaklaşmış bir kadının hayatını ilginç diye tarif etmek tuhaf gelebilir. Minimal bir hayat Edna’nınki; “Kısa yürüyüşlere çıkıyor, biraz temizlik yapıyor, yiyecek bir şeyler hazırlıyor, öteberi almaya gidiyor, birkaç dakika pencereden bakıyor -bunca az şey birbirinin üzerine yığılıyor, yekûn tutuyor. ‘Günü doldurmak zor değil ki, yapacak çok işim olmasa bile zaten zaman çok hızlı akıyor, ondan. Günler göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor’ diyesim geliyor; sıkıcı günler bile yıldırım hızıyla geçiyor”... Günler değil yıllar yıldırım gibi geçmiş. Bir zamanlar güzel olduğunu söyleyen Edna, şimdi aynaya baktığında “yaşı belli olmayan bir kadın görüyor, yaşlıca bir insan; kaç yaşında olduğu çok açık değil. Saçları az ve sahibi tarafından evde kesildiği çok açık. Kıvrımlı bir sırtı, omurgasının üst tarafında bir yumru var, kambur gibi değil ama belirgin bir çıkıntı. Trafiğin ve kompresörlerin gürültüsü yüzünden sıcak günlerde bile sıklıkla kulaklık takıyor.” Anlaşılacağı gibi dış dünyadan gelen uyarılardan rahatsızlık duyuyor Edna. Uzun yıllarını daktilosu başında geçirmiş, kendi yazdıkları yayımlanmayınca başkalarının yazdıklarını düzeltmeyi üstlenmiş. Ve bir gün çalışmaktan sıkıldığına karar verip kimseye tek bir söz etmeksizin iş yerini terk etmiş. Şimdi evinde daktilosunun başında geçmişi düşünmesinin nedeni, kocası Clarence’ın ilk yayıncısından aldığı bir mektup. Clarence’ın -kırkıncı yılı münasebetiyle tekrar basımı yapılacak- bir kitabına önzöz yazması istenmiş Edna’dan. Bu çağrıya aylarca yanıt vermemiş ama artık yazmak, yazarken de ‘özlü ve kararlı’ olmak niyetinde. Ne var ki aklına yüzlerce şey gelecek -düşünceler ve anılar- “kendi iradeleriyle zorla zihninden içeri girecekler, tam anlamıyla istila edecekler”. Sonunda yazma süreci, kimi zaman olayların kimi zaman nesnelerin yarattığı serbest çağrışımlar yoluyla sıklıkla yön değiştirerek, çocukluğundan gençliğine, evlilik yıllarından kocası tarafından terk edilişine kadar geniş bir sürece yayılacak. Acılı bir süreç bu. Edna’nın zihni sanki sadece acıları toplayan bir sünger. Karakteri ise çelişkili; sakin ve öfkeli, komik ve trajik... Kısacası böyle bir kafa ve ruh yapısıyla anlatan Edna’ya pek de güvenemiyoruz. Bencil ve kompleksli bir kocanın hırslarına boyun eğmiş narin bir kurban mıydı Edna, yoksa kocasının hayatını kıskançlıkla cehenneme çeviren nevrotik bir kadın mı? Karar vermek güç. Bu nedenle boşlukları doldurmak, Edna’nın hayatını anlamlandırmak okuyucuya düşüyor. CAM KAFESTE YAŞAMAK Sam Savage, mümkün olduğunca tarafsız bir gözle Edna’nın hayatına odaklanırken ortaya çıkartmak istediği gerçek kadının zalimliği ya da masumluğu değil. Olayların doğrusal akışı ile de ilgilenmiyor. Savage’ın meselesi insanın düşünce mekanizmasının işleyişini, düşüncenin doğasını, dil ile düşünce arasındaki farkı sergilemeye çalışmak. Edna, anılarını bu farkın farkındalığıyla aktaracak; “...düşünce yığınlarının arasında gezinemezsin; çünkü yığın yoktur aslında, düşünceler dipsiz bir çukurun içine düşer durur; deliğin içinden bir şey çıkarmayı başarsan bile, onun uzun zamandır orada durup durmadığını, orada olmasının sadece hayal ürünü olup olmadığını, hatta onu, oradan çıkarmaya çalışırken icat edip etmediğini bilemezsin ki. Mesela ben Clarence’ı aslında ne kadar hatırladığımı merak ediyorum”... Edna -herkes gibi- kendi hayatına bir roman belki de bir film gibi bakan bir insan. Geçmişi olduğu gibi değil, olup bitenleri eksiksiz değil, tersine yıllar içinde -sonradan- edinilmiş bilgiler, fikirler, imgeler, tasvirler aracılığıyla görsel bir şenliğe çevirerek, aslında gerçekte olduğundan çok daha farklı bir biçimde hikâye ediyor. Bu dünyayı ve hayatını her seferinde yeniden anlamlandırmaya çalışan zihnin ürettiği bir hikâye... Ve aynı zamanda geçip giden hayata, hayatın acımasızlığına, kaçınılmaz kaderin hüznüne, dışarısını görmenin giderek zorlaştığı cam kafeslere mahkûm olmaya, yalnızlıkla kuşatılmışlığa dair bir hikâye... Edna’nın trajedisi işte bu gerçeğin farkında olmasından kaynaklanıyor; “Akşam yemeğinden sonra koltukta oturup ışığın ölmesini seyrettim. Sonra da karanlıkta oturdum ve sokağın solup giden seslerini dinledim. Ne kadar çok şeyi unuttuğumu düşündüm, geçmiş dediğimiz o devasa hurda ve çöp yığınından ne kadar az şeyi taşımayı başarabildiğimi, bildiğim şeylerin ve tanıdığım insanların ne kadar azını hatırladığımı, çoğunun iz bırakmadan nasıl da çekip gittiğini düşündüm. Elbette iz bırakmadan giden şeyleri ve insanları gerçekten düşünmem mümkün değil. Onları düşündüğümü söyleyebilirim ama aslında sadece ‘unuttuğum insanlar ve şeyler’ sözlerini düşünüyor olurum. Sözcükler oradadır, yitip giden insanların ve şeylerin vekili gibidir onlar, bir daha gelip oturmayacak insanlar için tutulan sandalyeler gibi. Bazı şeylerin ya da insanların ismi akılda kalmıştır, ama o kadar işte; bir fotoğrafta şapkası dışındaki görüntüsü silikleşen biri gibi”... ‘Cam’, kişiliğin tuhaflıkları ve derinlikleri üzerine ilgi çekici, felsefi derinliği olan zarif bir roman.
Yazar -sözde bir slice of life romanı için- daha sıkıcı ve kasvetli bir karakter yaratamamış sanırım. Kadın, ölmüş kocasının anıları ile başlayan bir deneme yazmak için çıkıyor yola, ama kafasındaki değersiz anı ve fikirlerin bölük pörçük bir tasvirinden ötesi yok. Bilerek böyle tasarlanmış olsa idi, bu kadar sıkıcı olmazdı okuması. O yüzden hiç almayın.
Edna types her thoughts which are random. By random, I mean her thoughts take leapfrog lurches through her mind to her fingers to this novel. She didn’t write the novel, mind you. She narrates it with random abandon. I, the reader, may have lost my sanity reading this.
Çok yoruldum Edna Abla, samimi söylüyorum seni dinlerken çok yoruldum. Seni dinlemek, toplu taşımada yaşlı bir teyzeyi dinlemekten varsa yoksa bir dirhem boy daha farklıydı.