Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
‘Vatandaş’, Tahsin Yücel’in 1975 tarihli anlatısının adı. Güzel bir buluş üzerinden açımlanan bir öyküsü var. Yapıt, bir ayakyolu (tuvalet) yazıncısının uzun tiradından oluşuyor. Bu tiradda, uysal vatandaş Şaban Baş’ın ya da öfkeli vatandaş Volkan Taş’ın ya da ayakyolu şairi Vatandaş’ın yaşantısına tanık oluyoruz. Bu üçü, aynı kişiliğin farklı yüzlerine karşılık geliyor. Vatandaş’ın yoksul evinde soluk alıp veriyoruz. İş ortamını, daha sonra ayrılacağı nişanlısını, geçkin sevgilisini, ayakyolu duvarlarına yazdığı taşlamalarla çileden çıkaracağı müdürü canlı olarak karşımızda buluyoruz.
‘Vatandaş’, çağcıl dönemlerde şiirin durumu üzerine önemli düşünceler esinliyor: Sözlü yazın geleneği gerçekten öldü mü? Yoksa, ‘Vatandaş’ta söylendiği gibi, ayakyolu duvarlarında mı yaşıyor? Ancak, ayakyolu yazınının sözlü yazın geleneğine karşılık gelmediğini hemen anlayacağız. Çünkü ayakyoluna yazılır. Adı üstünde, ‘yaz’ılı yazın geleneğindedir. Duvarların her boyanışında ya da yazılanların her karalanışında yitip giden dizeler...
Belki bellek konusunu buraya da taşımalı: Anadalga yazın, uzun süreli belleği hedeflerken; ayakyolu yazını, kısa süreli belleği mesken tutuyor. Bu da, toplumsal olana ilişkin genel belleğimizle uyum gösteren bir durum... Bir başka kitapta demiştik ki, "kısa süreli belleği bir hayli güçlü; öte yandan, uzun süreli belleği o denli güçsüz bir toplumuz ya da böyle bir toplumu oluşturan bireyleriz" Herkes birkaç dakikalığına ünlü oluyor(...)"[ Bkz. Gezgin, U. B. (2017). Anlatıda Kavuşanlar: Film, Opera ve Bale Yazıları (1999-2017).] Bu cümleden ayakyollarına dönersek, yazın tarihini unutulmuş adlar ansiklopedisi olarak okumak ve kısa süreli belleğimiziyse boşaldıkça başkalarıyla ama yeniden dolan bir hazne olarak görmek, bir hayli anlamlı oluyor. Bu durum, düşünce özgürlüğü açısından en geri ülkelerde mizahın tırmanışa geçmesiyle eklemlendiğinde, duvarlar, küçük insanların ve dilsiz bırakılmışların yayın organına dönüşüyor.
Ayakyolu, insanın -yoğuşmuş ilişkiler yumağında- toplumun normları içinde rahatlayabileceği bir yer. Çağcıl zamanlardaki bir tür tapınak... Kimileri, en parlak fikirleri ayakyolunda bulduklarını iddia ediyor. Asyalılar, böyle rahat rahat uzanıp düşünebilecekleri yerlere, ‘aşram’ adını vermişlerdi. Aşramlar, Amerika’da bir dönem insancıl yansıbilimin güç kazanmasıyla Amerika’da da kurulmaya başlanmıştı.
Ayakyolu yazını, belki de son bulacak bir gün -insanların cinselliklerini ve düşüncelerini özgürce sergileyebilecekleri bir düzende... Belki bu özgürleştirici düzen, insanın ayakyolundaki tekilliğine de son verecek -Efes kalıntılarında rastlanan yanyana onaltı klozet örneğinde olduğu gibi... O zaman, ayakyolu yazınıyla anadalga yazın birbirine geçişecek.
Ama duralım bir dakika: Böyle bir düzende, neden yazına ihtiyaç olsun... Özelde yazın ve genelde sanat, tek tek bireylerin ya da toplulukların yoksunluklarının bir dışavurumu ve ürünü değil miydi?.. O zaman ne ayakyolu ne yazın kalacak...