Sayfa sayısı itibarıyla kısa olan ama dikkatle okunması gereken bir kitap. “Sokakta”, tür olarak bir polisiye roman; ancak esasında nakış nakış işlenen bir Türkiye panoraması. SOKAK’ta bir cinayet işlenmiştir ve ahali cinayeti kötü ruhların, yani ONLAR’ın işlediğini düşünmektedir. Ancak kanun, bu ruhları tanımadığı için katil zanlısı şimdilik maktulün küçük oğludur. Olayı tetkik etmek üzere atanan komiser ise çocukluğunu SOKAK’ta geçirmiştir ve katil zanlısının da en iyi çocukluk arkadaşıdır. Hikaye iki arkadaşın karakolda birbirleri ile konuşması ile başlar.
Batı etkisiyle gelişen Yeni Türk edebiyatının hemen hemen her eseri “eski-yeni”, “doğu-batı”, “madde-ruh” gibi mukayeseler üzerine bina edilmiştir. SOKAK’ta da bu tartışmalar DEĞİŞME sonrasında başlıyor. DEĞİŞME sonrasında SOKAK; doğucu ve batıcı, materyalist ve maneviyatçı, eskici ve yenici gibi birçok yönden ikiye ayrılıyor. Yazar da tahminimce kendisine ayırdığı “komiser” karakteriyle doğup büyüdüğü sokağına otuz yıl aradan sonra geri geliyor ve anlatıcımız olarak bu mukayeseleri yapmaya koyuluyor. Genel bir bakışla sokak şu haldedir: İki idealist ve iyiniyetli komşu, sokağın sıhhati ve kalkınması hususunda çetin bir fikir ayrılığına düşmüştür.
Kitaptaki her mekan ve her karakter sade bir şekilde bizi temsil ediyor. SOKAK, Türkiye. Komiser, entelektüel Türk memuru. Katil zanlısı olan maktulün küçük oğlu tam anlamıyla bir aksiyon, bir dava adamı; idealist, maneviyatçı, mütedeyyin bir sokak filozofu, İsmet Özel Bey’in tanımıyla “akıllı”. Onun azılı muhalifi olan Küçük Bey karakteri ise yine idealist, materyalist, seküler ve ömrünü DEĞİŞME’nin SOKAK’ta tam anlamıyla gerçekleşmesine adayan bir Şark münekkidi, yine İsmet Bey’in tanımıyla “akılcı”. Bir de tabii varlıklarına kiminin inanıp kiminin inanmadığı, dünyanın ve bu sokağın eski sahipleri oldukları söylenegelen ONLAR var. Olay akışı boyunca bir yandan çözüldükçe giriftleşen bir cinayete, diğer yandan gece gündüz devam eden bir medeniyet ve fikriyat harbine şahit oluyoruz.
Kısacası kesinlikle okunmasını tavsiye ettiğim, ilginç bir eser. Kitabın bir sonu yok, hikâyeyi siz nasıl bitirmeyi arzu ederseniz öyle bitiriyorsunuz. Merhumun ruhuna ve bu kitapla yapmak istediğine saygısızlık olmayacaksa ben fakir, kitabı şöyle bitirdim: “Sokak bizimdir, biz sokağın sakiniyiz. Türbe, cami, konaklar ve kaldırımlar cümlemizin ortak mirası ve malıdır. Sokak, şeytanın bütün dünyayı saran şerrinden korunmalıdır.”
________________
Dikkatimi çeken detaylar, karakterlerin tüm anlaşmazlığına rağmen bazı hususlarda örtülü bir şekilde ittifak edilmiş olunması. Örneğin; maneviyatçı olan karakter Batı’nın bilim ve tekniği almamızı şiddetle savunuyor, ilerlemenin ancak böyle mümkün olduğunu söylüyor. Onun istemediği şey Batı ahlakı ve yöntemleri, çünkü kendi deyimiyle “Kavak gövdesinde salkım sulanmaz.”
Bir diğer örnek; radikal bir seküler olan Küçük Bey, diliyle varlığını reddettiğini türbedeki evliyanın gücünden içten içe korkuyor. Ayrıca yine en azılı muhalifi olan katil zanlısı ile ilgili tanıklık yapması istendiğinde ahlaki ödevini fark edip onun temize çıkmasına yardımcı oluyor. İçten içe ölüp gitmesini dört gözle beklediği insanı, adalet bunu gerektirdiği için temize çıkarıyor. Özellikle bu detay çok başarılı yedirilmişti.
Son olarak kitabın başında cinayeti cinlerin işlediğini düşünen mahallilerin, yaşanan onca olaydan sonra ve karakterler arasında cereyan eden onca fırtınalı mülahazalara ve münazaralara rağmen kitabın sonunda görevden alınan bir memuru cinlerin çarptığını, bu yüzden görevden alındığını düşünmeleri kitabın açık ara en iyi detayı idi.
Bir de gereksiz bulduğum iki detay var ki kitabın benim gözümde kitabın tek fazlası bunlardı. Sokaktaki dul kadın ve hastanedeki hemşire betimlemeleri. Olmasalar da olurdu.