Mekân Ruhu normalde mart ayı boyunca, küçük bölümler halinde okumayı planladığım bir kitaptı. Ancak kitaba başladıktan sonra elimden bırakmakta çok zorladım.
Her ne kadar kapağında belirtilmemiş olsa da kitap Lawrence Durrell’in yakın dostu Alan G. Thomas’ın, Durrell’in dostlarına gönderdiği- ve saklanmış- mektuplarından, kendisinin özel olarak kısıtlı sayıda bastırdığı ufak eserlerinden ya da tekrar basılmamış olan ilk eserlerinden kesitlerle ve çeşitli dergilerde, gazetelerde yayınlanmış denemelerinden, gezi yazılarından yaptığı bir derleme. Bu yüzden de – benim kişisel görüşüm tabii- çok eşsiz. Çünkü gerek yazdıklarından yola çıkarak zihnimde canlanan halinden gerekse Korfu Üçlemesi’nde kardeşi Gerald Durrell’in çizdiği yazar abi profilinden farklı bir kimlikle karşılaştım. Özellikle de hem kitabın ilk bölümünü oluşturan hem de ağırlıklı olarak yazarlığa ilk adımlarını, Kara Defter konusundaki kararsızlığını, İskenderiye Dörtlüsü’nün sancılarını ve sonunda ortaya çıkışına yakından şahit olduğunuz mektuplardan oluşan bölümü okumaktan bambaşka bir keyif aldım. Dürüst olmak gerekirse, mektuplardan sonra, denemeler bölümüne geçtiğimde ilk sayfalarda biraz tadım kaçtı. Çünkü Alan Thomas’ın da yaptığı eklemelerle bu bölüm o kadar doyurucu bir hale gelmişti ki ilk dönem denemelerinde biraz sıkılmaya başladım. Fakat o yüksek coşkudan, normal düzleme inmenin getirdiği dikkat dağınıklığını atlattıktan sonra aslında bu eserlerinde adım adım İskenderiye Dörtlüsü’nün yazımsal şemasını oluşturmaya başladığını; farklı kitaplar arasında incecik bağlar kurmaya başladığını, bir sonrakinde bir anlatıyı farklı gözlerden anlatmaya başladığını fark ettikçe kitapla bağım yeniden güçlendi. Mekân Ruhu, benim Durrell ile ilişkimi değiştiren bir kitap oldu. Ancak şu uyarıyı da eklemeden geçmeyeyim, okuduğunuz kitabın ve yazarın 20. Yüzyılın başında ve sömürge ülkesinde doğmuş bir İngiliz olduğunu aklınızda tutarak okumanız gerekiyor. Sanırım Yunanlar -ve Güney Fransa’da yaşamaya başladıktan sonra değişen fikirlerinden sonra Fransızları da ekleyebiliriz- dışında her millet hakkında ki kendisinin de mensubu olduğu İngilizler dahil her ülke hakkında pek hoş olmayan fikirleriyle karşılaşacaksınız ya da yaşadığı dönemin egemen kadın bakış açısının izlerini de göreceksiniz. Bunları bir kenara bıraktığınızda; hayatı algılama ve yaşama şekline kapılıp gideceğiniz, bir ülkeyi, bir şehri ya da bir denizi böyle büyük bir tutkuyla sevemeden geçen hayatınızın eksikliğine hayıflanacağınız, yaşarken nefret ettiği topraklara nasıl bu kadar güçlü bir anlatıyla yeniden seslendiğine şaşıracağınız, Arjantin’in yaşam şekline ve iklimine duyduğu nefreti iliklerinize kadar hissederek boğulacağınız, kendisinden daha önce tanınan bir kimlik kazanan kardeşi Gerald Durrell’e ya da Yugoslavya günlerinde Tito’ya karşı kazandığı kişisel zaferlerden aldığı çocukça hazza aynı keyifle eşlik edeceğiniz ve asla hayatındaki kadın olmak istemeyeceğiniz ama mutlaka arkadaşı olmalıydım diyeceğiniz bir Lawrence Durrell ile tanışacağınız muazzam güzel bir kitap. Açıkçası İskenderiye Dörtlüsü ve Avignon Beşlisi yeni baskılar yaptığından dolayı bu kitabın da elbet yeni baskı yapacağını düşünüyorum. Okumayı düşünürseniz son bir uyarı, gidip benim gibi kış günü, yaşadığınız ülkenin aralıksız 15 gün süren yağmurlu günlerinde okumayın. Akdeniz hasretinden ve tatil planlarıma yeni duraklar ekleyerek “hepsi nasıl yetişecek” paniğinden tükendim.