Uluslararası hukukta 20. yüzyıl başlarında ortaya çıkan “insanlığa karşı suç” kavramı hem uluslararası suçlardan bağımsız bir kategoriye hem de soykırım, apartheid ya da zorla kaybedilme gibi diğer uluslararası suçlardan ayrı duran suçları da kapsayıcı bir kategoriye gönderme yapmaktadır. Nürnberg Mahkemesi İlkeleri’nde tanımlandığı üzere insanlığa karşı suç, “tüm sivil halka yönelik olarak gerçekleştirilen, savaştan önce ya da sonra, ya da siyasal, ırksal ya da dinî düzen saikiyle işlenen, işlendikleri ülkenin iç hukukunda suç olarak tanımlansın ya da tanımlanmasın, Mahkeme’nin yetki alanına giren tüm suçları takiben ya da onlara ilişkili olarak işlenen” fiilleri kapsamaktadır.
İnsanlıkdışı olana yönelik yasaklama, bazen savaş suçları ve insanlığa karşı suçların devamı olarak, bazen aşağılanan ya da yok edilen insanlık ile üretilmiş insan türü arasındaki bağın bölünemezliği şeklinde, bazen de insanların ve çevrenin birbirini tamamlaması üzerinden işletilmektedir. Bunun nedeni, insan gibi, insanlığa karşı suçların da durmaksızın evrilmesidir.
Bu alanda uzman isimlerin insanlığa karşı suç kavramını en temel sorunsalları ve tarihsel evreleriyle inceledikleri bu temel eser, ayrıca, bu kavrama ilişkin uluslararası hukukta ve ulusal ceza kanunlarında yer alan uygulamaları örneklerle ortaya koyuyor.
C'est un ouvrage assez complet pour s'initier au concept de crimes contre l'humanité.
Le premier chapitre, rédigé par Isabelle Fouchard, est très didactique et illustre bien l’évolution du crime contre l’humanité : il fait sa première apparition à Nuremberg, est repris par les tribunaux ad hoc créés par le Conseil de sécurité des Nations unies, et aboutit à la conception actuelle de ce crime, consacrée à l’article 7 du Statut de Rome de la Cour pénale internationale.
Le deuxième chapitre, rédigé par Emanuela Fronza et consacré à la transposition des crimes contre l’humanité dans le droit interne, constitue une étude très pertinente en matière de droit comparé. Ce chapitre permet de conclure que les ordres juridiques nationaux reprennent l’essence des crimes contre l’humanité ; toutefois, certains d’entre eux les adaptent en fonction de leur réalité politico-juridique, ce qui explique qu’il n’existe pas de transposition homogène des crimes contre l’humanité dans le droit interne.
Le troisième chapitre m’a semblé le plus novateur. Dans cette section, Leurent Neyret expose les défis auxquels sont confrontés les crimes contre l’humanité et se concentre sur leur relation avec deux concepts : i) les « crimes contre l’espèce » consacrés en France, et ii) les crimes environnementaux, dont l’écocide est le principal exemple. Ses réflexions s’avèrent extrêmement enrichissantes.
En somme, il s’agit d’un ouvrage très pédagogique, en particulier pour ceux qui n’ont pas de connaissances en la matière.
Yazarlar bu kitapta insanlığa karşı suç kavramını ve bu kavramın uluslararası hukukta yer alma sürecini, uluslararası hukuktan ulusal hukuka tezahür edişlerini ele alıyor. Bununla birlikte insanlığa karşı suç, insan türüne karşı suç ve çevresel suç(doğa kırımı) kavramlarının birlikte ele alınıp alınamayacağını tartışıyor. Konuya ilişkin güzel, merak uyandıran bir giriş kitabı olduğunu düşünüyorum.
Kitaba ismini veren kavramın uluslararası hukuk ve ulusal hukuk kapsamında tanımlandığı ve örneklendirildiği, bunun yanında bu kavram kapsamına alınabilecek insan türüne ve çevreye karşı suç kavramlarının da açıklandığı bir eser. Keşke tarihten daha fazla örneğe daha kapsamlı şekilde yer verilseymiş, bu anlamda daha zengin olabilirmiş.