Türk tiyatrosunun Tanzimat'tan bu yana Batı'yı model aldığı, onun peşine takıldığı genel ve yaygın bir bilgidir. Ama Batı modeli, kültürün kaçınılmaz yönü, muasır medeniyetleri yakalamanın mecburi istikameti olarak onaylandığı durumlarda da, milliyetçi ya da ulusalcı reflekslerle eleştirildiği hallerde de etkisi, tarihsel doğruluğu ve geçerliliği tartışılmadan kabul edilen bir bilgidir bu. Türkiye'de oyun yazımı tarihinin bir anlamda orijinidir Batı bu görüşe göre. Elinizde tuttuğunuz bu çalışmanın arayışı ise bu 'Batı tarzı Türk Tiyatrosu'nun ne kadar Batılı olduğunu anlamak için kuruyor saatini. Başka bir ifadeyle ve Walter Benjamin'e öykünerek, tarih halısının havını tersine taramaya çalışıyor.
Atölyesine katıldıktan sonra Beliz hocanın yazdığı her şeyi okuma isteğiyle aldım ve kurduğu bağlantılar ve de yaptığı analizlerle her sayfada yeniden yeniden hayran oldum kendisine. Kitap Türkiye modernleşme sürecini Tanzimat'tan itibaren tiyatro özelinde ve şahitliğinde ele alıyor ancak kitabın bağlamı asla tiyatro ile sınırlı kalmıyor. Özellikle kitabın ilk bölümünü Oedipus metninde neden Sfenk sahnesinin sahnedışında yer alıp oyuna dahil edilmediğine ayırmış. Bunu anlatırken kullandığı sahnedışı kavramı o kadar zihin açıcı ki, bilinçdışı kavramı ile akraba bu terimi söylenmeyenin ve de tekinsiz olanın mekanı olarak formüleze etmesi Oedipus metninin alımlanışını çok derinleştirdi benim için. Kitapta aynı zamanda Freud Charcot Lacan ve de Nurdan Gürbilek'le karşılaşmak damakta çok güzel bir tad bırakıyor. Teşekkürler Beliz Güçbilmez.
Zaman, zemin, zuhur... Önsöz bölümünü tekrar tekrar okuduğum, Türk tiyatro yaklaşımını anlatırken ortaya attığı kesiklerime düşüncesi üzerine, sanatın -dolayısıyla hayatın- diğer alanlarında da farklı okumalar yapabilme olanağı veren bir kitap... Beliz hoca keşke daha çok yazsa, biz de daha çok okusak..,