“Geyikler, Annem ve Almanya” henüz dosya aşamasındayken Akademi Kitabevi Öykü Ödülü’nü almıştı. 1982’de yayımlandıktan sonraysa bir büyük ödüle, Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer görülmüştü. Getirdiği yeni duyarlıklar, şiirsel tatlar ve inceliklerle dolu anlatımıyla bilinen Nursel Duruel’in “Geyikler, Annem ve Almanya” kitabı 40. yılına özel bir baskıyla okurunu selamlıyor.
“Türk Dili dergisinin eylül sayısında –adını yanlış hatırlamıyorsam– ‘Geyikler, Annem ve Almanya’ başlıklı bir öykü okudum. Genç bir yazarın, Nursel Duruel adlı bir kardeşimizin öyküsü yüreğinize sular serpiyor bu tazelik kokan öyküyü okurken. İşte Eylül… İşte yeni sanat mevsiminin ilk ayı… İşte yeni mevsimin bir başarısı! Sanatın sihri –isterseniz bizde çok kullanılan bir sözcükle büyüklüğü– işte buradadır. Şu dağdağa, şu karışıklıklar, şu sevgisizlikler, şu yokluklar ortamında bile, bakarsınız, tek bir öykü, size umut aşılamaya yeter.” – Zeyyat Selimoğlu, Milliyet Sanat (Eylül 1979)
“Öykücülüğümüzün sessiz ve derinden kaynayan, ama bir o kadar güçlü ve sağlam akan bir ırmağı sayıyorum bu yazarı. Titiz, ince eleyip sık dokuyan, ayrıntılara yaşarlık kazandıran bir öykücü ile karşı karşıyayız.” – Füsun Akatlı
Nursel Duruel İstanbul Üniversitesi Arkeoloji bölümünden mezun oldu. 1965’te TRT’nin ilk prodüktör kadrosunda yer aldı, başta edebiyat olmak üzere çeşitli alanlarda sayısız radyo programı ve program dizisi yayınlandı. Reklam yazarlığı, ansiklopedi yazarlığı, televizyon yazarlığı ve program danışmanlığı yaptı. BRT’de (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Radyo Televizyonu) yönetici olarak görev aldı.
İlk kitabı “Geyikler, Annem ve Almanya” (Adam, 1982) dosya halindeyken 1980 Akademi Kitabevi Öykü Ödülü’nü aldı; basıldıktan sonra 1983 Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer görüldü; Makedoncaya çevrildi. Kitaba adını veren öykü filme çekildi; 2005’te “İmge Öyküler” dergisinin yazarlar arasında düzenlediği “1980’den günümüze en beğenilen on öykü” soruşturmasında ilk sırayı aldı. “Yazılı Kaya” (Telos, 1992) kitabındaki “Burgaç” öyküsü 1990’da Yunus Nadi Yayımlanmamış Öykü Armağanı’nı kazandı. Bazı öykülerine İngilizce, Fransızca, Almanca, Yunanca, Japonca, Arapça antolojilerde yer verildi. Çeşitli alanlardaki ortak kitaplara katkısının yanı sıra aralıklı olarak dergilerde yazmayı, yazarlarla söyleşi yapmayı ve bazı edebiyat ödüllerindeki seçici kurul üyeliğini sürdürmektedir.
benim için çok özel bir kitap 'geyikler, annem ve almanya.' ilk okuyuşumun üstünden on iki yıl geçmiş. neyi okumayı sevdiğini, nelerden keyif aldığını bilmeden, okumaya ihtiyaç duyduğu için okuyan bir orta son öğrencisiydim isminden etkilenerek alıp okumaya başladığımda. geyik kendimi bildim bileli en sevdiğim hayvan; almanya, izne gelen akrabaların valizleri açılsa, içlerinden bizim için oralardan gelmiş bir şeyler çıksa diye bekleştiğimiz yazlık bir masal ülkesi; annem desem, onun hikâyesi nerede bitiyor, benimki nerede başlıyor bilemiyorum, ısrarla kendimin olduğunu düşündüğüm kısımların altını çiziyorum bulmak için. öyleyse pekala benim hikâyem olabilir bu. öyle düşünüyorum. kitaba ismini veren öyküyü okurken gözlerim dolmuştu, yine doldu, fakat bu defa en çok dokunan öykü '03 nöbeti' oldu.
bu ikinci okumamda düşündüm de, o zamanların rastgele okumaları içinde bu kitaptan içime işlemiş bir şey varmış ki yıllar sonra yeniden okumak istemişim. ne o şey diye fazla da düşünmedim, insancıl, duygulu ve iyi bir gözlem ürünü öyküler, en sevdiğim şekilde yazılmış yani. nursel duruel, soyadı gibi dupduru ellerle yazmış. duygusallık ağlaklığa dönmemiş, yoğun hisler üslubun üzerine geçmemiş, yerellik öykülerdeki evrensel insanlık durumlarının üstünü örtmemiş. iyi ki yeniden okudum, umarım bir on iki yıl daha beklemem gerekmez bir kere daha okumak için. :)
“Dere küçük kilimin üstünden akıyor… Dere kilimlerimizin üstünden akıyor. Sular aktıkça geyikler hep aynı yöne doğru koşuşuyorlar. Suların altında, kilimin çizgileri boyunca dizi dizi koşuyorlar. Koşuyorlar, koşuyorlar, hep aynı yerde kalıyorlar… Ben bir su damlası gibiyim annemin yanında. Dereden kopup havaya sıçrayan haşarı bir su damlasıyım. Güçlü, neşeli, yok edilemez bir su damlasıyım. Durmadan akan derenin ve durmadan değişen annemin bir parçasıyım. Onlardan kopan ama onlardan bağımsız bir damla... ”
Alice gibi bir şişe iksir içtim de telefonla iletişimin bir operatörün soketlere kablo takmasıyla sağlandığı zamanlara, 80’lere ışınlandım. Evimde gibiyim. Bildik, tanıdık hisler, kokular, dokular, renkler, eşyalar. Tarif ettiğim şey sulu zırtlak bir nostalji değil. Olsa olsa özdeki hoşluğu görünce içinin sıcacık olmasıdır, her şeyine rağmen. Ya da şarkıdaki gibi “Bütün bu güzellik, bütün bu rezalet/Hepsi benim, hepsi bana ait”
“Sözcükler... Sözcükler dolandı, sözcükler resim oldu, sözcükler ses oldu. Sözcükler yaşam oldu dolandı, sözcüklerle sarmalandılar. Sözcüklerle yiğit oldular, sözcüklerle serseri, aşık, bilge, kâmil, devrimci, yürekli, korkak, pısırık...”
Kitabı gördüğümden beri ismini düşünüp duruyordum. Geyikler, Annem ve Almanya. Aşk, Mark ve Ölüm gibi bu üç benzemezin nasıl bir araya geldiğini merak ediyordum. İyi ki merak etmişim. Fırıncı Şükriye’nin gelini misali “hayatın değerini birdenbire anlayıvermiş” gibi oldum. “İçim ısındı, bayırlarım düzlüğe döndü.” Ne şahane bir dil kullanımı! Sözcükler birbirileriyle hasret kalmışçasına kucaklaşmış, ahenk içinde göz süzüyorlar. Belki ben de Saliha gibi “özverideki büyüye kaptırıyorum” kendimi. Bilmiyorum. Umarım Nursel Duruel’in tüm bu tedirginlikleri, olamamışlıkları, dertlenmeleri, incelikleri bu kadar az sayfaya böylesi maharetle sığdırabilme kabiliyetinin hakkı teslim edilmiştir. Belli ki yazar şiirle yakın ilişkili ve oldukça titiz biri.
Öykülerdeki karakterlerin pek çoğu tüm sıradanlıklarına rağmen çok etkileyiciler. Fakat işleyen eller, yanıp sönen ampuller, uğultulu seslerin arasında, ancak ağrıyan boynuyla yaşadığını anlayan Saliha’nın öyküsü 03 Nöbeti, tüm öyküler arasında gözüme bir başka ışıldadı. Dünyadaki yerini bulma arayışı, hayatının öznesi olma çabasıyla Saliha bir başka geldi. Saliha da o yıllarda geçinmek için hemen tüm dünyada kadınların iş yaşamına katıldığı ilk yerler olan telefon santrallerinden birinde çalışıyor. Bir yandan da gönülsüzce devam ettirdiği Mukilerle (şimdiki tiki, concon anlamına gelen bir kelime sanırım) dolu bir üniversite yaşamı var. O uykulu gözlerle, su dolu ayakkabılarıyla okulu sürdürme stresi yaşarken sınıf farkının etkisiyle benzer çatışmalara hiç temas etmeyen öğrencilerin arasına geri dönmek istemiyor. Taşradan kente gelen çoğu insana tanıdık gelecek o güvensizlik hissi, kentin içinde kaybolma tedirginliği Saliha’da da hâkim. Bir kadın olarak kentin kalabalığı içinde yerini saptayamadığını düşündüğünde bile aslında sabah treninden çıkanların bir toplamı olduğunun farkında.
Nursel Duruel sık yazan bir yazar değil. 1982 yılında yayınlanan kitaptaki öyküleri yıllara direnmiş harika öyküler, asla eskimemiş. Ne uzun ne kısa. Aile ilişkileri, gitmeler, gelmeler, aidiyet, anne-baba-evlat ilişkileri, kayıplar. Kitaba adını veren öyküsü kadar Nereye öyküsü de çok çok iyi. YKY'ye bu kitabı tekrar basıp gündeme getirdiği için teşekkürler.
yaren artik onun kitaplarini ondan once okumama sinir oluyor, artik bi adim ileri gidip ona gelen hediyeyi de ondan once okudum, tesekkurler yaren sinem
tum oykuleri sevdim neredeyse ama bes yildizimin besi de kitaba ismini veren ilk oykuye. o kadar naif, umutlu, tertemiz bir oyku ki. cok begendim hissini. alintilar birakicam, telefondan cektigim fotilerden kopyaladim:
"Ben bir su damlasi gibiyim annemin yaninda. Dereden kopup havaya sicrayan hasari bir su damlasiyim. Güçlü, neseli, yok edilemez bir su damlasiyim. Durmadan akan derenin ve durmadan degisen annemin bir parçasiyim. Onlardan kopan ama onlardan bagimsiz bir damla" COOOOOK GUZELLLLL
"hani gülün pembesi var ya, kokulu gülün pembesi, işte öyle baştan ayağa pembelik içinde kaldık. sabahın alacasinda iki pembe gül... havada savrulan kucaklar dolusu gül yaprağı... yanaklarimiza gözlerimize gül yapraklar konuyor. dönüyoruz, dönüyoruz... hepimiz gül yaprağıyız. sabah ışığı bir yanımızdan öte yanımıza geçiyor, hepimiz saydam pembeyiz" COOOOK GUZELLLLLL
baska bi oykude "beraber hic kopru kurmadilar, koprulere yakilan turkuleri dinlediler ayri ayri, tanisikliklari buradan" diyodu. hisleri betimleme tarzini cok biricik ve gercek buldum, yazarlikta en buyulu buldugum sey bu
ben zamani bilmem ki seni hangi zaman araliginda arasam? yani bu siir diline ragmen cok begendim, ilk oykuyu tekrar okumak istiyorum. kadinlarin gormediklerini, yazmadiklarini, tercih etmediklerini cok seviyorum, o olmayan cok sey ifade ediyor bana
Nursel Duruel,olgun ve bir o kadar yetkin dille öyküler ortaya koyuyor..Kitaptaki sekiz öykü, eskiyi yad ederken yeni ve gelecek olandan çekiniyor..Almanya’dan haber bekleyen/canına tak eden anneyi,mücadele yıllarında fırınını askerler için durmaksızın çalıştıran Şükriye’yi,telefon santralinde türlü insanla muhatap ama aklı bambaşka hayallerde dolanan Saliha’yı okumak tanıdık yüzleri hatırlatıyor. Cam kenarında çocuğunu bekleyen yaşlı anneye kederleniyoruz çünkü biliyoruz ki o cam kenarında gözlerini yola diken biz olabiliriz (daha acısı anne-babalarımız olabilir). . Bir de alıntı iliştireyim: “Ben,bana da zaman bırakacak,beni bir anten parçasına,bir fişe dönüştürmeyecek bir iş sahibi olmak için okumak istiyorum.Şu yeryüzünde,bırak yeryüzünü kendi ülkemde kendi çevremde olup bitenleri kavrayamıyorum.Yarı yerim aydınlıkta,yarı yerim karanlıkta.Kendimi bile yeterince ölçüp biçemiyorum.İşte bu yüzden okumak istiyorum”
'' Hayat nişasta peltesi gibi hafif tatlımsı ve insanın insan yanını beslemeden akıp geçiyordu kıyı sitesinde. ''
Hayat böyle bazen, içimizden akıp geçiyor, döküldüğü yer ve zaman belli. Bazı kitaplar da öyle. ''İnsanın insan yanını '' besliyor. Bazıları dönüştürüyor bazıları kavak yelleri gibi esip geçiyor. Nursel Duruel'in öyküleri dönüştürenlerden, içimize işleyenlerden.
Kitaptaki bütün öyküleri çok sevdim ama kitaba ismini de veren ''Geyikler, Annem ve Almanya '' öyküsü ile ''Ölüm Aralarında Kaldı '' öyküleri en sevdiklerim oldu. ''Ölüm Aralarında Kaldı'' uzunca bir şiir gibi. Masal gibi. Çok sevdim.
Bu öykü kitabının methini sevdiğim birkaç yazardan duyup listeme eklemiştim. En sonunda alıp okuyabildim.
Son dönemde okuduğum en iyi Türk öyküleri bu kitaptaydı diyebilirim. Yazarın dilindeki ustalık, sıcaklık ve samimiyet okuru sarıp sarmalıyor. Kitaptaki sayfa sayısı çok olan öyküler nispeten daha küçük öykülerden çok daha güzeldi. Türk edebiyatından iyi öykü kitabı arayanlara rahatlıkla önerebilirim. Yazarın diğer öykü kitabı Yazılı Kaya'yı da listeme ekledim.
Aslında özellikle bayıldığım bir öykü olmadı Geyikler,Annem ve Almanya'da, fakat öykülerin yarattığı nostaljik ve ''evdeymişsin'' hissi çok hoşuma gitti. Belki uzun zaman sonra tekrar okursam farklı hisler yaşarım.
Twitter kitap önerileri açısından çok faydalı olmaya başladı bana. pek çok müthiş kitaba bu şekilde ulaşmaya başladım. emre'nin yorumunu buraya geldiğimde gördüm. Her şekilde Nursel Duruel'in kalemiyle tanışmak harikulade bir deneyim oldu benim için. Ödünç aldığım kitabın altını çizemediğim için aşırı üzüldüm, okuma sonrası sipariş verdim ancak kitaplığımdaki en değerli eserlerden birisi olsun diye paraya kıyıp hardcover satın aldığım için onun da altını çizemeyeceğim. :)
En beğendiğin öyküleri belirtirsem; Geyikler, Annem ve Almanya, Fırıncı Şükriye, Nereye ve Yineleme. Tekrar tekrar okuyacağım öyküler olacak hepsi. Başucu kitaplarımızı ara sıra yeniden okumayacaksak neden kitaplığımızda yer alsınlar ki? Öyle olmayanları zaten elimizden çıkarıyoruz, bu sene bütün kitaplık baştan sona elden geçti, çok sayıda kitap kütüphanelere, okullara, eşe dosta dağıtıldı. Yaşadığımız sürece saklayacağımız kitaplar ise bizim ayrılmaz birer parçamız oluyorlar, bizim yitip gitmemizle geride kalanlar için önemsiz bir obje haline gelip hızlıca elden çıkarılıyor, hüzünlü gibi gözükse de aslında bu başucu kitapları bizim öznel bir bağ kurduğumuz, anılarımızı, yoğun duygularımızı, iç çekmelerimizi, hayıflanmalarımızı, coşkularımızı, mutluluklarımızı taşıyan şeyler. Bizim yok olmamızdan sonra başka insanlar için bir anlam ifade etmesi zaten mümkün olmuyor.
Son olarak Nursel Duruel'in çok ünlü erkek yazarların üçte biri kadar tanınmıyor olması okuyucudan çok edebiyat dünyasındaki hakim isimlerin kabahati. Hep aynı isimlerin parlatıldığı, bir kısmının haksız yere sürekli ön planda tutulduğu, okurların da farklı değerli isimleri keşfetme merakının olmaması kıymetli yazarlarımızın geri planda kalmasına yol açıyor. Çok üzücü, kahredici.
ve işte kargodan gelir gelmez sıcağı sıcağına fotoğrafını çektiğim kalın ciltli kitabım.
"Kurgu çok şaşırtsın", "Edebiyat parçalayayım, özlü sözler çıkarayım", "harika gözlemlerimi sıralayayım" gibi öyküye yakıştıramadığım dertleri var yeni dönem öykücülerinin. Öykü okumaktan soğumuştum. Neyse ki bu kitap imdadıma yetişti. Harika bir kitap değil. Ama öykü gibi öykü: Sıradan bir durumu özgün bir yaklaşımla içten bir şekilde anlatmak.
Bir de, artık bir kitabın iyi olduğunu şöyle de anlıyorum. İçimde bir şeyler uyandırıyor ve ben de (yeniden) yazmak istiyorum.
Kitaptaki tüm öyküleri aynı derecede sevmediğimi yine de belirteyim.
sekiz farklı öyküden oluşuyor geyikler, annem ve almanya. benim en sevdiğim öyküler 'nereye' ve 'zaman aralığında' olmakla beraber diğer öyküleri de sevdim ve edebi açıdan başarılı buldum.
"hayat nişasta peltesi gibi hafif tatlımsı ve insanın insan yanını beslemeden akıp geçiyordu kıyı sitesinde."
çok çok güzel öyküler. insan olmanın trajikliğine (nostalji duygusu, bütünlüğe erişememe, arayış, ayrılık, ölüm, aşk...) öyle güzel hisli cümlelerle değinmiş ki yazar elimden bırakmak istemedim.
Burcumun kalbime dokunan yılbaşı hediyesiii. Kitap okuyan arkadaşlarım ve bir kitap kulübüm olduğu için çok mutluyum. İlk öyküyü kütüphanede okurken mecburen ağladık ve tabi ki favorimiz oldu. Anneyle kafayı bozmaktır. Ne temiz, naif ve gerçek öykülerdi. Bayıldım yazısına da hissine de. Seray’a benden önce kitaplarımı okuduğu için gıcık olmaya çalışıyorum ama olmuyor. Bu yılın son kitabı bu mu olur yoksa önümüzdeki günlere de bir kitap sığdırır mıyım bilmiyorum. Ama ben her türlü bu seneye, kitaplara ve sevdiklerime teşekkür ederim. İyi okumalar ve iyi yıllar.
Ölüm Aralarında Kaldı öyküsünü okurken tıpkı Kafka’nın, Milena’nın mektuplarına düştüğü şerh gibi ben de birkaç kez yandım. Diğer öykülerini ve kitaba ismini veren öyküsünü okuduktan sonra da farkına vardım ki sarih bir kadın Nursel Duruel. Bize iç evrenlerin bu kadar geniş olduğunu hatırlattığı için.
Yıllar sonra tekrar okuduğumda çok daha fazla zevk aldım. Kitaba adını veren öykü bunca yıl sonra yeni yazılmış gibi canlı. Karkterlerin hepsi aramızda. Aradan geçen yıllar içinde Aytaç'la tanışmışım. "Zaman Aralığı"ndaki isimsiz kızı tanımışım. İlk okuduğumda bir üslup çalışması olarak nitelediğiğim "Yineleme"yi biraz daha iyi anlamışım sanki. Eğer hayatı tanımaksa bu, Nusel Duruel bunun 40 yıl önce üstesinden gelmiş.
Kitaptaki bazi oykulere kalbimi biraktim. Kitaba adink veren geyikler, annem ve almanya uzun zamandir okudugum en duru, en etkileyici metinlerden biriydi.
Ben bu kitabı çocukken okumuştum, eve nereden geldi, kimindi bilmiyorum. 25 yıl sonra derede yıkanan kilimin üstünde dans eden geyikler aklımdaydı. Karanlıkta izlediği annesinin yüzü aklımdaydı. Tekrar okumak paha biçilemez bir deneyim oldu benim için. Yetişkin gözüyle daha da dokunaklı, daha da etkileyici bir anlatım ve tertemiz bir dil buldum. İyi ki varsın Nursel Duruel!
"Tren Samatya istasyonuna yaklaşırken Saliha deniz tarafındaki pencere dibini bırakıp kara tarafındakine kaydı. Birbiri üstüne abanmış küçük ahşap evler dizisine bakmadan edemezdi. El örgüsü dantel perdeler sabah temizliği için kenara çekili durur, sık sık bir kadın başı uzanır çarşaf ya da küçük bir kilim silkelenirdi. Pencere kenarlarındaki saksı çiçekleri bu evlerin şenliğiydi. Açık pencereler içerilere, ta içerilere bakma isteği verirdi Saliha'ya. Bir yandan da sıkılırdı. Eli yetse, eli yirmi otuz mere olsa uzanıp çekiverecekti perdeleri."
Yazıldığı tarih itibariyle de Türkiye'de kentleşme tarihine ve konut kültürüne ilişkin oldukça ilginç değinilerle süslü hikayelerden oluşan bir kitap.
Kitaba adını veren açılış öyküsü de göç tarihi açısından not edilebilir. Küçük bir kızın gözünden annesinin Almanya'ya gideceği sabaha açılacak bir gecenin kısa hikayesidir. Annenin ardından kendi kendine edilen şu cümleyle kapanır:
"Burnum sızlayıverdi. Yine başlarsam ağlamaya. Hayır... hayır... ağlamayacağım artık. Ben bir su damlasıyım. İnatçı bir su damlasıyım. Büyümek için savaşacağım. Mutlu düşleri gerçekleştirmek için savaşacağım."
Kitaba adını veren öykü kesinlikle çok çok iyi, zaten eleştirmenlere göre de Türkçe edebiyatın en iyi öykülerinden biriymiş. Ama ben Fırıncı Şükriye öyküsünü de çok beğendim. 03 Nöbeti de son derece güzel bir öykü. Diğer öyküleri o kadar beğenmedim, daha doğrusu tam anlayabildiğimi düşünmüyorum. Oralarda benim çok sevmediğim fazla sanatsal mı desem fazlasıyla sembollere gömülmüş mü desem anlatımlar var. Bir de yazar ve karakterler kadın, bazı anlatılanları erkek olduğum için de tam kavrayamadığımı veya bende aynı etkiyi yaratmadığını hissettim. O yüzden kitaptaki öyküleri kadınlar erkeklerden daha fazla severler diye düşünüyorum. Öyküler epey kısa, tam yorgun ve melankolik bir şekilde eve dönerken vapurda okunacak öyküler.
Geçen yıl sadece kitaba adını veren ilk öyküyü okuyup hayran olmuştum Nursel Duruel'in kalemine. Büyülü bir anlatım, su gibi akan şiirsel bir dil, müthiş bir zaman tanıklığı...Ege kasabalarını ta Kurtuluş Savaşı yıllarından alıp seksenlerin karmaşasına, zamana yenik düşen hayatlara, evlere, tanıklıklara, ailelere ve ilişkilere taşıyor Duruel. Bir yarışmada, Cumhuriyet Dönemi öykü geleneğinin 1980 - 2005 arasındaki en iyi on öyküsünden ilki seçilmiş... Bense haftasonu bir gazete ekinde okuyunca yeniden aldım elime.. bir solukta aktı...
Geyikler, Annem ve Almanya, Nursel Duruel'in Sait Faik ödüllü artık klasik sayılan bir öykü kitabı. Sekiz öyküden oluşan kitabın sevdiğim öyküleri kitaba adını veren öykü, 03 Nöbeti, Nereye ve Minareden İt Beni İn Aşağı Tut beni oldu. Nursel Duruel, özgün yalın bir dile sahip. Sade dili, süslü anlatımlardan uzak anlatım biçimi var. Zorlanmadan okunan öyküler bunlar. Kitabın diğer öyküleri de önemli ama iç konuşmalardan ziyade başı sonu belli öyküler tercih ettiğim için diğerlerinin içine çok giremediğimi belirtmeliyim.
This entire review has been hidden because of spoilers.
“ Molla Şerife ağzında fısır fısır Bismillahlar ,subhanekeler ile evin icinde kedl kayganliginda dolasmaya basladiginda ,anne onun fisirtilarindan cok kendi icni ve bahcedekl kipirtilari dinler olmustu.” “istersen cok kiz ,istersen herkese ve herseye kus ben sana bir ruya anlatacaktim.Ve basladi anlatmaya ,anlattikca guzellesti,guzellikten ote isiklandi”
Yazarın okuduğum ilk kitabı, kitap yedi öyküden oluşuyor. Kitaba adını veren "Geyikler, Annem ve Almanya" kitabın ilk ve beni en çok etkileyen öyküsü oldu. Kitabın son zamanlarda okuduğum en içten, en duru öykülerle bezeli olduğunu söyleyebilirim.
Bana kalırsa kitabın parlayan yıldızı "Nereye" adlı öykü. Son derece derinlikli bir aile eleştirisi; bağımsız bir kadın olabilmenin geleneksel ve normatif ilişki ağlarında dışardan nasıl görüldüğüne dair güzel bir çerçeve sınuyor.
Çok güzeldi; detaylı işleniş ve duyguların geçmesi noktasında çok değerli; ancak şahsi olarak söyleyebileceğim şey: olay örgüdü net bir şekilde ele alınmıyor sanki; detayların olaylara ve karakterlere eşit bir şekilde dağıtılamamasından dolayı okurken kafa karışıklığı doğuyor.
bu kadar aynıyız tüm insanlar. düşürken birbirine dolanan her şeyi baştan sıra sıra sarıp hazır bir yumağa dönüştüren inanılmaz sıcak bir öykücülük bu. damağımda kaldı, çocukluğun hayaletleri mi yoksa sayfalara basılı cümleler mi bilmiyorum.