Kavuşamayan âşıklardan geleneksel aileye, mezarından kalkıp gelenlerden ölü gibi yaşayanlara uzanan çok sesli, çok renkli öyküleri kulağımıza fısıldıyor Suat Derviş. Bağırmadan, acele etmeden anlattıkları bazen korkudan tüylerimizi ürpertirken bazen heyecanlı bir oyunun içine çekiyor.
Dinamik ama sakin anlatımıyla kendine has bir dil yaratan öncü yazar Derviş’in on üç öyküden oluşan kitabı 1923 Osmanlı Türkçesi basımından sonra ilk kez Latin alfabesiyle Türkçede okurla buluşuyor
“Onu nasıl sevdiğimi, neden sevdiğimi öğrenmek mi istiyorsun!.. Sana uzun uzadıya, o zamanki hislerimi tahlil etmeden, yalnız şunu söyleyeceğim. O güzeldi... Ben de, sanatkârdım. O yeni ve genç, ben yıpranmış ve ihtiyardım...”
Suat Derviş İstanbul’da doğdu. Tıp profesörlerinden İsmail Derviş Bey’in kızı olan Suat Derviş, çocukluk yıllarında özel eğitim aldı. Daha sonra Kadıköy Numune Rüştiyesi’yle Bilgi Yurdu’nda eğitim hayatına devam etti. Konservatuvar eğitimi için ablasıyla birlikte Almanya’ya giderek piyano dersleri almaya başladı ve edebiyat fakültesine yazılarak felsefe derslerine yöneldi. Konservatuvar eğitimini bırakıp Almanya’daki çeşitli dergi ve gazetelerde yazmasıyla gazetecilik hayatı başladı. 1932’de Türkiye’ye döndükten sonra da Son Posta, Vatan, Cumhuriyet, Gece Postası, Yeni Ay, Tan gibi gazetelerde röpotajları, hikâyeleri, romanları yayımlanarak yazı hayatına devam etti. Reşat Fuat Baraner ile birlikte Türkiye’de toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından sayılan Yeni Edebiyat Dergisi’ni yayımladı. Bu dergide kısa öyküler, fıkra ve eleştiriler yazdı. 1944 tutuklamaları sırasında eşi Reşat Fuat Baraner’i sakladığı ve yasadışı Türkiye Komünist Partisi’ne katıldığı gerekçesiyle yargılanarak bir yıl hapse mahkûm oldu. Ardından Paris’e giderek 1953-1961 yılları arasında Fransa’da kaldı. 1961’de Türkiye’ye döndükten sonra romanlarının yazımı ve yayınıyla uğraştı. Birçok ilke de imzasını atan Suat Derviş, yazı hayatına adım attığı Alemdar gazetesindeki “Hezeyan” şiiri başta olmak üzere, gerek farklı mahlaslarla gerek kendi ismiyle yazılmış birçok eseri geride bırakarak 1972’de Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu.
bazı öyküler kara kitap’a benziyor. çocukluğumuzda çok sevdiğimiz cinli perili hayaletli öyküler var bolca. bir de ölüm, aşk, yalnızlık gibi duygular çokça meşgul etmiş gencecik suat derviş’in kafasını...
“Zeynep elindeki uzun maşa ile küreği, sobanın açık duran kapağına yaklaştırmak için halının üstünde diz çöktü. Başının iki tarafından, iki uzun ve kalın örgü halinde inen koyu renk saçları, sobadan dökülen kızıl bir ışıkla alev renginde olmuştu. Açık kestane rengi gözlerinin içinde ateş böcekleri pırıldıyor, yüzü saçlarının rengini alıyordu.
Soğuk ve rüzgârlı bir kış gecesi idi. Hepsi büyük hanımefendinin sokak üstündeki sıcak odasında sobanın ve mangalın etrafında toplanmışlardı.”(s.92)
İlk üç hikaye gerçekten güzel. Özellikle Deli'de çizilen kendine yabancılaşma, benlik bölünmesi çok gerçekçi geldi. Bir kış gecesi öyküsü Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın romanlarındaki ortamı çağrıştırdı. Keyifle okuttu. Ne yazık ki ondan sonra gelen öykü bile denemeyecek, yeşilçam melodramlarından belli sahnelerin aktarılmasına benzeyen parçalar çok sıkıcı, anlamsız ve resmen deli saçması