"Aqui, no meu atelier tão cheio de luz, tivemos finalmente, tu e eu, uma conversa franca, conversa que em mais nehum outro lado poderia ter sido entabulada." Assim começa "UM DESVARIO", uma das mais importantes novelas de Lou Andrea-Salomé, entre nós conhecida pela sua autobiografia "UM OLHAR PARA TRÁS". Trata-se de uma história que tem como ponto de partida uma cena presenciada pela narradora quando criança. Numa quente tarde de verão, quando se encontrava nos braços da ama, viu o marido desta bater-lhe na nuca enquanto ela o fitava com amorosa humildade.
Lou Andreas-Salomé (née Louise von Salomé or Luíza Gustavovna Salomé) was born in St. Petersburg, Russia to parents of French Huguenot and northern German descent. Her diverse intellectual interests led to friendships with an astounding array of luminaries, including Nietzsche, Wagner, Freud, and Rilke.
Andreas-Salomé was a prolific author, writing several plays, essays and more than a dozen novels. It was Andreas-Salome who began calling Rilke "Rainer" instead of "René." Her Hymn to Life so deeply impressed Nietzsche that he was moved to set it to music. She was one of the first female psychoanalysts (a career she maintained until a year before her death) and also one of the first women to write on female sexuality. Her book, Lebensrückblick, written toward the end of her life, is based on her memories as a liberated woman.
Salome büyük yazarları kendine aşık etmiş, hatta onları süründürmüş bir kadın. Bir yandan da dönemin çok ilerisinde engin bir vizyona sahip. Kendisi hakkında yaptığım kısa bir araştırma ve henüz bitirmiş olduğum 'Feniçka' bunları kanıtlar nitelikte. Salome'nin hayatı biraz eserlerinin önüne geçmiş gördüğüm kadarıyla. Aynı durum Anais Nin'de de mevcut. Sanırım içinde yaşadığı dönemin normlarına karşı gelen ve ayakta kalan kadın figürler eserlerinden ziyade hayatlarıyla anılmaya devam edecek. Bunda kötü bir yan aramıyorum ancak bir taraftan da yazarını muhteşem şekilde ifade etme kapasitesine sahip eserlere birazcık haksızlık edildiğini düşünüyorum.
Feniçka karakteri üzerinden kadın erkek ilişkilerine ve aşk mefhumuna, günümüzde de geçerliliğini koruyan giriftlerden, derinlikli bir sorgulamayla yaklaşılmış kitapta. Klasik dönem anlatılarını anımsatan edebi dili içerisinde, yoğun bir şekilde kurgulanmış diyalogları okurken çok keyif aldım. Bir yandan da karakterlerin düşünme süreçlerine dahil olabildim. Kitapta geçen konular üzerine yeni ya da çok farklısını tecrübe ederek bilgeleştiğim fikirlerim olduğunu düşünmediğimden, üçüncü bir göz olarak, tanıklık hissiyatıyla, muhakemesini içimde yapmaya devam ediyorum.
Tüm bunların yanında kadının toplum içerisindeki yeri ve maruz kaldığı psikolojik, sosyolojik baskı çok temiz bir şekilde okunuyor eserde. Günümüz Türkiye'sinde de çoğunluk, benzer durumlardan, itilmiş riyakarlıktan, acıyla maskelenmiş hayatlardan geçiyor. O yüzden erkek-kadın gözetmeden herkesin yavaşça okumasını ve karakterler ile söylemlerine kafa yorması gerektiğini düşündüğüm bir kitap.
Bıçakla kesilmiş gibi sonlanan novellalar bende her daim bir tatminsizlik duygusu yaratır, bu yüzden not kırdım.
Eğer bir kadın özgürce, elalem ne der baskısından uzak, hanımkız kalıplarının dışında, olduğu gibi sadece bir insan olarak yetiştirilseydi nasıl olurdunun romanıdır Feniçka. Kendisini çok sevdim. Kitabın bugün bile güncelleğini korumasına ise ayrıca bayıldım.
Bir kadının düşünün ki "aşk"tan anladığı "huzur" olsun. Hangimiz bunu düşündük bugüne dek? Aşık olmak, bir erkekle yakınlaşmak tanıdıklara görünmemek, utanmadan öpüşememek, el ele gezerken semtine göre davranmak demek çoğumuz için. Ama Feniçka, bir kadın olmasının yanı sıra boyunduruklardan azade bir insan. Ve özgür bir kadının nasıl kendi içinde huzurlu olduğunun da bir kanıtı.
Feniçka'nın diğer kadınlara bakışı da bence üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir başka konu. Çünkü birbirimizi aşağı çekmek ya da düşüşünü görmekten mutlu olmaktan aldığımız zevk bize hiçbir şey kazandırmıyor.
Çevirisi bir İş bankası Kültür Yayınları'na yakışacak kadar güzel ve temizdi.
Nietzsche Rilke ve Freud. bu üç sevgili adamın sevdiği Salome un nasıl biri olduğunu merak ediyordum. kitabı aslında kendisi hakkında çok şey söylüyor.
Bayıldım!!!! Kadınlık konusunda okuduğum en güzel kitaptı!! bağımsız ve özgür, cinsiyetler arasındaki farkları umursamadan yaşayan özgür bir kadının hikayesi!
Zeki, güçlü, okuyan bir kadının arayışı, anlam verememesi, sorgulaması... 1800lü yıllar, kapalı bir toplum. Neden diye sormaya cesaret ederek farklı, bilinçli bir bakış açısı getiriyor Feniçka. Dönemin kalıplarına karşı cesaretli ve özgüvenli bir duruş sergiliyor.
Kitabı okuduktan sonra hala aynı şeyleri tartışıyor olmamız üzdü açıkcası...Öyle cümleler,öyle sorular var ki, 2017 yılında olmamıza rağmen ne yazık ki hala geçerliliğini koruyor. Kadının toplumda ki yerini bir türlü zihnimizde oturtamamışız. En ufak bir mücadele verişimizde, hakkımızı savunmamızda hala 'abartıyor' damgası yememiz bile değişmemiş.
Kadınların da erkeklerin de okuması gereken bir kitap kesinlikle.
Nietzsche ve Rilke'yi nasıl bu kadar kendine bağlamış bilemiyoruz ama kitabında kendinden az biraz kopya vermiş gibi görünüyor. Her ne kadar çok sürükleyici gitmesede sonuna doğru toparlandı ve güzel bir son oldu.
Kendisini ve duygularını titizlikle analiz ettiğini ve analiz sonuçlarını dürüstçe bizle paylaştığı kanaatindeyim. Bu yüzden kendisine saygı duyuyorum.
Bu kitabında da mantıksız ve adaletsiz toplum normları ve beklentilerine karşı sarsılmadan baş kaldıran güçlü bir kadın, Lou Andreas/Feniçka var. Ama bu kadın aynı zamanda öylesine duygusal ve tutkulu ki, aşk dışında her şeyi "sıradan ve bayağı" buluyor. Sayfa 47'de bir aşk tasviri var.. 3 defa okuduktan sonra, "ayağa fırlayıp" saygı duruşunda bulundum.
Ve bu kadın gün geliyor aşkı ile topluma karşı duruşu arasında bir tercih yapması gerekiyor..
Buradan sonraki yorumum spekülasyon..
Feniçka'ların toplumsal saçmalıklara karşı gururlu duruşlarını biliyorum, destekliyorum da.
Ama dünyanın kadınlar için adaletsiz bir yer olmasından bağımsız olarak, Feniçka'ların "natural born" roman kahramanları olduklarını, "sıradan ve bayağı" olmayanın peşinde olduklarını; bu uğurda acı, haz ve melankoli kuyularına gözü kapalı koşarak atlayıp, ancak düştükleri kuyunun içinde gözlerini açtıktan sonra ne halde oldukları üzerine düşünmeye başladıklarını, doğaları/yaratılışları itibariyle başka türlü de yapamayacaklarını düşünüyorum.
Bu yüzden bir Feniçka tarafından sevilmek, bir Feniçka'yı sevmek ya da bir Feniçka olmak:
Günümüzdeki feministlerden pek bir fark göremedim. Kampüs cadısı ve friend-zone'da tıkılıp kalmış bir Meriç hikayesi okudum. Güçlü kadın imgesini ben de seviyorum fakat burada güçlü kadın yok. Burada birileriyle sevişmek için kendini acındıran, başkalarına muhtaç olduğu halde başkalarının kurallarını ataerkil bulup gizli kapaklı iş çeviren bir kadın görüyorum. Yurtdışında eğitim almışsın, döneminin kadınlarına oranla daha çok söz söyleyebiliyorsun. Daha özgür yaşamışsın. Hatta mesleğin var. Ama buna rağmen cesur olup bağımsızlığını elde edip istediğin gibi yaşamaktansa hala Baron'a yalanlar söylüyorsun, hala ataerkil bir düzenin yancısı oluyorsun. Bu feminist iki yüzlülüğünü günümüzde çok görüyoruz. Resmen öykü günümüzü hatırlattı. O zamandan bu yana kadın hareketi gram gelişmemiş.
Kadın hareketleri istediği kişi ile sevişmek için her türlü dalavereyi yapmak mı? Yoksa Aytmatov'un Toprak Anası mı? Kurtuluş savaşımızda -ben kadınım- demeyip düşmanla çarpışan mı? Köy okullarında gecesine gündünüzüne katıp inşaat amelesi gibi okulun duvarlarını tamir edip ardından keman dersi vermek mi?
Yazarın kafası çok karışık, evliliği kutsallaştırıp daha sonra kölelik olarak görebiliyor. Kendi yarattığı kutsalı 10 sayfa sonra şeytanlaştırıyor.
Okuduğum en değişik kitaplardan biriydi. En başlarda kitapta Jane Austen havaları sezdim ama sona doğru kayboldu bu his. Sonunda olan olayı anlamadım. Yazar kitabın kapanışı için değişik bir duygu geçirmek istemiş ama hissedemedim. Kitapta tek zevkli olan baş karakterimiz Feniçkanın evlilik hakkındaki ve hayatını biriyle paylaşmak konusundaki hislerini okumaktı. Umarım yazarın diğer kitapları bu tarzda değildir çünkü durağan ve inişi çıkışı olmayan sade bir eserdi ve keşke yazar bunun aksine duyguları biraz daha derin hissettirip kitabın o eksik yönünü bize hissettirmeseydi.
Feniçka, kadın olmaya dair çok kısa bir anlatı. Dönemsel izlerin oldukça net takip edilebilir/okunabilir olduğu bir eser. Yazarın anlatım dili ve aktarım biçimi sayesinde, Feniçka'nın yaşamının farklı dönemlerine tanıklık ederek zamanla birlikte değişen fikirlerinin izini sürüyoruz. Sadece Feniçka'nın değil yazarın da fikirlerinin izini sürüyoruz; çünkü bu eser aynı zamanda otobiyografik unsurlar da barındırmakta. Bir kadının erkeklere, diğer kadınlara, topluma bakışı üzerine psikolojik ve sosyolojik irdelemeleri bol ve yoğun bir anlatıma sahip.
Yazarın bu kitabı bende oldukça merak uyandırdı. Olay veya kurgudan ziyade aktarmaya çalıştıkları hoşuma gitti diyebilirim. Olay beklentiniz var ise büyük bir hayal kırıklığı yaratabilecek bu kitap öte yandan oldukça dolu dolu bir metin. Bu nedenle bir şans vermenizi dilerim. Bende yazarın başka kitapları da var. Onları da okumayı planlıyorum. Bakalım onlardan neler çıkacak?
“Buna alışkınım” dedi, “geceleri kitapların başında oturmayı tercih ederim. Ortalık o kadar sessizken..” “Genç bir kızın böyle bir şey söylediğini duymak kulağa çılgınca geliyor,” dedi Max Werner neredeyse öfkeyle, çünkü bundan hiç hoşlanmamıştı. ”Şurada karşınızda duran ben kitaplara gömülmekten daha yeni kurtuldum., hem de en ağır cephe hizmetinden kaçarcasına. Ve siz bir kadın, kendinizi gönüllü olarak teslim ediyorsunuz.” S.9-10 “Bakış açımızı genişleten, hayatı önümüze seren ve bizi bağımsızlaştıran kitaplar niye bir cephe hizmeti olsun ki,”…. “Bu dünyada bizi özgürlüğe kavuşturan tek bir şey varsa o da zihinsel çalışmadır.” Her şey ne kadar değişti değil mi ? Bugün bakıyorum da kitap okuru dostlarımın çok büyük bir bölümü kadın arkadaşlarım! Feniçke, bin dokuz yüz’ lü yılların başlarında kadınların bir kalıba sokulduğu, rollerinin belirlendiği dönemlerde geçiyor. Zamanın çok güçlü kadın karakteri olan yazar, bu kısa romanında, bir kadınının, bir erkek anlatıcı tarafından aktarılan öyküsünü aktarıyor bize.. Şu anda bize olmazmış gibi görünen ama hala bazı coğrafyalarda yaşanan, kadınların ıssız bir yolda tek başına yürümesi, kadınların kitap okuması ve özgürce sevgisini ifade etmesi gibi bir çok konu o devrin kadını için sorun oluşturuyor.. Ama Feniçke tüm baskılara ve kurallara baş kaldırıyor. Belkentiyi yüksek tutmadan okunabilecek güzel bir hafta sonu kitabı.. Rus asıllı bir psikanalist ve yazar. Lou Andreas-Salomé Nietzsche, Rilke, Tolstoy, Freud gibi bir çok ünlü isimi etkilemiş bir yazar! Bu ifadenin tatınım bülteninde yer alması yazarı henüz tanımayan okurlarda merak uyandırıyor. Nietszche’ye büyük acılar çektiren ve çok da ilham veren bu tek taraflı aşk hikayesi, Irvin D. Yalom’un “Nietzsche Ağladığında” adlı eserinde çok güzel anlatımıştır. Bu romanı da ayrıca tavsiye ederim..
Nietzsche Lou Salome'ye aşık olduysa,mutlaka bir şeyler vardır bu kadında diye düşündüm ve o yüzden okumaya karar verdim.
Salome(Nietzsche'yi tanıdığında daha yirmi yaşındaydı),sohbetlerinden hoşlansa da Nietzsche'yi sevmiyordu.Onunla ilgili şöyle yazmıştır: "Varlıklarımızın bazı derin ve karanlık köşelerinde biz ayrı dünyalara aitiz.Nietzsche'nin özünde karanlık bir zindan ve gizli bir bodrum saklı,ilk bakışta görünmeyen ama esas olan her şeyi kapsayan eski bir kale gibi.Tuhaf ama son zamanlarda ilişkimizin bir gün,birer düşman olarak karşı karşıya gelerek sona erebileceği düşüncesi aniden sardı beni."
Oldukça yoğun ve zevkli bir psikolojik okumaydı.Fenya ile Max Werner'in dialogları okuyucunun zihnini törpülüyor,berraklaştırıyor.
Arayışlar kadar etkilemedi bu kitap beni. Biraz tekrara düşmek gibiydi. Tabi ki de karşılaştırmak doğru değil iki kitabı, ama bir katma değer de yaratmalı hepsi kendi özelinde. Feniçka malesef parlayamadı zihnimde.
Nietzsche, Rilke ve Freud gibi devleri kendisine hayran bıraktıran bir kadın olan Salome.. Ve Salome diyince ardından hemen Tomris Uyar gelir aklıma Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar'ın hayran olduğu kadın.. Femme Fatale tabiri bu kadınlar için ne kadar uygun bilmiyorum ama ortak özellikleri aşkta bile bağımsız olmaları, güçlü olmaları, öğrenmeye üretmeye olan aşkları. Belki bu kadınların üretkenlik sevdası o büyük yazarlara, şairlere ilham oldu ve bugün hepsinin adı listelerin başında geliyor. Feminizm veya herhangi bir -izm taraftarı değilim ancak bu güçlü kadınları şu önemli adamların isimlerini söylemeden anamıyoruz ne yazık ki.. Kim bilir belki de bu kadınların verdiği ilhamla bu adamlar bu kadar önemli.. Feniçka'yı okurken sıradan bir novella okuyacağımı sanmıştım ama beni düşündüren bir kitap oldu. İki kadın profili karşılaştırılmış; ürkek ve cesur. Ama görüyoruz ki cesur kadın içinde bile korkunun gölgesi geziyor. Üzerine çeşitli yorumlar yapılabilecek, savunanı da yereni de olabilecek ilginç bir kitap..
"Bakış açımızı genişleten, hayatı önümüze seren ve bizi bağımsızlaştıran kitaplar niye bir cephe hizmeti olsun ki?" diyerek şaşkınlıkla ona baktı kız. "Bu dünyada bizi özgürlüğe yaklaştıran tek bir şey varsa o da zihinsel çalışmalardır."
1800'lu yillar. Rusya'dayiz. Saint Petersburg'ta. Rus toplumu o zamanlar cok kapali. (Sevgili vatandaslarim. Su andan itibaren anlatacaklarim size cok tanidik gelecek. Benden soylemesi) Kahramanimiz Max Werner bir Alman. Petersburg'a dusuyor yolu ve burada bir kizla tanisiyor. Hanim kizimizin adida Fenicka, nam-i diyar Fenya. (Efendim Rus edebiyatina asina olanlar bileceklerdir ki Rusca'da bu kalip okdukca fazla kullanilir. Fenicka Fenya olur Fenickacigim manasinda ornegin Nikolai olur Kolya. Samimiyet belirtir bir kaliptir.) Bu kadar Rusca dilbilgisi yeter. Hikayeye donecek olursak; bu Fenya cok ozgur yetismis, oldukca sik kitap okuyan, Avrupa'larda yetismis, dunyayi gormus gecirmis bilgic bir kizdir. Rus toplumunun kapaliligindan nefret eder ve sert bir sekilde elestirir. Ona gore toplum cahildir. Kadin olmaksa imkansizdir. Kadinsan ve Russan bitmissin. Giydigine karisirlar, gezdigine tozduguna yedigine ictigine herseyine karisirlar. Kimseyi sevemez sadece kendine ait temiz dugular besleyemezsin. (Sen kim kopeksin kadin, kir kicini otur evinde) Dolayisiyla tum bunlarin zittina hareket eden Fenya bunalima girer. Adeta butun Saint Petersburg ustune ustune gelmektedir. Onu en iyi anlayabilen ise Max olmustur ki o bile kadinlarin tam bagimsiz bireyler olabilecegini anlayamamaktadir. Ancak ozgurluklerin belki biraz daha arttirilabilecegini dusunmektedir. Iste boyle yalniz bir kadindir Fenya.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Feniçka'yı çok severek okudum ve kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.
Öncelikle Fenya çok ilginç ve doğal bir karakterdi. Söylediği her sözün altında karakterini yansıtan bir derinlik vardı. Öyle çok sevdim ki her sözünün altını çizmek istediğim yerler oldu.
Kitabın ilk kısmı Paris'te, ikinci kısmı Rusya'da geçiyor. Ben özellikle ilk kısmına, orada geçen sohbetlere ve kadının asaletine bayıldım.
Rusya'da geçen kısımlar ise onun yaşadığı bir bocalama üzerinden ilerliyor: Toplumun istekleri ve özgürlüğe alışkın ruhunun arzuları...
Son kısımlar benim beklentimi pek karşılamadı. Birkaç minicik detay beni rahatsız etti ve böyle bitmesinden hoşlanmadım ama bunlar kitabı sevmeme engel olmadı. Arayışlar'ı da bir an önce okumak için sabırsızlanıyorum.
Fençika, also known as Fenya, is a very independent girl, being original or being fond of freedom is different, but Fençika is a girl who goes to her nose and thinks that she is doing everything right, but actually pulls the wrong choices for herself. He also wasted Max's love on his own vain thoughts. The book is written in a very nice and fluent language, I liked some of the topics and sentences mentioned in it, but I did not like the subject, I did not like fençika at all.
Sonu çok havada kaldı ve beni tatmin etmedi. Güzel diyaloglara sahip, özellikle Feniçka’nın savunduğu “kadınların kadın kimliklerinden ve toplumun onlara dayattığı kalıplardan sıyrılıp, insan olarak görülmesi” fikri maalesef hala bu çağda bile çoğu topluluğun sahip olmadığı bir düşünce yapısı. Akıcı bir kitap ama çok elzem değil.
"Feniçka, Andreas-Salomé'nin Alman oyun yazarı Franz Wedekin'le yaşadığı bir deneyime dayanır." ibaresinden de anlaşıldığı üzere yazar kendi yaşadıklarını kitapta Feniçka karakteri üzerinden anlatmış. Fazlası veya eksiği olabilir, bu konuda yazarın hayatını araştırmak lazım. Ama genel hatlarıyla karakterle yazarın özellikleri benziyor. Ve arka kapaktaki fotoğrafla kitabın kapağındaki görsel aynı. Feniçka, asıl ismi Fiona İvanovna Betyagin olan İsviçre'de doktora yapmış, Moskovalı genç bir bayan. İsmi uzun olduğu için tanıdıkları kendisine Fenya veya Feniçka diye hitap eder. Max Werner ise doktorasını henüz tamamlamış, uygulamalı olarak psikanalizde bulunmaya hevesli genç bir psikolog. Rastlantı sonucu tanıdığı Feniçka'yı giyim, kuşam, fikir, olayları tahlil yönünden diğer kadınlardan keskin bir çizgiyle ayıran özellikleri fark eder. Yazarın yaşadığı dönem 1861-1937 yılları. Haliyle kitabında da o dönemi sosyal, kültürel yönden açık bir şekilde yansıtmış. Üniversite okuyan kadınlara nadir rastlanıyor. Birçok erkeğin içinde okulu tamamlamış olması onun özgürlükçü bir yaşam tarzı benimsemesine sebep olmuş. Buradaki özgürlükten kasıt erkeklerden bağımsız, kendi ayakları üzerinde durabilen, kendisini bir erkeğin koruması fikrini hoş görmeyen bir zihniyet, hayır hayır feminist değil! ÖZGÜR... Paris'teki ilk karşılaşmalarında Max Werner, Feniçka'da pek hoş bir intiba bırakmıyor. Bir yıl sonra -bu kez- Rusya'da tekrar karşılaştıklarında ilkinin aksine çok sıkı dost oluyorlar. Yazarın karakter analizleri şahane. Stefan Zweig'in kalemine çok yakın buldum ben. Benim gibi Zweig severler, bu yazarı da sevecektir diye düşünüyorum. Yazarın yaşadığı dönemdeki mekanları, kişileri, zihniyetleri kuvvetli bir şekilde tasviri takdire şayan. Bana ilginç gelen bilgilerden biri de yazarın 1882'de Nietzsche'nin evlilik teklifini reddetmiş olması. Çerçeveletip asılacak sözler okudum ben Feniçka'nın ağzından. Velhasıl güçlü bir karakter; hem Feniçka hem de Salomé.
Bir kitapta kaliteli bir olay örgüsü olması benim değerlendirmemdeki en önemli kriter. Bu nedenle sadece betimleme odaklı veya sadece diyalog odaklı kitaplardan hoşlanmıyorum.
Feniçka da aynı bu tarzda, çoğunluğu Max ve Feniçka’nın felsefi diyaloglarından oluşan bir kitaptı. Yetersiz olay örgüsü, yarım kalmış bir son ve kadınlıkla ilgili uzun felsefik diyaloglar benim hoşuma gitmedi.
Bir fikri anlatmak için ben sadelikten ve netlikten yanayım. Anlatılan fikirler ne kadar güzel olursa olsun (ki bu kitapta Feniçka’nın bazı fikirleri gerçekten dönemine göre çok çarpıcıydı) ağdalı ve anlaşılmaz cümlelerle ifade edilince hoşlanmıyorum. Karakterlere de hiç ısınamadım. Feniçka’nın düşünce ve davranışlarının tutarsız olduğu yerler vardı.
"Kadınları salt insani zenginlikleri içinde kavramanın, hep cinsiyetleri açısından bakmaktan, hep yarı şematize ederek görmekten kaçınmanın bu kadar zor olması ne tuhaftı. İnsan kadınları ister idealize etsin ister şeytanileştirsin, her durumda erkeğe bağlı değerlendirip basitleştiriyordu." Kadın-erkek ilişkilerine, kadının toplumdaki yerine ve erkeklerin yarattıkları kadın imajına harika bir başkaldırı. Bir solukta okudum.
"'Aşkı nasıl mı hayal ederdim? Ah, çok basit. Son derece sade ve sağlıklı. Sanırım hiç de şeytani ve romantik sayılamayacak şeylerle karşılaştırırdım aşkı. Her gün açlığımızı giderdiğimiz kutsal, doyuran ekmekle; her gün evimizi açtığımız hayat veren temiz havayla. Sonuç olarak her şeyi borçlu olduğumuz, ama haklarında pek öyle tumturaklı laflar etmediğimiz en önemli, en doğal, en güzel şeylerle." :)