Genç bir yazarın 1930 ile sonrası Türkiye, İstanbul, Beyoğlu’nun tarihsel değişim ve gelişimi (!) çerçevesinde anlattığı mekânlar, müdavimleri, detayları inanılmaz. O zamanı yaşıyormuş, yaşamış gibi ilk ağızdan tanımlamalar, kapıdan giren Orhan Veli kadar gerçek.
Sessizce yol alırken satırlarda, Seyyan Hanım’dan Pentagram’a uzanan besteleri internetten bulup açtığınızda, zaman vücut buluyor ruhunuzda. Bir çok unutulmuş “merdümgiriz, mülevves, meccani, mücella, rikkat, çilturna, tevahhuş, mücrim…” gibi sözcükler hayat buluyor sayfalarda. Durumlara eşlik eden ressamlar, zamanı çiziyorlar. “Çizer ve Yazar”da kelimesiz çizimlerin uhreviliği çarpıyor insanı.
“Aşkçıbaşı”nın “soğan ile sarımsak” güzellemesi, “yumurtanın pişme sürecindeki aşk aşamaları”, sonraya bırakılan hayatlarda “bugünü dün eden aşıklar”, seslendirilen bir şarkıda “yüreği diken diken olan” bir aşık, “pıhtılaşan kahkahanın korkuya dönüşmesi” gibi her sayfada yaratıcı aklın güzellikleri var.
İlginç bir güzellik de, aşk dolu satırlarda seyrederken ortaya çıkan, yazarın başka bir romanından alıp hatırlattığı “Kuzgun” karakterinin okuyucuyu bir anda gerçek zamana çekiyor olması.
“Zamanını kaybetmiş hatıralarımız mekânından da olursa?”
Başucu eserlerden biri olacak “Ölüyordum Geçerken Uğradım” için, yazarımızın emeğine, zihnine, kalbine sağlık, yazacaklarına da selam olsun.