Çocuklar ölüyordu, kadınlar ölüyordu, gençler ölüyordu, travestiler ölüyordu, seks işçileri ölüyordu, kediler ölüyordu, köpekler ölüyordu, güvercinler ölüyordu…
Bir erkeğin, bir erkin elinde ölüyorduk. Sonra yine çocuklar, yine kadınlar, yine hepimiz… bir döngünün içinde durmadan ölüyorduk. Bazen yaşarken, bazen yaşama gözlerimizi kapatırken bir heves kalıyordu kirpiğimizde, dudağımızın kenarında, boşluğa bıraktığımız sesimizde. Bazen gelincikler kusuyorduk ölürken, tabutumuzun üstünde bir peruğun yanına sıkışıyordu al yazmalar, çocukluk canavarlarımıza yem oluyorduk herkesin gözü önünde.
İkinci kitabı “Hevesi Kirpiğinde” Polat Özlüoğlu, heveslerden heves beğenin ama çoğunun kirpiklerinizde asılı kalacağını aklınızdan çıkartmayın diyor. Bildiğimizi unutmayalım diye, büyük harflerle bir satır başı olarak yazıyor öykülerine: Tenimizi parçalayan bıçakları, günlerce buzda bekletilen cansız bedenlerimizi, çocuk yaşta çarşaflara akan kanımızı, dikine kestiğimiz bileklerimizi, Ankara’nın garında bıraktığımız sevinçlerimizi.
oldukca melankolik olsa da bitmesin isteyerek okudum. okurken burnumun direginin sizladigi dogrudur. gozlerim dolu dolu, bogazim dugum dugum. ulke olarak her bir kanayan yerimizden tutmus polat ozluoglu. iyilestirmek icin degil de yalnizca yanindayim, seni goruyorum, sana yapilanin yasadiklarinin farkindayim, kimse yoksa da ben buradayim demis, kanayan aciyan yerlerimizden sefkatle tutmus. yalnizca aciyanlar degil acitanlar da kayitlara gecsin diye, melankolik hayatlardan cok saglam oykuler kurmus. cok cok severek okudum.
‘Oysa içimde tuhaf bir his vardı evden çıktığımızda, hem içim içime sığmıyor hem de bir tedirginlik yakamdan asılıp duruyordu. Sana söylemedim. Söylesem evhamlanır, vazgeçer, geri dönmek isterdin. Kıyamazdın bana. Oysa ben seninle ilk defa böyle bir şey yaptığım için çok heyecanlıydım. Hâlâ öyleyim, bakma öldüğüme. Şimdi şuracıkta, taşların üzerinde uzanırken bile mutluyum. Hep anlattığın o meşhur havayı koklamak, seninle birlikte omuz omuza yürümek, sevgiden, barıştan, özgürlükten dem vurmak, elimizde pankartlarla, bir ağızdan bağırmak hep hayalini kurduğum şeydi. İşte şimdi beraberdik. Garın önüne gelmiştik. Bugün diğer günlerden hiçbir farkı olmayan, apaydınlık bir gündü işte. Meydan çoktan kalabalıklaşmıştı. Yüzlerce, binlerce insan memleketin dört bir yanından akın akın gelmişti buraya. Herkesin yüzünde emanet bir mutluluk, yüreklerinde sevinç vardı. Güneş asırlık garın arkasına saklanan güzü azarlamış da yerine yazdan kalma bir günü çağırmış gibiydi. Sanki ekim değil de temmuzdu. Herkes birbiriyle selamlaşıyor, kucaklaşıyor, halaylar çekiyor, yürüyor, sohbet ediyor, gülüyor, “Savaşa inat, barışa evet!" diye slogan atıyordu. Bir ara elimi bıraktın, karşıyı gösterdin. Hemen gidip geleceğini söyledin. Kortejin önüne, arkadaşlarının yanına selamlaşmak, konuşmak için gittin. Kalabalığın başına doğru yürüdün. Ben lunaparkı andıran o renk cümbüşünün, insan selinin içinde kaldım. Tanıdık tanımadık herkes oradaydı. Hepimizin umutları, emelleri birbirine benzer düşleri vardı. Hep bir ağızdan şarkılar söylüyor, eğleniyorduk. Ortalık bayram yeri gibiydi. Etrafta ne bir sivil polis ne de üniformalı birileri vardı. Karışan, görüşen, dur diyen kimse yoktu. Önümüzü kesmeyecekler, engel olmayacaklar, sorun çıkmayacak dedim kendi kendime. Benim şansımaydı belki de. Meydan doldu doldu taştı.
Hep birlikte yerimizde duramıyor, barışı çağırıyor, türküler çığırıyorduk. Heyecandan, sevinçten kalbim yerinden çıkacak sandım.
Sonra, sonrası yok. Sonrası kıpkırmızı, paramparça. Birkaç dakika geçti geçmedi, bir gürültü koptu, gözleri kör, kulakları sağır, dilleri lal eden, elleri ayakları kül, yüreği un ufak eden bir gürültü. Sanki yer yarıldı hep birlikte içine düştük. Ayaklarım taş, gövdem kayaydı, gök sağır, ruhum bedenime ağırdı. Sonra bir patlama daha, güneş eriyip aktı tepemizden, bütün kuşlar, yapraklar, bulutlar üstümüze yağdı patır patır. O mahşerde biz bir avuç dolusu insan etrafa saçıldık, dağıldık, kaybolduk. Meydana, taşlara, merdivenlere, toprağa, ağaçlara yağmur olup yağdık. Kıpkırmızıydı gökyüzü, yeryüzü, her yer cehennem, her yer cennet kesildi. Azgın bir nehir gibi aktık, kol kola, el ele, göğüs göğüse. Kapkara bir bulut oldu Ankara, puslu bir sis gibi çöktü üzerimize. Ellerimiz, ayaklarımız, ağzımız, yüzümüz başka başka bedenlere tutunmuş; canımız, ciğerimiz, yüreğimiz birbirine karışmış; aklımız, fikrimiz, gözümüz geride bıraktıklarımızda yattık öylece garın önünde. Hepimiz parça parça dağıldık taşlara selamsız, sabahsız, duasız saçıldık etrafa.
Üstümüzden kanatları kopuk kırlangıçlar uçtu geçti. Öyle apansız çekip gittiler ki şimdi güz bitti dedim içimden. Kış geldi. İçimi bir hüzün kapladı. Etrafa baktım. Eskiden tren garı arkada kalanların, gidenlerin, terk edilenlerin, ayrılıkların mezarıydı, şimdi onlarca çocuğun, gencin, kızın, oğlanın, yüzlerce elin, ayağın, kolun, bacağın, gözün, kulağın, umudun, düşlerin mezarı oldu dedim yazık.’(s.12)
Geçmişin ve şu anın acılarına yapılan bir yolculuk gibi bütün öyküler ve nasıl yazmış dediğim beni benden alan tasvirler. Gerçekten çok beğendiğim, içim sızlayarak okuduğum bir öykü kitabı oldu.