“Demir kaydıraklardan boşaltılan taşlar, tuğlalar, beton parçaları, camlar, çerçeveler. Önce gökyüzünü yırtarak gelen bomba sesi. Süratle yaklaşan, huzursuzluk yüklü uğultu. Ve yükün demir konteynerlere inmesiyle şiddetli patlama. Sonra yeniden aynısı. Sonra yine. Beton bombardımanı altında bir şehir. Yıkılan mahallede döne döne dans edenler. Çifler halinde. Hep aynı figürlerle. Moral bozucu bir ciddiyetle. Gözlerimi kapadım. Koyu yeşil kanepeye uzanmış, inşaat gürültülerini dinleyerek Elif’i bekliyordum.”
Kanser gibi büyüyen, başkalaşan şehir ve o şehir hakkında kitap hazırlamak isteyen genç bir editör. Daha dün “burada” olan ve hepsi birer hatıraya dönüşen evler, sokaklar, kitapçılar. Dipten gelen inşaat uğultusu... Günbegün gerçeklik algısını yitiren, çevresini, sesini ve en sonunda yüzünü tanıyamayan bir Kahraman...
Hakan Bıçakçı, kaybolan maziyi, vinçleri, kamyonları, sahte ay ışığını, uykusuzluğu, kötü rüyaları anlatıyor. Görünmez elin hırsla yırttığı sayfalar...
Uyku Sersemi, kayıp bir şehir rehberi. Bir yıkım günlüğü.
Hakan Bıçakcı was born in Istanbul in 1978. After completing his primary and secondary education in Istanbul, he went to university in Ankara in 1996. In 2001 he graduated in economics from Bilkent University and returned to Istanbul.
His first novel, Romantic Fear, 2002, his second novel, Dream Diary, 2003, his third novel, Spare Time, 2004, his first book of short stories, A Midsummer's Nightmare, 2005, and his fourth novel, The Apartment Shaft, 2008 were published by Oğlak Publishing House.
His fifth novel, Dark Room, was published in 2010 by İletişim Publishers. In 2011, the Apartment Shaft, Spare Time and Dream Diary were republished by İletişim Publishers. His book of new and old short stories, Me Against All of You, was published by İletişim in 2011.
The Apartment Shaft was translated into Albanian in 2009, into Arabic in 2010, and into Bulgarian and English in 2011.
His articles on literature, the cinema and popular culture have been published in various magazines and newspapers.
Books Published:
Me Against All of You / story / 2011 Dark Room / novel / 2010 The Apartment Shaft / novel / 2008 A Midsummer's Nightmare / story / 2005 Spare Time / novel / 2004 Dream Diary / novel / 2003 Romantic Fear / novel / 2002
Hakan Bıçakcı’nın müthiş bir gözlem yeteneği var, bu nedenle mizahla da kolayca ifade ediyor düşüncelerini. Kimliğini kaybeden daha doğrusu kentsel dönüşüm gibi ucube projelerle yıkıma uğrayan İstanbul’u anlatırken süreçle birlikte kendi kimliğini ve aklını da nasıl kaybettiğini kurgulamış. Kendimden izler gördüm bu kısa romanda. “Uyuyamamak hemen her gece tekrar etmesine rağmen alışamadığım, her seferinde içimi tüketen bir hastalıktı. Uykum gelip yatıyordum. Uyuyamıyordum. Saatlerce, bazen gün doğana dek” ( s.44) . “Tüm kontrollerden hiçbir şey çıkmayınca teşhis psikolojik olmuştu. Reçetede stresten uzak durmak gibi günlük hayatta karşılığı olmayan saçmalıklar vardı” (s.119) Beğendim ve diğer kitaplarını da okumak istiyorum.
"Ne haddime?" diyerek başladığım nice Hakan Bıçakçı kitaplarından biri. Soluksuz okuyup çok beğendiğimi belirtmeliyim. Okuru içine alan saf cümlelerdeki akıcılığı, ustalıklı ve yine uyku / uykusuzluklara sarmalanmış kurgusu ile güzel bir eser. Neden beş yıldız veremediğim ise hep Hakan Bıçakçı'dan daha iyisini beklemenin, daha uzun kitaplarını okumanın isteği, arzusu ile bağlantılı. İletişim Yayınları ve Hakan Bıçakçı iş birliği, yol arakadaşlığı çok değerli. Kendisini yüz yüze tanıma şansına da eriştiğim için insaniyetini, öğretme ve paylaşma arzusunun da onu daha da güzel kıldığını belirtmeliyim. İyi ki var, iki ki yazıyor :)
Uyku Sersemi postmodern bir İstanbul ağıtı. Şehrin kültürel, toplumsal dokusunun, şehri şehir yapan şeylerin birer birer kaybolmakta olması, daha doğrusu acımasızca ortadan kaldırılması anlatılan. Minimalist ama etkileyici bir biçimde, üstelik Hakan Bıçakçı’ya has mizah gücüyle, ama giderek kararan bir çizgide. Bıçakçı’nın daha önce okuduğum bir kitabından sonra belirttiğim gibi güleryüzlü modern bir Kafka kıvamında bir yazarımız var. İyi ki de var...
Aslinda keyifli bir kitap ama ayni zamanda biraz da vasat bir hikaye. Sanki yakin bir arkadasimin hayatindan bir kesit dinlemis gibiyim. Uykuda gecen ruya kisimlari cok guzel anlatilmis ama. Anlamlarin ic ice gecmesi, bilincaltimizin bize oyunlari guzel sunulmus.
şimdi ben bu kitabı okudum, nasıl okudum, neden okudum? (neden okuduğumu söyleyeyim, içini biraz karıştırdığımda bölüm başlarına serpiştirilmiş güzel alıntılar, arkasına baktığımda bunalımlı yazar bir karakterin istanbul'u betimleyişine dair bi' şeyler gördüm. dedim tamam, çantama atayım, benimle beraber kıta değiştirsin) kitabın kendine has bir akıcılığı olduğunu inkar etmeyeceğim ama "abi, biz ne okuduk şimdi" diye düşünüşüm her şeyden üstte geldi. karakterin tam olarak ne olduğunu bir türlü anlayamadığımız bir sorunu var (kendi de anlamıyor ama anlaşılmayış üzerinden bir roman kurgulamak da bana biraz sıkıcı geliyor), bir yere varmasını beklediğimiz hiçbir noktanın bir yere varmadığı bir olay örgüsü var, bir de sürekli erkek karakterin arkasını toplayıp sırtını pışpışlayan kadınlarımız(:d) var. çok güzel bir şey olabilecekken hiçbir şey olamamış gibi hissettirdi bu kitap bana. hakan bıçakçı'yla tanışmamın böyle olmasını istemezdim, üslubundan yola çıkarak başka bir kitapta onu belki sevebileceğimi düşünüyorum (düşünmek istiyorum) ama bu kitap... yok ya, bana göre bu kitap olmamış
Hep aynı şeyi yazan bir adam ve hep aynı şeyi okuyan bizler. Önce adım adım kuruyor bir dünyayı, kat kat inşa ediyor, sonra birer birer baltalıyor hepsini ve kitabın sonunda bir enkazla baş başa bırakıyor okuru. Kitabı okumaya başlamakla bitirmek arasındaki tek fark, kumun, tuğlaların, kiremitlerin kullanılmış ve yıkılmış olması. Tonlarca soru soran, sorduran ve hiçbirini yanıtlamadan sonuca ulaştığını sanan bir anlatı. Ben artık çok sıkıldım. Bütün kitaplarını okuduğum bir yazarı artık terk ediyorum; zira yeni bir kitabını okumakla herhangi birini okumak arasında bir fark yok.
Okuduğum ilk Hakan Bıçakçı kitabıydı ve açıkçası arka yazıyı da okumadan başladım. Birkaç sayfa okur beğenmezsem direkt kapatırım dedim ama elimden bırakamadım. Tespitlerini çok yerinde bulduğum yazarın tarzını da çok beğendim. 2018 yılının son kitabı ve bence harika bir kapanış oldu.
Hakan Bıçakçı bir kez daha tarzının dışına çıkmadan harikalar yaratmayı başarmış. Kafka’nın “Dönüşüm”ünden bariz izler taşıyan kitabın karakteri aynı zamanda İstanbul ve şehrin dönüşümü olarak ele alınıyor. Yavaş yavaş kırılan telefon ekranı, sonunda tamamen bozulması, satılması... Kapanan mekanlarla birlikte eksilen kitap sayfaları, kaybedilen ses ve yüz, tüm bu imgeler şehrin eskisine duyulan özlemle ustaca harmanlanıp baş karakter psikolojisi yıkımı üzerinden servis edilip karanlık ama keyifli bir okuma deneyimi sunuyor. Ve pek tabii her Hakan Bıçakçı romanında olduğu gibi iyiden kaçınılmaz kötüye akan kapanış yine deprem etkisi yaratıyor.
Uzun zamandır bu kadar rahatsız edici bir kitap okumamıştım. Tokat etkisi yarattı bende. Hakan Bıçakçı'nın okuduğum ikinci kitabı sanırım. Özellikle uykuyla hayatınızın bir döneminde kavga ettiyseniz rüyalarla gerçekleri ayırt etmekte zaman zaman zorlanıyorsanız kesinlikle okumalısınız. Okurken içinizde yükselen panik duygusu içinizde adrenalini yükseltecek. Kurgusu çok iyi duygu yoğunluğu çok iyi bir kitap. Elinizden bırakamadan içinizde yükselen panik duygusuyla kitabı bitireceksiniz.
Kitaba dair tek eleştirim rahatsız edici ligi bu kadar yüksek kitabın bu kadar zorlama uzatılması olabilir.
Kentsel dönüşümde dönüşen nedir? Binalar mı insanlar mı? Geçmişimizi mi değiştiriyoruz, geleceğimizi mi? Hem dönüşmek, gelişmek anlamına mı geliyor, kaybetmek anlamına mı? Kafamda deli sorularla kapattım kitabın kapağını. Bay Bıçakcı ile tanışmak için doğru kitabı seçmişim belli ki ya da hangisini seçsem o kitap doğru olacaktı zaten. Çok sevdim. Sakinliğini, esprilerini, hem anda kalıp hem anları birleştirmesini, müzik ve film listelerini... Tavsiye ederim. =)
Herşey o kadar sade, herşey o kadar gerçekti ki.! Sevdiğim birçok tespitinin altını da çize çize gittiğim bir kitaptı. Belki karamsarlık barındırıyordu ama ben kitabı bitirdiğimde iyi bir yazardan iyi bir kitap okuduğum için mutluydum.
#HakanBicakci'nin #iletisimyayinlari'ndan çıkan #UykuSersemi isimli yeni romanını da bitirmiş bulunmaktayız efendim. Bu aralar saplantı haline getirmek durumunda bırakıldığım -fiilimsileeer fiilimsileeeer- redaksiyon hatalarından dolayı miniminnoş romanı çize çize üç günde okudum. "Redaksiyon kısmını bir tarafa koyalım da romana bakalım" derseniz... Ana karakter Kahraman'ın telefon ekranındaki çatlak, gözlerindeki bozukluk, birden kapanan bilgisayarı, duşta aniden soğuyan su, eski koyu yeşil kanepe, karşı dairedeki dans kursu, sokaktaki mavi galoşlar, inşaat gürültüsü, karşı mağazadaki mont deneme ritüeli, İstiklal Caddesi'nde yan yana duran vinç ve TOMA, belediyenin görüntüsü donan mega video ekranı ne de güzel sembolleeer ne de güzel leitmotifleeer (Leitmotiv). Mekan betimlemeleri çok başarılı. Roman boyunca yer alan iç monologlar ve 1. baskı sayfa 156'daki bilinç akışı takdire şayan. Temizlikçi Serap'ın olaya girdiği bölümde sesli güldüm. Örümceği böcek ilacıyla öldüren vejeteryan Elif'in ve kedisi Berna'yı tavşan etli mamayla beslemeye çalışan Kahraman Kara'nın yaşadığı bilişsel çelişkiler... "Gözler kapalı. Yok gibi." cümleleriyle başlayan üç bölüm. Kahraman'ın hazırladığı listeler, sevdiği her şeyin ve herkesin yok olması, gördüğü absürt rüyalar, giydiği metal grubu T-shirtleri... Kısacası, 2015-2017 yılları arasında yazılmış ve günümüzde geçen bu romanı ben çok sevdim. 4/5 #kitap #neokudum #neokumali #kitapeniyiarkadastir #okuyanana #okuyanpenguen #readingpenguin #instabook #instakitap #bookstagram #readmore #goodreads
Cok guzel baslayan kitabi baslarda hic bitmesin isteyerek okurken, sonlara dogru bitmesini isteyerek okudum. Yazinca kotu bir seymis gibi oldu, ama kitabin bunalticiligi ve ic kararticiliginin buna sebep oldugunu, dahasi buna sebep olmak istedigini dusunuyorum. Sevdigim ve Istanbul’da yasayan bir insan olarak, gercekten icimden gelerek cok uzuldugum bir kitapti.
“Uyuyamıyordum. Uyuyamamak hemen her dece tekrar etmesine rağmen alışamadığım, her seferinde içimi tüketen bir hastalıktı.”
“-Uyusam, kendimi bir son vapurda sansam..-“
“İnsanlar kendileriyle ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar Kahraman Bey.”
“..bir kahveyle iki saat oturulabileceği yazıyordu.”
“Kolektif halisünasyon gibi bir şey.”
“Uzun bir süre beton yığını binalar. Sonra deniz. Sonra yine beton. Böyle mi daha iyi, böyle mi? Peki böyle mi daha iyi, böyle mi?”
“..ağlayacak gibi oldum. Hepsinin karışımından oluşan ruh karartıcı sıvıyı içer gibi yutkundum.”
“-Sevgimiz bir taştır, yarısı gömük toprağa; kaldırsan böcekler görürsün altında.-“
“Düşünüp durdukça değişim yer edecekmiş, üzerinde durmazsam her şey düzelecekmiş gibi hissediyordum.”
“Bu kötü bir dönemdi. Çok kötü bir dönem. Geçecekti. O zaman bunların nasıl olmuş olabileceğine kafa bile yormayacaktım. Mantık aramayacaktım. Şimdi de aramamaya çalışıyordum. Yer etmesin diye. Yüzümde. Hepsi geride kalacaktı. Şaşkınlıkla karışık karamsarlığımın derinlerinde böyle bir umudum vardı.”
Yaklaşık iki saat süren "Uyku Sersemi" yolculuğumun ardından kitabı kapattıktan sonra zihnime doluşan imgeleri bir hizaya sokabilmek, belki bazılarından arınmak için tamamen farklı aktivitelere yönelmem gerekti. Var oldukları halleriyle zaten keskin olan; ölüm, değişim, hayal kırıklığı, yabancılaşma gibi kavramların böylesine etkili bir anlatımla sunulmuş olması kitapla iç içe geçmeyi sağlıyor. Arka planda işlenen şehir karmaşası da sihirli bir dokunuş.
Öyküyü besleyen ana damarlardan olsa da; rüya-gerçek geçişlerinin olması gerekenden biraz daha fazla kullanılması, gidişatına yakışır bir sona bağlanmaması ve kısa sürmesi gibi bana göre önemli eksiler barındırıyor olmasına rağmen övgüleri hak eden bir kitap.
İstanbul'a bir ağıt olmasının yanısıra, bir insanlık ağıtı da diyebilirim. Hatta aynı zamanda her şeyin bu kadar otomatikleşmediği, sunileşmediği, çabuk tüketilmediği, yitip giden güzelim zamanlara da...
Hakan Bıçakçı öyle sakin sakin anlatmış ki çoğumuza bezginlik vermiş, nereye gitsek peşimizi bırakmayan inşaat seslerini, yavaş yavaş betona gömülen bir şehrin arkasından ağlama çağrısı okuduğumuzu hissediyoruz.
Kalabalık, gürültü, birbirimize nefes alacak fırsatı tanımayan hırslarımız, yorgunluğumuz, bıkkınlığımız... Zamanla olduğumuzu sandığımız insana bile yabancılık hissetmemiz...
Kitabın ana karakterinin tarihi İstanbul'un, tarihi mekanları üzerine bir kitap yazmak istemesi ile başlayıp kitabın içinde yer alacak olan mekanların bir bir kapanıp tarihe karışması ya da yerini bir bir yeni trend mekanlara bırakması üzerine ilerleyen bir kitap.
Bir yeri vardı kitabın, spoiler olmasın diye yazmayayım fakat okuyanlar verdiğim örnekten anlayacaktır neresi olduğunu, bu kısmı okurken çocukluğumda ölen muhabbet kuşumu annemle bahçemize gömdüğümüz geldi aklıma, benim gözyaşlarım eşliğinde. Sonra da bundan yıllar sonra ölen japon balığımızı çöpe atışımız... Bu kısım kitabın en üzücü kısmıydı sanırım benim için.
Bu ilk Hakan Bıçakçı kitabımdı. Hüzünlü buldum kitabı biraz ama bu hissi de sevdim aynı zamanda.
Kitapta adı geçen bir sürü müzik ve film ismi var, yazardan tavsiye niteliğinde. Hatta karakterin belirli bir tema üzerine film listesi yapması çok hoşuma gitti. Ben de en kısa zamanda kendi listemi oluşturmaya karar verdim.
Kendinizden, yaşadığınız muhitten, kendi çevrenizden mutlaka bir parça bulabileceğiniz bir kitap. Kesinlikle tavsiye ederim.
"Öncelikle betiğin kapağını beğenmedim. Basit bir kapak yerine iki farklı erkek yüzünün bulunduğu bir yüz. Onun sağına soluna anne baba ile Elif ve yüzün önünde Berna adında bir kedi olsaydı bence harika olurdu. Betik dediğim kapakla ilgi çekerdi.
Hakan Bıçakçı'nın romanları ilgimin dışında bir tür olsa onları okutmaktan özümü alıkoyamıyorum. Belki de otuz yaşın getirdiği getiriden kaynaklanıyor. Özümüze yolculuk yapmanın yolu da Hakan Bıçakçı'dan geçiriyordu. Bilemiyorum...
Kentsel Dönüşüm adı altında yapılan eskileri yok etme operasyonunu kişiler üzerinde nasıl biçildiğini göreceksin. Kahraman'ın sesi ve yüzü değişme algısı bence psikolojiktir. Sürekli kafein tükettiği için düzensiz bir uyku hayatına adım atıyor. Kafeini azaltırsa uykusu düzene girecekti.
Sevişme sahneleri oldu bittiye getirmiş. Sanki televizyonda (sınalgıda) yayınlamış dizi algısı çerçevesinde sevişme sahnelerini yüzeysel yazmış. Bence sevişme sahneleri yazılırken buram buram orgazm kokusu olup abartı detaylara inmemelidir. Sevişme bir nevi duyguların dansıdır. Takdir yine yazarındır. Severek okudum ve şiddetle okumanızı tavsiye ediyorum."
Hakan Bıçakçı ilk kez okuduğum bir yazar. Ne tarzını, ne üslubunu ne de yazı stilini biliyorum. Tamamen hediye edildiği için alıp okuduğum bir kitaptı. Kitabısanırım özetle çağdaş bir Türk romanı diye tanımlayabilirim. Sadece seçilen konunun çok başarılı olduğunu söylemeliyim. Kentsel dönüşümden yola çıkıp kendisi bambaşka bir şeye dönüşen bir adam. Bunu artık her gittiğimizde kalbimizi sıkıştıran İstiklal Caddesi ve Beyoğlu üzerinden anlatması ise kitaba karşı sempatimi artırdı. Sadece kitabın girizgahı biraz uzun tutulmuştu. Modern bir bunalımlı şehirli kitabı mı okuyacağım diye tedirgin olmadım değil ama ikinci bölüme kadar sabrederseniz gayet keyifli ilerliyor. Spoilera gireceği için açıklamayla yazmıyorum ama kitabın sonu bence çok havada kalmış. Bilmiyorum belki gerçeklikten uzaklaşma kısmı biraz daha abartılabilir ve bir fight club tadı yaratılabilirdi. Neyse, her şeye rağmen kötü diyeceğim bir kitap değil. Kafanızın yoğun olduğu bir dönemdefarklı bir tarz okumak için tercih edebilirsiniz.
Kimliksizleşen İstanbul’un peşinden koşarken kimliğini yitiren Kahraman’ın kafkaesk hikayesi... İleride, yaşadığımız yılların İstanbul’una dair iki kelam edileceği, birkaç satır yazılacağı zaman ilk akla gelecek, refere edilecek romanların başında gelecek sanırım.
“Hangi aydayız biz şimdi? Vallahi bilmiyorum babaanne. Birkaç ay diye geldim buraya. Kafamı da toplayamadım. Kedi de bulamadım. Berna’dan sonra. Pek karşıma çıkmıyor artık. Çıkan da kaçıyor nedense. Fare zehiri, böcek ilacı, kedi maması, pire tasması. Değerli izleyicimiz, fareniz bu zehire bayılacak. Böceğiniz ilaçlarını zamanında alırsa bir şeyciği kalmaz. Pireniz bu tasmayı takarsa asla kaybolmaz. İyi şampuan köpürmez. Bu kitaplar da hep toz. Bütün gün oturup uyukladığınızı, bunun dışında sadece yemek yiyip su içtiğinizi düşünün. Çıldırmaz mıydınız? Artık olmayan yerlerle ilgili bir kitabı okur muydunuz? Dosyanın son hali ektedir. Sevgiler. Bu sen misin? Hangi aydayız biz şimdi?”
This entire review has been hidden because of spoilers.
Hakan Bıçakcı'nın gerçeküstü romanlarından biri olan Uyku Sersemi, kendine gittikçe yabancılaşan ve/ya zaten kendinde olmayan bir insanın tezahürünü yansıtıyor bize. İstanbul'un semtlerini de kullanarak, her geçen gün kendinden uzaklaşan insan bedeni ve düşüncelerini uyku-gerçek hal karıştırması ile birlikte sunuyor. Kitap oldukça samimi, bizi karakterlerin dertlerine ortak etme yönünden çok başarılı. Sürekli 50-100 sayfa öncesinde kalan bir durumu önümüze getirerek, karakterin geçmişini hatırlamamızı ve onunla beraber düşünebilmemizi sağlıyor. Bu sayede hem uyku durumlarında verilen ürpertici sahnelerin gerçeğe yaklaşmasını hem de gerçeğin bir uyku haline dönmesi kolaylaşıyor.
Uyku Sersemi, en yalın ifadeyle bir yabancılaşma anlatısı. İnsanın yaşadığı mahallesine, yaptığı işe, yaşadığı evine, ailesine, sevgilisine ve en önemlisi kendisine yabancılaşmasının adım adım hikayesi. Dönüşümün girdabında debelenip duran kentin yavaş yavaş yiten hafızası, Kahraman'ın yabancılaşma sürecinin tetikleyicisi oluyor. Hafızasını kaybeden bir kent, sakinine ne sunabilir ki? Gerçek ile rüyanın sınırlarının bir an için kaybolduğu o uyku sersemi halin kabus gibi üzerimize çöreklendiği kabulünün yanına, cılız bir umut eklemeyi ise unutmuyor Bıçakcı.
Uyku sersemi istanbul hakkındaki kitabını bastırmaya çalışan kahramanın öyküsü. Kitabın başında bile üşengeçliği hissederek tuhaflığı hissediyorsun. Kitabın anlaşmadı kabul edilmesine rağmen gün geçtikçe kitapta anlatacağı mekanların kaybolması kahramanında ruhsal durumunu etkiliyor. Kahraman gün geçtikçe kendi sesine kendisine yabancılaşıyor, istanbulunda kendine yabancılaştığını görüyoruz sayfalar geçtikçe. Kitap boyunca o vinç sesi hep kulağımda çınladı. Eğer istanbulun şuanki meselelerini okumak istiyorsanız doğru kitaptasınız...
Hakan Bıçakcı "Uyku Sersemi" adlı kitabı, Istanbul ve bu şehrin tarihi yerleri hakkında kitap yazmak isteyen genç bir editör olan Kahraman Kara'nın hikâyesini anlatıyor. Geçmişi düşünen ve zamanla kendine yabancılaşan Kahraman, bize inşaat gürültüleriyle ve beton yağmuruyla yok olan Istanbul'u anlatıyor. Uykusuzlugu ve karamsarlığı bu kadar güzel, akıcı ve sade anlatan ender yazarlardan biri Hakan Bıçakcı. Bu kitap, Istanbul'un güzelliğine ve tarihi yerlerin kaybolmasına yakılan bir ağıt. Kitabi okurken, Kahraman'in ne zaman uyanık olduğunu ve ne zaman kâbus gördüğünü ayırt etmekte zorlandım. Bölümler arası geçişleri cok iyiydi. Bir avuç toprak bulmakla ilgili olan bölüme kalbimi bıraktım. Hakan Bıçakcı'nın kayıp şehir rehberi ve yıkım günlüğü olan 'Uyku Sersemi' kitabını okuyun, ben beğendim. Okumanızı tavsiye ediyorum..
Okuduğum ilk kitabıydı. Farklı bir kokusu vardı. Kızartma gibi.
Kahraman Kara’nın dünyasına giriş yaptık. Nasıl yaşar, ne yer ne içer, nerede yaşar okumuş olduk. Her şey güzel giderken birer birer yıkılmasına şahit olduk bu sefer. Binalardan tutun beraber uyuduğu kediye kadar..
Apartman Boşluğu’nu çok merak ediyorum muhtemelen okuyacağım bir sonraki kitabı o olur ama içimden bir ses yine hüzünlü olacak diyor.
Kızartma kokusu üzerine sindiyse eğer sessizce üzülebilirsiniz.
Betimlemeler doğup büyüdüğüm şehri sanki okurken karşımdaymış gibi hissettiriyor. Taksim’in, İstiklal’in kokusunu burnumda hissettim adeta. Çok başarılı bir üslupla yazılmış bir kitap. Bir nefeste okunabilecek nitelikte fakat sonu ne yazıkki beni tatmin etmedi. Hikayenin kendisi ve yazılış şekli çok daha büyük bir beklenti yaratıyor okurda. Bütün unsurlar, karakterler ve mekanlar çok özenle yazılmış ve yaratılmış. İnsan sonunda daha fazlasını bekliyor ister istemez.
very easy to read and also shows the tryhard istanbul type which is interesting to see. The relationships in the books are superficial, which the author has intentionally done I believe. I think it should be read as it shows how society brings the end of a man. I generally really enjoyed this book.
İstanbul habis bir ur gibi büyüyor, şehir bu kadar hızlı başkalaşırken şehir hakkında bir kitap hazırlayan bir yazarın hikayesi. Daha dün çalışırken kapatılan dükkanlar, pastaneler, kitapçılar. Arka planda bitmeyen bir inşaat gürültüsü, günbegün gerçeklik algısını yitiren bir kahraman:) Tanrı bizi sahte ayışıklarından korusun.