Prag-Viyana arası trenle yaklaşık dört saat. Geçenlerde yaptığım bu yolculukta okumak üzere yanıma aldığım kitaplardan biri, Osmanlı Meşrutiyet Dönemi Meclis-i Mebusan Azası Krikor Zahrab Efendi'nin 1911 yılında Ermenice olarak ve Gyankı İnçbes Vor E adıyla yayınlanan ve 1913 yılında da Mekteb-i Mülkiye hocalarından Diran Kelekyan'ın Hayat Olduğu Gibi başlığı altında Osmanlıca'ya çevrilerek yayınlanan kitabıydı.
Toplam 135 sayfalık bu kitabı Viyana'ya gidişte okur bitirir, Prag'a dönüşte de bir başkasına başlarım diyordum, ancak dönüşte bitirebildim.
Osmanlı edebiyatına lise yıllarımda başlayan ilgim bu dilde yazılmış eserleri nispeten kolaylıkla okuyabilmeme yardımcı olmuştu. İki yıllık bir Beyrut yaşamım boyunca iyi-kötü kapabildiğim Arapça yoluyla öğrendiğim fiil çekimleri, terim ve tabirler ise Osmanlı'cayı sökebilmeme daha da bir kolaylık getirmişti. Bunların sonucu olarak, ortalama bir okuyucuya göre Osmanlıca'yı daha rahatlıkla okur, anlar durumda olduğumu söyleyebilirim.
Gelgelelim, aktardığım merakım sayesinde Osmanlıca'ya kazandığım yakınlığa rağmen, benim bile ancak yarıyarıya sökebildiğim, örneğin, "mütalaa-i kütübde ruh-i nevresidesini bi-aram eden nefehat-ı iştiyak ve tahassürü tezyyid eyledi" gibi ifadelerle yüklü kitapla ilgili bir yorumda bulunmadan önce okunmasındaki güçlüğe dikkat çekmekte yarar görmekteyim.
Saban sürer gibi zorlamayla ve ancak o hızda okuduğum kitabı bitirdiğimde dönüp üzerinden hızlıca bir kez daha geçtim. Bunu yaptığımda da Zahrab'ın öykülerindeki Ermeni tiplemeleri ve onları tanımlayan kültür ile çevreleyen cemaatin kendine özgü renklerinin anlatımındaki ustalığı böylece görebildim. Zahrab, bu renklendirmeyi kalın fırça vuruşları ile değil mizahı da yanına katıp ince çizgilerle ve hafifleterek yapmakta. Bunu yaparken bir yandan da can kattığı karakterlerini aşklarıyla, çekişmeleriyle, aldatmacılıklarıyla, dayanışmaları ve didişmeleriyle, aç gözlü zenginiyle, kaderci aile babasıyla, papazıyla, hamalıyla, tefecisiyle, zengin bankeriyle, züppe delikanlısıyla, kısmetini bekleyenle ve koca peşinde koşanıyla okuyucunun düş sahnesine çıkarmaktadır. Ama bir yandan da, başını çektikleri arasında yer aldığı Ermeni toplumunun Osmanlı bütünü içindeki konumunu, ima yoluyla da olsa, olduğundan yukarı çekme gayretinden geri durmamaktadır.
Hayat Olduğu Gibi’yi, Osmanlıca'ya benim de yakınlığım vardır deyip de okuduklarımı sökebilme yolunda benim göstermiş bulunduğum sabrı ve sebatı göstermeyi göze alabilenlere tavsiye ederim. Bu saydıklarımca tanımlanmayanlardan olup da kitabı yine de okuma gayreti içine gireceklere ise kolaylıklar dilerim.