Dönemin en meşhur kadın yazarlarından olan Güzide Sabri Aygün, Cumhuriyet Devri'nin ilk yıllarında halk arasında çok tutulan aşk romanlarını yazmıştır. Yayınlandığı zaman büyük bir yankı uyandırmış ve etkisi yıllar boyunca sürmüş bir aşk romanı olan Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi, ülkemizde filme uyarlanmış, birçok defa basılmış ve Ermeniceye çevrilmiştir.
"Güzide Sabri, kelimenin tam mânâsıyla bir kalem âşığıdır. Rahat ve çok yazabilmek için, "tazimle sevdiği" eşinin dahi uyumasını bekleyerek, gaz lambasının ışığı altında sabahlara kadar yazar. Ne parayı, ne mülkü sevdiğini, yalnızca kendi sebepsiz ızdıraplarını dinlemek, başkalarının felâketlerini ruhunda canlandırmak için yazdığını ifade eder. Güzide Sabri, kadınlara ait meseleleri kadınların daha iyi anlatabileceğine inandığı için, kadınlara yazar olmayı öğütlemiştir." Nazan Bekiroğlu
"Bilincine tam varılmamış bir özgürlük istemi, bu tarz popüler karasevda romanlarıyla yerli okurun duygulanmalarında ifade bulmaktadır. Güzide Sabri'nin İstanbul romansları, İstanbul, İzmir gibi büyük kentlerin dışında, taşrada bile okurun ilgisini çeker." Selim İleri
"Bayan Güzide Sabri, kadınların kafes arkasında bir mahpus hayatı yaşadığı zamanlarda muhitinin teşvikine kapılarak değil, kendi ruhundakini hissetmek ve hissettiğini neşreylemek ateşiyle yazıcılığa başlamış bir 'münevver' Türk kadınıdır. Ve Güzide Sabri'nin eserleri, yazıları kendileri yaşarken ölen bazı muharrirler gibi 'ölmüş bir kadının evrâk-ı metrûkesi' haline gelmeyecek derecede kuvvetli görünüyorlar." Hikmet Münir
Bu kitaba nasıl rastladım hiçbir fikrim yok doğrusu hatta Güzide Sabri’nin ismini öncesinde duydum mu ondan bile emin olamıyorum. Yazıldığı zaman oldukça popülerlik kazanmış bir Türk edebiyatı klasiği haline gelmiş bir roman. Aslında oldukça basit bir hikayeye sahip ama yazım tarzının duygusallığı ve karakterin masumluğu muhtemelen kitabın çoğunluğun beğenisini kazanmasının sebebi. Bu kitap bana kadınların özgürleşmesinin, meslek sahibi olmalarının ve kendi ayakları üzerinde durabilmesinin ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Ana karakter evli bir doktoru seviyor. Karşılıklı bir sevgi ama aralarında bir şey yaşanmıyor. Sonrasında resmen zorla babası yaşında bir adamla evlendiriliyor ve kadın zaten duygusal bir çöküş içindeyken bir de ihtiyar bir adama alışmak zorunda kalıyor. Boşanma, kadınların. yalnız yaşayabilmesi ve kadınların çalışarak geçimini sağlaması gibi bir durum olmadığından boş yere acı çeken insanlarla dolu bir roman. Okurken gerçekten modern toplumun en azından bu konuda az da olsa ilerleme katettiğine sevindim. Kadını kimse dinlemek istemiyor, dram havası zaten baskın ve bu dönemin okurlarına klişe gelen birçok konuya sahip. Ama döneme göre bakarsak neden ilgi çektiği anlaşılıyor. Devam kitabı da elimde bulunuyor bekletmeden okuyacağım. Aslında satın almamış olsaydım muhtemelen devam etmezdim. Evrakı metruke bir insandan geriye kalan kağıtlar, yazılar anlamında, ben de bu kitapla anlamını öğrenmiş oldum. Ayrıca not olarak düşelim genç yaşta evlendirilmiş Güzide Sabri ve bu kitabı 16 yaşında yazmış ki Wattpad’de aynı yaşta kitap yazanlara kıyasla çok daha kaliteli bir kaleme sahip. Eğer Türk edebiyatı klasiği okumak isterseniz bakılabilir ama orijinal bir kitap okuma düşüncesinde olmayın.
Kitabı, edindikten bir kaç saat sonra bitirdim. Kolay okunan ancak tashih isteyen bir kitap; profesyonel okursanız yazım hataları, cümle dizilişindeki kusurlar sizi de rahatsız edecektir.
Kadın-erkek ayrımının eşitsizliği yeniden ürettiğini düşündüğümden elimden geldiğince kadın-erkek yazar ayrımı yapmamaya çalışıyorum ancak Güzide Sabri'yi okurken başka bir kadın yazarı, Kerime Nadir'i hatırladım. İkisi de aşkı idealize ederek ve "zayıf kadın" üzerinden anlatıyor ki retrospektif bir bakış da olsa bu beni epeyce rahatsız etti. Kimi mecralarda sadece kadın olduğu için Fatma Aliye, Nezihe Muhiddin gibi dönemdaşı diyebileceğimiz diğer yazarlarla aynı klasmana dahil edildiğini gördüm ancak bunun bahsi geçen her bir yazara ayrı ayrı haksızlık olduğu kanaatindeyim.
Kitap, "yasak" denilen,"pratiğe dökülememiş" saplantılı bir aşkı konu ediyor. Genç bir kadının evli bir adama duyduğu hastalıklı aşk, toplumun kadına yüklediği rol, kadının tüm bu rollerin altında ezilmesi ve nihayetinde bu hissi meselenin fiziki bir bitişe de sebep olması kitabın eksenini oluşturuyor. '71 yapımı olan filminde bu ağır, ağdalı aşkı daha net hissedebiliyorken kitapta-belki de eski Türkçe kelimelerin etkisinden, bu aşkı daha kırılgan ve obsesif buldum.
"Aşk romanı" diye bir türün varlığını şiddetle reddetsem de bu "hisiyata dair" kitabı Tanzimat ve Erken Cumhuriyet Dönemi eserlerine olan tutkumdan dolayı muhakkak okunması gereken bir eser olarak görüyorum.
Kimse kadını dinlemedi çıldıracağım! Mediha al sana intikam kadın resmen survival of the fittest vari sağ kalan tek canlı oldu. Oysa ki Fikret her şeyi içinde yaşayan kendi halinde biriyken... Çok güzel bir kitaptı. İthaki'nin bu serisinde bazı kitaplarda kapak görseli olarak Türk ressamların eserlerini kullanması ise aşırı bayıldığım bir detay oldu. Resmen bu baskılarla aşk yaşıyorum.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Cumhuriyetimizin başlarında böylesine bir eseri 16 yaşında bir kızın yazması o zamanki kadına yüklenen sorumluluklar ve kadınların yaşadığı dar çerçeve düşünüldüğünde büyük başarı. Hakkını teslim etmek lazım. Ağdalı Türkçe aşırı kibar diyaloglar benim çok hoşuma gitti. Kitabın ruhu ve konusu ancak bu şekilde yansıtılırdı diye düşünüyorum. Vuslata etmeyen bir aşkın hem kadın ama özellikle kadın ve hem de erkek ruhunda açtığı yaralar anlatılırken bu genç insanların toplumda nasıl bir cendereye tutulduğunu gözler önüne seriyor. Tam bir dönem kitabı olmuş bu açıdan da.
doganin da hikayede bir karakter olmasi ve yazarin kullandigi dil ile bana bircok kez ugultulu tepeleri hatirlatti. basta ummadigim kadar begendim. melankolik ve tatliydi [3 bucuktan 4]
Güzide Sabri.. İlk defa kendisini bu eseriyle tanıdım.. Önce diline vuruldum.. Sonra konu akışına.. Yine ümitsiz bir aşk.. Sonu sıkıntılı biten bir kahır dolu hikaye.. Eski Türk filmlerinde gezinirken buldum kendimi.. Eskileri sevenlerin bayılacağı bir kitap bence.
Güzide Sabri'nin eşi Ahmet Sabri Bey karısının edebiyat dünyasında olmasından rahatsızlık duyuyormuş. Bu yüzden farklı farklı müstearlar ile yayımlanmış eserlerini. Henüz 16 yaşındayken Hanımlara Mahsus Gazetede tefrikalar yayımlayan bir kadına yapılan bu tahakküm oldukça üzücü.
Bu kitap, Yeşilçam filmleri tadında bir kara sevda romanı. Kavuşamayan aşıklar, ince hastalıklar, zengin ve yaşlı kocalar, ölüm... Teknik olarak oldukça kusurlu bir roman olduğu bir gerçek ancak erken dönem romanları arasında sonuçta. Kadın yazısının önemli isimleri arasında bence Güzide Sabri. Dönemi düşünecek olursak eserlerinin popüler olması, okunması ve hatta sinemaya uyarlanması yazar bir kadın için oldukça önemli. İçeriğin elbette zayıf kadın karakterler bağlamında uzun uzun incelenmesi ve eleştirilmesi gerekir.
Romanda Fikret ve Nejat kavuşamaz ancak bu romanın devamı olan Nedret adlı romanında Fikret'in kızı Nedret ve Nejat'ın oğlu Nihat kavuşur. Klasik Türk filmi yani :) Yeşilçam filmlerine düşkün ve erken dönem eserlerini okumayı sevenlerin beğeneceği bir roman. Ancak diğer türlüsü biraz eziyet olur.
Kitabın bir filmi olduğunu bilmiyordum. Keşke ilk sayfalarındaki resimleri görmeseydim de hiç bilmeseydim. Hülya Koçyiğit’i seyreder gibi okudum. 🤦🏻♀️ Benim için sevimsiz bir okuma oldu. (O oyuncuyu izlemeyi tercih etmem) Ben kitabın dilini çok sevdim. Tabii ki dönemine göre düşünüyorum. Rahat okunuyor. Tatlı bir atmosfer var. Bu kadar duygusallık bugün çok mantıksız geliyor bizlere. Nejat ve Fikret’in aşık olma süreci daha detaylı şekilde işlense bence o duygusallık ve ıstırap da kabul görebilirdi. Maalesef o kısım Suat’ın dilinden aktarılmış. Bu yüzden tam bilemiyoruz. Sait Bey’e hayran kaldım. 🥹
This entire review has been hidden because of spoilers.
'Ömrünün kışı içinde bir bahar zevki duymak için beni almıştı. Fakat güneşi ısıtmayan, çiçekleri açmayan bu baharın gülleri yok, bülbülleri yok, renkleri ve ışıkları yoktu. Ve asla olamazdı.'
'Gözlerim ne mehtabı, ne insanları ne de bu sonsuz güzellikleri görüyordu. Gözlerimin önünde, ateşler içinde çırpınan yalnız bir hasta vardı. Şimdi şurada arabadan inerek çamların karanlık gölgeleri altında yalnız onun hayaliyle kalmak ve ağlamak istiyordum. Buna ruhumun o kadar ihtiyacı vardı ki bu gece...'
o kadar farklı tür ve yazar okurken türk edebiyatını(klasik) neredeyse hiç okumamak beni üzüyor. bu kitabı alış amacımın altında da bu sebep vardı. merak da ediyordum.
"Lakin size o kadar bağlandım, gün geçtikçe bu bağ o kadar kuvvetlendi ki sizi her gün görebilmek için hasta olmayı bir saadet diye düşündüğüm zamanlar çok olmuştu."
fikret hasta olan genç bir kız. doktoruna aşık oluyor. doktoru da ona. olmaması gereken bir aşka tutulan nejat ve fikret.. fakat nejat evli ve 2 tane çocuğu var. fikret aşkından ölse de vicdanen yuva yıkamaz. nejattan uzaklaşmak için babasının yanıma gidiyor. üvey annesi babasının da aklına girerek kızı evlendiriyor. hem de 30 yaş büyük bir adamla.. ve bu adam nejatın karısının dayısı. film gibi yani:/ evlendiği adam kötü birisi değil ama yine de bilmiyorum ya. genç kız olduğu için onunla evlendi ama kızı da zengin diye adamla evlendirdiler. karşılıklı çıkarlar.. bu adamla fikretin kızı oluyor ve nedret ismini veriyorlar.. nejatla ismini birleştirmiş gibi geldi bana ve üzüldüm.
"Altmış yaşında olmasına rağmen kalbi genç kalmış olan zevcim benden bilmem ne türlü aşk ve heyecan istiyordu! Ömrünün kışı içinde bir bahar zevki duymak için beni almiştı. Fakat güneşi ısıtmayan, çiçekleri açmayan bu baharin gülleri yok, bülbülleri yok, renkleri ve ışıları yok!"
"Yoksa kaç vücudun birden saadeti tarumar edilmis olacaktı? Bütün saadet ve meşru muhabbetini Nejat a bağlayan Mediha, sonra iki yavru, daha sonra son ümitleriyle bana sarilan asil ruhlu kocam! Bu adamin beni sevmekten başka ne kusuru var? Onlara ihanet etmek, onlarin huzur ve rahatını altüst etmek yazık ve günah değil mi? Bunların içinde feda edilmesi lazım bir insan varsa o da benim."
fikret mesela çok zor bir hayat geçirdi. annesiz kaldı, aşk acısı çekiyor, hasta, kendisinden 30 yaş büyük biriyle evlendirildi. tüm her şeye rağmen nejatı defalarca reddediyor. başkasının saadetini bozarak saadete eremeyeceğine o kadar inanıyor ki. kocasına karşı kızına karşı sorumluklarınını tüm heveslerinin önüne koyuyor. fikret sevdiğim bir karakter oldu kesinlikle.
"hiçbir vakit kalbine ruhuna girememiş ancak hayatta ona bir yoldaş olmuş işte o kadar." İNANILMAZ KIRICI. medihaya da acıyorum hiçbir kadın bu duruma düşmek istemez.
"Söyleyiniz! Ben size hep böyle uzak, böyle hasret mi yaşayacağım?' "Bu öyle bir sual ki sükuttan başka hiçbir cevabım yok.. " dilin böyle kullanımı benim çok hoşuma gidiyor. nedretten de minimini kızım diye bahsedilmesini çok tatlı buldum🤏🏻
"Ben sizin yanınızda ölmek isterim Nejat! Çektiğim kederlerin mükâfatı olarak bu saati bekliyorum. Bu benim son arzum, son emelim, son saadetimdir.' "Siz öldükten sonra beni yaşayacak mi zannediyorsunuz?" dedi. 😔 fikret öldü, nejat delirdi..
medihadan nejatın kendisi için çektiği aşk acısını dinliyor😭 bu kitap beklediğimden daha çok kalbimi kırıyor.
"Son günlerimi olsun, rahat ve sakin geçirmek için o yüksek dağların sessiz ve ümitsiz yalnızlığı içine karışarak yok olmak istiyorum."
nejat hastalıktan yatağa düşünce fikreti sayıklamaya başlamış;( mediha da anladı olan biteni HERKES İÇİN ÜZÜCÜ YA BU DURUM. mediha sana diyecek tek bir sözüm yok ya. intikamını iftiralar atarak aldın ya ne diyeyim.hiçbir insan aldatılmak istemez ve gidip de nasıl aldatılğının hikayesini de dinlemez. hani oturup kadını dinlemesini tabii ki beklemiyordum ama yalan yanlış şeylere hem kendisini hem de dayısını inandırması da beklediğimden büyük bir tepki oldu.
"Fakat bütün hissi, bütün ruhu Fikret'in mezarına gömülüydü.."
This entire review has been hidden because of spoilers.
Fikret, kalp rahatsızlığı olan genç bir kadındır. Doktoru Nejat’a âşık olur. Ancak bir problem vardır. Nejat evli ve iki çocuk babasıdır. İkisi de birbirlerine duydukları aşkın farkındadır ancak Fikret bir yuvayı bozmak istemediğinden Nejat’ı reddeder. Fikret’in, kelimenin her anlamıyla, kalbi ağrımaktadır. Fikret daha sonra ailesinin zoruyla yaşça büyük ve zengin biriyle evlendirilir. Ancak evlendikten sonra kocasının yeğenin Nejat’ın karısı olduğunu öğrenir. İkili yeni evlilerin çiftliğinde tekrar karşı karşıya gelirler.
Böyle çarpıcı bir romanın filme uyarlandığını söylesem şaşırmazsınız herhalde. 1956’da çevrilen sinema filminde Sezer Sezin ve Kenan Artun başrolleri paylaşırken, 1969 yapımı Ölmüş Bir Kadının Mektupları isimli ikinci versiyonunda ise Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun gibi daha tanıdık simaları görebilirsiniz. Hatta bu roman size başka Yeşilçam filmlerini de anımsatabilir, çünkü Güzide Sabri vakur, gururlu, aşkını kalbine gömmüş klasik Yeşilçam kadın başrolünü işlememiş, bu karakteri adeta kendisi yaratmıştır.
“Ben her gün burada oturur, İstanbul tarafından gelen bulutlara bakar, o taraftan esen rüzgarları kalbime doldururdum.” Sf. 26
Bundan önce Refet’i okuduğumdan iki kadın yazarımız arasında istemeden de olsa karşılaştırma yapmaktan kendimi alamadım. Güzide Sabri, Fatma Aliye’ye kıyasla çok daha farklı bir tarza sahip. Burada kastettiğim sadece üslupları arasındaki fark değil iki kadının yazdığı konular ve bir eseri yazarken okuyucudan bekledikleri de oldukça farklı. Güzide Sabri meslektaşı Fatma Aliye gibi karakter ve olaylarla mesajlar verme gayesinde bir yazar değil. Kendine ait bir tarzı olduğunu ve dönemdaşı yazarlara kıyasla kendine farklı bir kulvar çizdiğini hemen anlıyorsunuz. Eminim kendisinin de belirli bir hayat görüşü ve savunduğu fikirler vardır, ancak o sade, saf, yalın bir aşk romanı yazmak istemiş. Ve onu yazmış. Ve bu yeterli de. Bu romanı okurken karakterin çektiği kalp ağrısını ve sayfalar süren acı ve ıstırap dolu serüvenini hissedip hüzünlendiyseniz roman amacına ulaşmış demektir.
Eğer; • Aşk romanlarından hoşlanıyorsanız, • Yeşilçam filmlerini, ‘bak gördün mü tesadüfü’ minvalinde sürprizleri, kavuşamayan aşıkları, ana karakterin hep bir ince hastalıktan muzdarip olmasını ve daha nice Türk filmi klişesini seviyorsanız, • Günlük şeklinde yazılan kitaplar ve duygu dolu satırlar size karakteri daha yakın hissettiriyorsa, • Biraz komik olacak ama; Aşk-ı Memnu’yu beğendiyseniz, Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi’ni seveceğinizi düşünüyorum.
Peki bu kitapla ilgili neyi beğenmeyebilirsiniz? Tekniği kusurlu ve edebi yönden iddiasız oluşu belki hoşunuza gitmeyebilir. Ayrıca, günümüz kafasıyla irdelerseniz, kadın karakterin fiziki hastalığından bağımsız olarak güçsüz, çaresiz ve başkalarına muhtaç hallerini rahatsız edici bulabilirsiniz. Ancak bunlar okurken beni rahatsız etmedi, dönemine göre oldukça başarılı bir roman olduğunu düşünüyorum. Küçükken dedemle oturur Yeşilçam filmlerini izlerdik, o zamanlar aldığım keyfe benzer nostaljik bir keyif aldım bu romandan.
Devam kitabı Nedret, adını ana karakterimiz Fikret’in kızından alıyor; ancak onu yakın zamanda okur muyum henüz karar vermedim.
"Yarın bir yabancı gibi onu görmeye gideceğim." (s.109, Can Yayınları)
Güzide Sabri Cumhuriyet Dönemi kadın yazarlarımızdandır. 16 yaşında yazmaya başlayan yazarımız ardından ilk romanı Münevver ile karşımıza çıkmıştır. "Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi" daha tanınmış bir eseridir. Yazıldığı dönemde çok ilgi görmüş, halkın elinden düşmeyen bir roman olmuştur.
Cumhuriyet Döneminde dahi olsa bir kadının yazmasının, yazar olmasının ne denli zor olduğunu düşünmeden edemiyorum. Günümüzde "yazarlık, şairlik" bir kadının "elinden gelebilecek" bir işmiş gibi görülmeye başlandı. Böyle dememin sebebi kadınların hâlâ iş hayatında iyi yerlerde olabilmesine farklı gözle bakılıyor olmasındandır. Fakat dediğim gibi "yazarlık, şairlik" şu an için herkesin yani "kadınların" da yapabileceği bir işmiş gibi görülmeye başlandı. Yine de tam tersi durumlar da olmuyor değil. Bugün birdenbire bunu düşünürken aklıma Sarah Jio'dan okuduğum bir olay geldi. Saraj Jio eski eşine satın aldığı evin taksitleri için yakınırken "neden gerçek bir iş bulmuyorsun?" sorusuyla karşılaşmıştı. Günümüzde dahi böyle tepkiler alınıyorken 100 yıl öncesini tahmin bile edemiyorum. Ama buna rağmen yazdı ve kendine Türk edebiyatında bir yer edindi Güzide Sabri diyerek kitaba dönüyorum.
Kitapta adı geçen "ölmüş kadın" Fikret isimli bir karakterdir. Fikret aslında kitapta fiilen var olan birisi değil. Başlarda gerçekleşen basit durumlar konuyu Fikret'e getiriyor ve bir diğer ana karakterimiz Fikret'in yazmış olduğu yazıları gün yüzüne çıkarıyor. Fikret küçük yaşta annesini kaybetmiş bir kızdır. Babası ve anneannesi anne eksikliğini hissetmesin diye kızın üzerine çok düşüyor ve Fikret'i büyük ilgi ile büyütüyorlar. Bir süre sonra babası iş yüzünden başka şehre gidiyor ve bir gün evleneceği haberi geliyor. Bu Fikret'i çok üzse de üvey annesine bunu hissettirmiyor fakat üvey annesi Fikret'i hayatlarında istemediğini her fırsatta belirtiyor. Bir süre sonra gelişen olaylar Fikret'i umutsuz bir aşkın içine sürüklüyor ve bundan kurtulmaya çalışan Fikret daha büyük bir hüzne sürükleniyor. Ve hayatı hüzün içerisinde geçmeye başlıyor;
"Akşam bu yerlere içli bir melalle çöküyordu. Etrafta hazin bir ıssızlık başlamıştı. İşte bu hüzün benim en büyük zevkimdi." (s.41, Can Yayınları)
Gencecik olmasına rağmen günleri büyük bir hüznün pençesinde geçen Fikret bir süre sonra kendini hiç tahmin edemeyeceği olayların içinde buluyor ve karmaşa, aşk ve hüzün üçlüsü hayatından eksik olmuyor.
Kitap bence duygusal yönden çok ağırdı. Bütün o hüzün anlatımları beni o kadar etkiledi ki ben de Fikret'le beraber fenalık geçireceğimi düşünmüştüm. Ama sonunda roman bitti ve içimdeki fenalık hissi kendini hüzne bıraktı.
Kitabın orijinalinin Türkçe olması o kadar hoşuma gitti ki bir süre çeviri okumak istemediğim düşüncesi yeniden beni sarmaya başladı. Türkçe okumak kadar güzeli yok!
Ah anasızlık!.. Hayatın en acı ve en büyük mahrumiyeti! Bir yaşında öksüz kalan şu zavallı yavru, yaşadığı müddetçe varlığında bir boşluk, bütün çevresinde bir yalnızlık elemi duyacaktı.
Doktor sevimli ve zeki bir genç olmanın yanında bir erkeğe has meziyetlerin tamamına da sahipti; bakışlarında büyüleyici bir kuvvet, sesinde ölçülü bir ahenk, tavırlarında sade bir incelik vardı.
20. yüzyılın ortalarına kadar İstanbul denildiğinde Suriçi olarak da adlandırılan Tarihi Yarımada kastedilmekteydi.
Aşkıma, saadetime ellerimle derin bir mezar kazdım; hayatımın zevklerini oraya defnettim.
Her gün burada oturur ve vatan tarafından gelen rüzgarla ruhumun hasret ateşini dindirmeye uğraşırım; İstanbul buraya sekiz dokuz saat kadar uzaktadır. Ta derinlerden gelen neşeli bulutlardan her gün ümit haberi beklerim. Vadileri kuşatan yüksek dağların sisli tepelerine bakar ve oradan bir hayal gözlerim ... Ne boş bekleyiş! Ne anlamsız ümit! Heyhat!
Ah! .. Fikret sizi o kadar sevmiştim ki ... Ruhuma sevinç veren o ruh okşayıcı sesinizi duymaktan mahrum, huzurunuzda yaşadığım kıymetli saatlerin bahtiyarlığından uzak olduğum günlerde etrafın boşluğu ve kimsesizliği içinde nasıl bir öksüz hissiyle mahzun ve perişan kaldığımı bilseydiniz ... Fikret! Otuz üç yaşındayım, hiçbir vakit hayatın bu kadar sevimli, yaşamanın bu derece tatlı, dünyanın bu kadar güzel olduğunu bilmiyordum.
bunların yanındaki kulübelerin pencerelerinden yayılan bir ışık, ümitsizliğe düşen kalplerdeki ümitler kadar kaybolmaya meyilli, sönmek için hafif bir esinti arayan ölmek üzere bir hayat gibi titriyordu.
Hakikaten bu gece kalp atışlarım düzensizleşmişti. Ben onun ebediyen durmasını bekliyorum ...
- İşte oğlum, kadınlar daima böyledir. Hep bizi haksız çıkarmak isterler. Dudaklarının üzerinde hafif bir tebessüm beliren Nejat: - Evet, dedi, bizim haksızlığımıza karşı daima af ve müsamahayla hareket ederler.
Ah !.. Sizi ilk gördüğüm o günden sonra yaşadığımı anlıyordum. Sanki senelerden beri görmediğim tanıdık bir ruhla karşılaşmıştım ve o anda yanınızdan hiç ayrılmamak istiyordum.
O hiçbir zaman ciddi, masum ve sabırlı bir aşka mesken olacak bir kalbin var olduğunu bile tasavvur etmemiştir. Onun için sevmek bir cinayet, sevilmek ise ondan beter bir kabahatti.
Ey ıstıraplı sevdamın sessiz sığınağı olan yerler ... Sizlere elveda! Ey kederli ömrümün ketum sırdaşı olan defter! Sana da ebediyen elveda!
O yaşıyordu... Lakin bütün hissi, bütün ruhu Fikret'i ebediyetin kucağına alan mezarın karanlık sessizliği içinde gömülüydü ...
Bazı romanlar vardır, karakterinin davranışını, iyi ya da kötü diye değerlendirmeden, olduğu gibi verir. Bunlarda yazar, olayın içsel nedenini araştırır, ve yaşanan iç çatışmayı bize sunmaya çalışır. Aşk-ı Memnu böyle bir romandır. Genç Bihter, bir şekilde, yaşlı kocası Adnan Bey’i aldatır.
Bir de başka romanlar vardır. Ana karakterleri, tam bir ahlak abidesidir. Bunlarda da yazar, davranışların, nasıl olması gerektiğini, didaktik bir şekilde vurgular. Güzide Sabri’nin yazmış olduğu, “Ölmüş bir kadının evrak-ı metrukesi” böyle bir romandır. Genç Fikret, yaşlı kocası Sait Bey’e sadık kalır, aşkını kalbine -- kendisini mezara gömer.
Bu roman 1905 yılında, Aşk-ı Memnu’nun hemen ardından, bir nevi, ona nispeten yazılmış. Bir önceki bölümde, Fatma Aliye hanımefendiyi ve romanlarını incelerken de, aynı şeyi görmüştük. İlk kadın romancılarımız, romanlarını hep kadının ahlaki davranışı üzerine yazmışlar. Bu da aklıma iki sorunu getiriyor, ilki, diğer türlü yazılabilecek bir ortamın olmaması. Dolayısıyla erken dönem edebiyatımızda kadın yazarların, ancak bu şekilde var olabilmesi sorunu, ikincisi, toplumda, kadınlar üzerinde hala çok güçlü bir, bilinçdışı ahlak baskısının olması. Bu roman da, bunların bir ürünü. Neden böyle diyorum, hayatını dinleyince, daha iyi anlayacaksınız.
Güzide Sabri,1883 yılında, iyi bir aileden gelme, memur bir baba ile, yine şairlerin falan olduğu, iyi bir aileden gelme annenin tek kızı olarak, İstanbul’da doğar. Özel öğretmenler ile eğitimini alır. Ancak, istibdat döneminde, babasının sürekli sürgün yemesi sebebiyle, babasına hasret, evden pek çıkamadan büyür. Babası bir ara, Tokat’a sürülür, Tokat’a giderler annesiyle birlikte, ama tıpkı bu kitaptaki Fikret karakteri gibi, Güzide Sabri de zayıf bir bünyeye sahip olduğu için, Tokat’ın havasına alışamaz, hastalanır ve İstanbul’a geri dönerler. Yine evden çıkmadan ders almaya, yazı yazmaya devam eder.
Beyoğlu noteri Ahmet Sabri Bey ile evlendirilir. Sabri Bey, eşinin adının, başkaları tarafından duyulmasını pek istemediği için, yazı yazmasına rıza göstermez. Güzide Sabri, eşinin uyuduğu zamanlarda, mum ışığında, gizlice yazmaya devam eder. Bünyesi zayıf demiştik ya, eve gelen doktorlar da, “tansiyon yüksekliği” sebebiyle yazı yazmamasını söyler. Her şey, herkes yazmasına karşıdır ama, o yine de, dayanamayıp yazar. Yayınlattığı kitaplarının, çok başarılı olduğunu bile, başkaları gelip anlatır ona. İlerleyen yaşlarında, oğlunun askerliği sebebiyle Giresun’a taşınır ve Giresun’da vefat eder. Yazarın, Giresun’da defnedildiği yer zamanla unutulur, bugün hala mezar yeri kayıptır mesela,, bulunamamıştır. Sonradan mezarlığın alt sokağına ismi verilmiştir, Romancı Güzide Sabri sokağı.
9 romanı 44 kadar da kısa öyküsüyle, mutsuz ama ahlaklı, saygılı bir hayat yaşamıştır. Aşkı ve melankoliyi güzel yazdığı için, kitapları o dönem çok okunmuş, sonradan yeşilçamda birçok filmde kullanılmıştır. İnceleyeceğim kitabın filmi çok meşhurdur mesela, Ediz Hun ve Hülya Koçyiğit başrollerinde. Yeşilçam keyfi yapmak isteyenler için, filmin youtube linkini açıklamalara bırakıyorum. Biz geçelim romanına…
Roman, erken yaşta ölmüş bir kadının günlüğü, şeklinde sunuluyor. Fikret, kalbinden rahatsız genç bir kız. En küçük bir dikkatsizlikte, günlerce, yataklara düşüyor. Bir gün bir doktor çağırıyorlar, Doktor Nejat. Nejat, tatlı diliyle, sevecenliğiyle, bilgisiyle, ilgisiyle Fikret’i epey tedavi ediyor. Fikret de, evli ve iki çocuklu bu adama, istem dışı âşık oluyor. Sadece Fikret âşık olsa, platonikliği sorun olmazdı ama maalesef Doktor Nejat da Fikret’e âşıkmış ve bir gün ofisinde aşkını itiraf ediyor.
Sonuçta evli bir adam, Fikret’in aklına adamın ailesi ve çocukları gelince, Nejat’ı reddediyor ve ağlayarak kaçıyor. Babasının yanına taşınıyor, babası da üvey annesiyle birlikte biraz baskı yapıyor ve Fikret’in evlenmesine karar veriyorlar. Karşı gelmiyor ve Fikret, 18’inde 55 yaşında hali vakti yerinde bir adamla, Sait Bey ile evlendiriliyor.
Yazar Güzide Sabri’nin Noter kocası Ahmet Bey’e duyduğu saygı gibi, Fikret de, Sait Bey’e karşı, aşk olmasa da, saygı içeren bir evlilik sürüyor ve bir de kızları oluyor. “Nedret”.
Bu arada Nedret, yazarın bu hikâyenin devamı olarak yazdığı, diğer romanının adı.
Yıllar geçiyor ve kader, Fikret’in ahlakını sınamak için bir tesadüf yaratıyor. Meğer Nejat, Sait Bey’in yeğeni ile evliymiş ve onları ziyarete geleceklermiş. Burada, Fikret ve Nejat tekrar karşılaşıyorlar.
Aşkları hiç olmadığı kadar alev alsa da, Fikret, Nejat’ın tüm tekliflerini her seferinde reddediyor. Yine de Nejat’ın ilgisi karısının gözünden kaçmıyor ve karısı olayı yanlış yorumlayarak, Fikret’in Sait Bey’i aldattığını, Sait Bey’e söylüyor. Fikret, utancıyla ve zayıf bünyesinin de elvermemesiyle kendisini ifade edemiyor, suç,, üzerine yapışıyor. Sait Bey, derin bir hayal kırıklığıyla, Fikret’e küsüyor. Kısa bir süre sonra da belirsiz bir av kazasında vefat ediyor. Suçluluğu da üzerinde hisseden Fikret, derin bir melankoliye giriyor. Nejat’ın gelmesiyle nükseden hastalığı artık çok daha ağırlaşıyor ama, Fikret tedavi için hiçbir şey yapmadığı gibi, neredeyse daha kötü olmak için uğraşıyor ve, kendisini masum bir intihara sürüklüyor. Tüm yaşadıklarını günlük olarak yazıyor, yazdığı kitabı, ölüm döşeğinde, Nejat’a teslim edip, onu Nedret’e vermesini söyleyerek, son nefesini veriyor.
Roman böyleydi, görüldüğü gibi Güzide Sabri, kendi hayatındaki ahlaki duruşu ve melankoliyi romanlarına yansıtmış. Fikret de, aynı sebeplerden bir melankoli yaşıyor.
Medeniyetin olduğu gibi, aşırı ahlakın da bir bedeli vardır ve bu bedel, genelde melankolidir. Burada ahlak kelimesini, nicel bir skala şeklinde kullanmıyorum. Öyle olsaydı, “ne kadar ahlak o kadar iyi”, anlamına gelirdi - Aşırı ahlak, aşırı iyi bir şey olurdu. Benim kastettiğim ahlak, bir nevi süperego, yani, içinde yetiştiğin toplumun, ailenin baskısıyla oluşan, iç sesine yerleşmiş, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu sana içerden dikte eden ahlak. Toplum sorunluysa, aile sorunluysa, senin ahlak sandığın şey de, otomatikman sorunlu oluyor. Bir de bunun aşırısını düşün. Aşırı sorunlu oluyor.
Burada Fikret’i, bravooo aşkını kalbine gömdü, kocasını aldatmadı, yuvayı yıkmadı diyip alkışlayabilirdik de. Ama sonuca gel, küskün ölen bir koca, Sait Bey, neredeyse intihar etmiş bir genç kadın, Fikret, annesiz kalmış bir kız çocuğu, Nedret, deliren bir adam, Nejat ve zaten baştan yıkılmış bir yuva.
Esasında Fikret, aşırı ahlakını rasyonelleştiremedi, yani akla uyduramadı. Çünkü genelde insan bir eylemi yapmak ister, sonra onu evirir çevirir, aklına- ahlakına uygun hale getirir, yine yapar. Fikret, bu yetenekten yoksun olduğu için, melankolik oldu. Hâlbuki,, “Nejat bana bu kadar âşık olduysa, zaten yuvası yıkılmış demektir. Boşansın biz evlenelim” diyebilirdi. Hadi ilk başta geçici bir şey sandı diyelim, ama yıllar sonra tekrar karşılaştı ve Nejat’ın gerçekten çok uzun zamandır süren, güçlü bir aşkının olduğunu gördü. Nejat’ın evliliğinin, çoktan bittiğini gördü. Sait Bey’e durumu izah edip, ondan boşanabilirdi. Yine birlikte olabilirlerdi. Doğru / yanlış demiyorum bakın, rasyonel diyorum. Bunların hiçbirini yapamadı Fikret. Ortada sadece trajedisi kaldı.
Bu ve diğer kitapların görsellerle desteklenmiş videolu anlatımı için kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
İşlediği yürek burkan konusu, akıcı ve yalın anlatımı ve karakterlerin içtenliği ile bu kitap klasikler arasında favorilerim arasına girdi. Altı çizilecek o kadar güzel cümleler var ki kitapta...
Yazarın hayatına dair otobiyografik ögeler içeren kitabın konusundan kısaca bahsetmek gerekirse, gençliği hastalıklarla geçmekte olan Fikret'in yaşamına tanık oluyoruz bu kez. Onunla ilgilenen ve ona şefkatle yaklaşan Doktor Nejat'a aşık olur zamanla. Fakat bir sorun vardır. Nejat onu hiç anlamayan, beklentilerine yanıt vermeyen bir kadınla evlidir ve çocukları bile vardır. Yine de bu ince ruhlu, güzel kalpli genç kadını sevmekten geri duramaz.
Doktorun evli olduğunu öğrenen Fikret ise Nejat'ın yuvasını bozmaktan sakınıp aralarına mesafe koymaya karar verir. Yanına aldığı birkaç esya ile birlikte babası ve üvey annesinin yanına gider. Fakat babası onu kendisinden yaşça büyük ve zengin bir adam olan Sait Bey ile evlendirmeye karar verdiğinde Fikret'in hayatı tümüyle değişir. Hayat bu iki aşığın yollarını bir kez daha bir araya getirdiğinde küllendi sanılan bu aşk yeniden alevlenecek, hem kendilerini hem de yakınlarındaki herkesi yakıp kavuracak bir felakete sebep olacaktır.
Bir çırpıda okuyup bitirdiğim bu kitabın iki kez beyazperdeye uyarlandığını ve Nedret adlı bir devam kitabı olduğunu biliyor muydunuz?
Benim için 8.5/10 luk bir kitaptı. Gönül rahatlığıyla sizlere de tavsiye ederim. Özellikle finaliyle beni çok etkiledi...
İşte bu kitaptan sizler için seçtiğim birkaç alıntı :
hikaye güzel ama hikayenin kaleme alinis sekli biraz amatorce geldi(ne haddimeyse) ayni zamanda karakterlerin arasinda gecen diyaloglar cok formal ve bu bir roman der gibiydi o yuzden bence gerceklikten biraz uzakti ama yine de sonunda cok uzuldum ve biraz icime oturdu, son olarak keske nejat ve fikretin ama ozellikle nejatin karakterini birbirlerine duydukları asktan bagimsiz gorebilseydik cunku ben birbirlerine hangi asamada ve neden asik olmuslari anlamis degilim , yazar bu aşki bir ön kabul gibi bize sunmus bu yuzden cok bag kuramadim
oldum olası içten yazımı sevmişimdir, bu da aynı günlük tadında. ayrıca herkes hasta zayıf kadın tiplemesine takılmış, kimse de bu kadar fiziki engele rağmen bir kez olsun kararından taviz vermeyip güçlü duruşunu hiç bozmayan kadın karakteri konuşmuyor. şahsen ben fikret olsaydım ve aşkından ölüp bittiğim nejat 'en azından gözlerinizden bir kere öpeyim' deseydi yelkenleri suya indirmezdim diyemiyorum. kaç kişi hayır diyebilir abi?
sait bey'in şak diye ölmesini affedemiyorum ama, adamcağız da kahırla öldü gitti, bari fikret'in masum olduğunu bilebilseydi. her şeyi güllük gülistanlık yapmazdı bu bilgi ama nefreti silerdi en azından. son bakışında bile kızarak baktı gitti sonra da dönüşü olmadı. bir kere fikret'i dinleseydi keşke çok içimde kaldı.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Neye kahrolacağımı şaşırdım. Fikret’in tüm bunlar olurken sadece 22 yaşında oluşuna mı üzüleyim yoksa kendini asla açıklayamamasına mı bilmiyorum. Sesli kitap olarak dinlemesi inanılmaz keyifli bir eserdi.
Okumak zorunda değilseniz pek önermem. Kara sevda ve bir kadının bence biraz da gereksizce uzadıkça uzayan acıları, acıları... Dönem romanı da değil. İlla okuyacaksanız da Can yayınları versiyonu Storytel'deki edisyondan daha iyi.