Zaman zaman içinde, mekân mekân içinde. Hem büyü, hem gerçek: Sırlıçeşme.
İstanbul’un ücrasında iki kafadar gencin, Fikret ile Sadık’ın eski çağlardan süzülen hikâyeleri var bu ilk romanda. Bir Türkiye manzarası, öte yandan. Ayhan Koç “İnsan, kendisini bekleyenlerin umutları kadar yaşıyor,” derken, bir mecburiyeti hatırlatıyor aslında. Bugünden geriye bakarken usta, dünden şimdiye bakarken hevesli bir anlatıcı.
Romandaki incelmiş dil, ironilerdeki ustalık şaşırtıcı. Fikret’in ve Sadık’ın kasaba ile ilişkileri sadece “sıkıntı” ile açıklanabilir mi? Sadece kasaba değil; iletişim, iletişimsizlik, bizatihi dil bir sıkıntıya dönüşüyor. Doğurgan bir sıkıntıya. Tekrar söylersek, insan kendisini bekleyenlerin umutları kadar mı yaşıyor?
Bir ilk roman ama belli, devamı gelecek. Türkçe, o gelecek olanı bekliyor.
Genç ya da yeni bir yazarı keşfetmek bana hep ilginç gelmiştir. Bu keşif çabalarında epey bir duvara toslama da olabiliyor tabii. Okumaya meraklı bazı dostlarım bu konuda tutucu. Sadece bildikleri yazarları veya eski/modern klasikleri okuyan ciddi edebiyat meraklıları olabiliyor. Herkesin bir zaman sorunu olduğundan bu konuda risk almak istemeyenler var. Özellikle hacimli bir kitap sözkonuysa. Bu tabii anlaşılabilir. Bazen ben de böyle yapsam mı diye düşünür, sonra titreyip kendime dönerim:) Düşünsenize, herkes öyle yapsa edebiyat nasıl gelişebilir? Yenilik nasıl olur? Yazma isteği duyan birçok yetenek de heba olur haliyle.
Bu girizgahı yapmama Ayhan Koç’un Sırlıçeşme romanı vesile oldu. 2017 Everest İlk Roman Ödülünü almış. Ödüller (ödülüne bağlı olarak elbette) yeni yazarlar keşfetmek için iyi bir araç. Everest de ülkemizin önde gelen yayınevlerinden (buna sonra döneceğim). Burada da kitap hakkında çok olumlu birkaç yorum girilmiş. Marquez’le parallelik kuranlar dahi olmuş. Hem övgüde, hem yergide abartıdan kaçınmayan bir milletiz tabii...
Roman iyi başlıyor. Koç iyi bir hikaye anlatıcısı olduğunun işaretlerini veriyor. Bir üslupçuluk çabası da görülüyor. Zaten burada kafanızda soru işaretleri belirmeye başlıyor. Koç 1983 doğumluymuş. Osmanlıca kelime kullanma merakı var. Ben buna ilke olarak karşı değilim. Ama yerli yersiz kullanılınca iğreti kaçıyor, zorlama görünüyor. “Zuhur edip beliren” gibi acayipliklerle de karşılaşabiliyorsunuz. Sık başvurulan “teşrif etmek” fiili sürekli yanlış kullanılıyor falan. Üslupçuluğu sadece eski kelime kullanmaya indirgemek kolaycı bir yaklaşım. Ustalık sade, berrak bir dille, kafaya vurmadan, okuyanda etki yaratmak olmalı.
Romanın eleştirilmesi gereken bir yönü de didaktizme kayması. Toplumsal içerikli bir eser. İki sıkı arkadaşın büyüme hikayesi temelde. Bunu ülkemizin acılı bir dönemi (hangi dönemimiz acılı değil ki diyebilirsiniz haklı olarak), 1990’lar özellikle fon alınarak anlatıyor. Diğer karakterlerin anıları sayesinde geriye dönüşler de oluyor. 12 Eylül faşizmi, beyaz Toroslar, Cumartesi anneleri, sağ-sol çatışması, özellikle solcuların maruz kaldığı baskılar, yargıya müdahale, mezhepçilik, azınlıklara yönelik ayrımcılık, ahlaki iki yüzlülük, din istismarı, linç kültürü, vs... ne ararsanız var. Bu temaların edebiyatımızda işlenmesi gerekiyor. Toplumumuzu, ülkemizi daha iyi anlamak için bu çok önemli. Ama edebiyatta bu konularda basite kaçmakla, bu temaları edebi bir metne yedirip dönüştürmek arasında ince bir çizgi var. Sırlıçeşme’nin bu bakımdan iyi bir sınav verdiği pek söylenemez.
Yazar, kitabın adının da ima ettiği üzere, romana mistik, büyülü bir hava katmaya da çalışmış. Toplumsal içeriği dengeleme gayretiyle belki. Kasabadaki çeşmenin sırrı ile birtakım uçuk karakterler kullanılmış bu amaçla. Ama bu konuda da pek başarılı olduğu söylenemez. Zira yine kör göze parmak sokulurcasına yapılmış bu. Yazarın amacı bu olmayabilir ama Marquez’e öykünmek kolay değil doğal olarak. Gerek de yok zaten.
Bir ilk roman olduğunu düşünerek tüm bu eksiklikleri anlayışla karşılayabiliriz. Başta söylediğim gibi Koç iyi bir hikaye anlatıcısı. Mizaha eğilimi de var. Edebiyat parçalamak için fazla kasmaması halinde daha iyi eserler ortaya koyabilir, o potansiyeli olduğu görülüyor. Özgün bir çizgi izlemesi gerekiyor bunun için.
Epeydir bu kadar uzun yazmadım, buraya kadar kaç kişi okuyabilecek bu yorumu bilmiyorum ama son söz de yayıncı Everest’e. Böyle isim yapmış bir yayınevine bu kadar özensiz bir yayıncılık yakışmıyor. Yazara da okuyucuya da büyük saygısızlık. Kitapta birçok yazım hatası var. Özellikle son 50-60 sayfada yoğunlaşıyor. Sanki aceleye getirip biran önce basıma vermişler. Bir yerde de, yazarın bir ifadesindeki maddi hataya işaret eden editörün yorumu parantez içinde kalmış! Pes yani, böyle bir şeye de ilk kez rastlıyorum. Zaten iyi bir editörlük kurumu olsaymış, bu kitap çok daha iyi bir hale getirilebilirmiş. Bundan vazgeçtik bari yazım hatalarını düzeltebilselermiş...
Bundan 2 sene evvel, öykülerini okuyup kalemine hayran olduğum Ayha Koç'un 2017 Everest İlk Roman Ödüllü romanı Sırlı çeşme ile karşınızdayım.
Yayınevinin baskı ve editöryal hatalarıyla ilgili tüm serzenişlerimi bir kenara bırakarak yorum yapıyorum. Kimisi bu durumu görmezden gelemeyebilir, bu durumda bu kitapla ilgili yazarın yeni bir yayıncı ile anlaşmaya varmasını beklemelisiniz derim.
Efenim, Yüzyıllık Yalnızlık ya da Hikmet Hükümenoğlu'nun ödüllü romanı Körburun'u okuyup beğendiyseniz şayet, bu kitap tam size göre.
Sadık ile Fikret'in Sırlıçeşme kasabasında nesiller boyu süren, adeta Türkiye yakın tarihi ile bezeli, yurdum manzaralı şahane bir kitap. Yakın geçmişimizden o kadar yerinde göndermeler, eleştiriler mevcuttu ki bazen yaşarken çok da durumun vahametini algılayamıyoruz hissiyatı oluştu bende. Mekanların, dönemlerin ve hatta karakterlerin şiir gibi birbirine bağlanmış olması hiçbirinin bu ne alaka dedirtmemesi, her karakterin adeta yanıbaşınızdaymış gibi hissettirmesiyle bence Ayhan Koç güzel bir gelecek vaadediyor.
İlk romanına şans verin diyor, keyifli okumalar diliyorum!
4.5/5 Türk edebiyatında kalbime en çok dokunan, okuduğum en iyi birkaç romandan biri.
Dahil olduğum 80 darbesi sonrası kuşağın, bazen kendi büyüdüğümkine, bazen de Marquez'in Macondo'suna benzettiğim kasaba-köyünde geçiyor hikaye.
Merakla ve keyifle akan sayfalarda, ülkenin 90'lı yıllardaki siyasetine ve taşıdığımız yaralara yapılan vurgular gittikçe artarak son 50 sayfada gözlerimde yaşa dönüştü. Kalakaldım elimde biten kitapla. Bunları unutmamak için konuşmaya, toplumsal belleğimize kazımaya çok ihtiyacımız var.
Daha yeni olmasına rağmen Kara Havadisler Kervanı'nı okumuştum öncelikle ama bu roman bambaşka bir yer kazandı kitaplığımda. Bir sonraki kitabını sabırsızlıkla bekliyorum.
Ayrıca, yazarın akıcı ve sürükleyici üslubuna karşılık yayınevinin özensizliği ile çok sayıda hatayla son okuma yapılmamış kitabı basma rezaletine de değinmeden geçmek istemiyorum.
Fuarın ikinci günü satın alıp okudum. Böyle ilk roman veya ilk öykü kitaplarında hayli çekingen davranırım ama kitabı dün akşam bitirdiğimde rahatlıkla emin oldum, son yıllarda türk edebiyatında yazılmış en iyi romanlardan biri. Sevgili Arsız Ölüm veya Yüzyıllık Yalnızlık'ı sevenler bu romanı da severler. 90'lı yılların hem güzel hem de karanlık taraflarını ustalıkla aktarmış yazar. Bir eleştirmenin söylediği gibi, Meyhaneci Yanni'nin bölümünde hüzünlendim, futbol turnuvasında kahkaha attım ama benim favorim Eczacının bölümüydü. Kitabın sonunda ise yaşıma başıma bakmadan ağladım. Hem edebi hem mizahi hem de sinemaya uyarlanabilir. Daha önce Everest Yayınlarının ilk roman ödülünü alan iki romanı okumuştum, ama Sırlıçeşme yapısı gereği diğerlerinden epey farklı. Günümüz koşullarında böyle bir romanın yayımlanması cesaret gerektiriyor. Belki zihniyet değişimi yaşanıyordur. Yazar hakkında bilgim yok ama devamı gelir dilerim, Sırlıçeşme ile yetinmez.
Not: Kitabın son sayfalarında editörlerden kaynaklandığı anlaşılan birkaç cümle tekrarı göze çarpıyor, bunu belirtmeyi unutmuşum. Silinen cümle ile yeni cümleyi yan yana verdikleri birkaç sayfa var. Adamlar maddi hata olmayan yere maddi hata yazıp bir de o şerhi orada unutmuşlar. Kendi adıma yazayım, ben ilk kez böyle bir hata gördüm, gülüp geçtim de yazar ve yayınevi kurulu güler geçer mi, orada kuşkum var işte
Çağdaş romanlar arasında beni en çok etkisine alan kitaplardan biri oldu Sırlıçeşme. İlk roman ödülü almış kitaplardan beklenmeyecek kadar iyiydi. Yazara tek kızdığım nokta ise Zeynep karakterini yaratırken düştüğü klişe. Bir de editoryal sorunlar olmasaydı. Ama bu da Everest'in klişesi. Türk öykücülüğünün bende yarattığı önyargıyı atlatabilirsem Kara Havadisler Kervanı'nı da okuyacağım.
Sırlıçeşme İlk Roman ödülünü sonuna kadar hak eden bir eser olmuş, o yıl yarışmaya katılan diğer ödül adayları için haksız rekabet oluşturacak kadar iyi hem de. Akılda pek kalıcı yer tutacak gibi olmasa da okuması oldukça keyifli bir kitap. Yazarın kat kat iyisini ortaya çıkarabilecek bir cevheri var, bunu bariz görüyorsunuz ancak Sırlıçeşme bunun için doğru adres değil. Nedenlerime gelelim:
Öncelikle Ayhan Koç yetenekli bir anlatıcı, ince düşünen bir yazar çok bariz. Olayları anlatış biçimi, betimlemeleri öylesine sarıp sarmalıyor ki insanı! Fakat yazar burada bütün hünerini ortaya koyarken kitabın düz bir adam tarafından yazılmış olmasına inanmak güç. Kitabın da anlatıcısı olan Sadık sık sık Fikret’in aksine kendisinin düz bir adam oluşundan, süslü laflardan, edebiyattan pek anlayamadığından dem vurmasına karşın kitapta kullanılan dil bu ön kabul olarak sunulan bilgi ile uymuyor. Haliyle kitabı Sadık gibi biri kaleme aldı ise üslup daha farklı olmalıydı, hiç değilse eskimiş kelime kullanımı bu kadar aşırı olmamalıydı. Örneğin kitapta yer yer Fikret’in kaleminden çıkma metinlere de rastlıyoruz ancak italik olarak belirtilmese bu kısmın başka biri tarafından yazıldığına inanmanın mümkünatı yok. Sadık ile Fikret’in de üslubu aynı!
Elbette taze bir yazar ve bir ilk romandan bahsediyoruz. Haliyle böylesine bir çaba içerisinde olması gayet anlaşılır, sonuçta rakip yazarların arasından bir şekilde sivrilmesi lazım. Elindeki konunun da çok ilgi çekici olmamasından mütevellit pek fazla seçeneği kalmıyor. Bu durumda yeteneğini sıradan bir adamın üslubuna ulaşmak uğruna törpülemek yerine basitçe kitabın anlatıcısını değiştirmek doğru bir tercih olurmuş. Böylelikle anlatılan ile gösterilen arasındaki uyumsuzluktan doğan bir yadsıma yaşamazdım okuyucu olarak. Tabii yazar da bu durumu kitabın sonlarına dek fark edip gayet eğreti duran bir bölüm ekleyerek duruma yersiz bir açıklama getirmiş ama sorunu kurtarmaya yetecek gibi değil. Benzer bir biçimde Zeynep'in hikayeye şeytanlaştırılarak dahil edilmesini de idrak edemedim.
Gelelim bir diğer ve daha önemli soruna. Yine ilk roman heyecanından olsa gerek yazar kitaba ne yapıp edip olabilecek her politik detayı boca etmiş. Sivas Katliamı’ndan Susurluk’a kadar. Allah’tan zamanı denk gelmemiş, yoksa bir şekilde konu George Floyd’un öldürülmesine de bağlanabilirdi. Bölüm sonu canavarını geçmek için bütün tuşlara basma çaresizliği gibi geldi bana bu ve aşırı rahatsız etti.
Yine benzer bir biçimde kitapta çok fazla sayıda karakter var, zaten bu bana bir romandan ziyade bu karakterlerin hikayelerinden oluşan derleme gibi hissettirdi. Her karakter gerçekten ilginç, öyküleri de bir o kadar sıra dışı fakat bir iki paragrafta özet geçilen bu yan öykülerin her birinden ayrı ayrı roman olurmuş. İşte en başta değindiğim akılda yer tutmama durumu da bu bolluktan kaynaklanıyor. Tabii bunu olumsuz bir yorum olarak değerlendirmek adil olmaz, yazarın tercihi. Ve kimi okur da böylesini daha çok sevebilir, şahsen ben pek tercih etmiyorum. Raskolnikov gibi Oblomov gibi az ama öz karakterlerin dünyasında boğulurken bu deneyim haliyle daha iz bırakıcı oluyor diye düşünüyorum.
Yazarın diğer kitaplarını - henüz yazılmamış olanlar da dahil olmak üzere - merak ediyorum. Daha iyi materyallerle kendisinin bir başyapıt ortaya çıkarması şaşırtıcı olmayacaktır.
Dipnot: Belediye çukuruna düşerken Orhan Veli Kanık’ın teknik olarak son sözlerini söylemesi mümkün değil. Zira kendisi iki gün sonra İstanbul’da vefat etmiştir ve dolayısıyla eminim bu süreçte konuşma fırsatı bulmuştur.
Mükemmeldi…Yakın geçmişte yaşadığımız ama genelde basından takip ettiğimiz ülke problemleri, o kadar güzel bir şekilde olaylara serpiştirilmiş ki…Mezhep farklılıkları, faili meçhuller, değer yargıları, inanç sömürüsü, yozlaşma ve lince eğilimli insanlar,… Ama tüm bu olumsuz kavramların yanında sadakat, arkadaşlık, saygı, hoşgörü, felsefe gibi güzellikler var. Aslında tam da hayat gibi. Yazarın dili çok akıcı, bir sayfasında bile sıkılmadım.Resmen bitmesini istemedim. Uzun süredir okuduğum en etkileyici romandı, şiddetle tavsiye ederim.
Son yıllarda okuduğum en iyi romanlardan. Geç olsa da yazarla tanışma kitabım oldu Sırlıçeşme. İncelikle tasarlanmış, masalsı, sürükleyici. Anlatımı, dili, hikayesi, kurgusu ile okuru en başından sarıp sarmalıyor.
Kitabın ağzı tadımda kaldı :) Anlatımı kurgusu baya güzel. Bitirdikten sonra nasılsa unuturum ben bir kaç seneye gene okuyayım bunu diye işaret koydum (okuduğum kitabı okumak pek huyum değildir oysa)
Çocuk kitabı gibi yazılmış bir romanımsı. Geçmişteki her siyasi olaya bir gönderme yapayım telaşıyla yazılmış. Bu kadar didaktik öğe bir romana çok fazla bence.