Yeniköy’de Bir Yalı, Baston ailesinin iki kuşağının biraz tirajik, biraz trajikomik, naif öyküsü. Hikâyelerindeki başarısını romana taşıyan Zeynep Rade, bu kez kolay kolay unutulmayacak karakterleri ve ustalıkla örülmüş kurgusuyla klasikleşmeye aday bir eserle çıkıyor karşımıza.
Tabii ki Oğlak Yayınları’nda...
1913 senesinin ilkbaharında Halit Paşa ve ailesi yalılarına yerleştiler. O vakitler yalı renklerinin anlamları vardı. Müslüman-ların yalılarını kızıl veya kırmızıya, gayrimüslimlerinse sarı, bej ya da kahverengiye boyaması makbuldü. Halit Paşa bu hususun farkına yalıyı aldıktan sonra varmıştı. Kendisi bir devlet memuru olarak elbet evini kırmızıya boyamalıydı ama ya maliyeti? Paracıklarının daha ilk günden kuş olup uçacağını düşündükçe sıtma tutmuşçasına üzerine bir üşüme geliyor, zangır zangır titriyordu. Teferruatlı hesaplardan sonra pek münasip bir neticeye vardı! Yalı beyazdı ya, işte bu sebepten ona milliyetçiliğinin sembolü bir isim koyacaktı. Çok düşünmeden Bâb-ı Âli’deki tabelacının yolunu tuttu. Tabelacı işini bitirip teslim ettiğinde, iki kalın camın arasına yazılan yazı caddenin karşısından okunuyordu. Allaturca.
1974 İstanbul doğumlu. İşletme eğitiminden sonra Karşılaştırmalı Edebiyat dalında lisans üstü eğitimini tamamladı. Tezini, İngiliz ve Türk Polisiyesinde Yardımcı Dedektifler (orijinal başlık: Detective Associates in Turkish and British Crime Fiction) üzerine yazdı. Oyunları TRT Radyo’da yayımlandı. Öykü ve makaleleri Cin Ayşe fanzin, Bugünden Edebiyat, Sözcükler, Amargi, Kitapçı ve Lacivert dergilerinde çıktı. 2015’den beri Fransa- İsviçre sınırında bir dağ köyünde yaşıyor ve Cenevre Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde doktora çalışmalarına devam ediyor.
Radyoda Zeynep Rade’nin sohbetini dinleyince kitabı okumak istemiştim. Kadıköy sahaf festivalinde ilk baktığım tezgahta birden karşıma çıkıverince mutlu mesut alıp merakla hemen okudum. Ölüm olayına kadar kitap sıkış tepiş , konular ordan burdan taşmıştı. Sonrasında ölünün arkadasından olan bitenle kitap biraz ferahladı(!). Kitabın son sayfasına gelince okur olarak kurguda da olsa adaletin ışığını bile görememek beni yaşadığımız hayat gibi yıldırdı. Hikayenin anlatıcısı - belli Boğaziçi tutkunu- ne kadar hınç doluydu ki bütün hırsını Boğaziçi’ne sonradan gelenlerden çıkartırken kadının sırtına bir de kambur koymayı ihmal etmedi. Yuh olsun! Neden yuh olsun? Sen tek başına, hangi imtiyazlarla olursa olsun Boğaz’a en yakın yerden hem de sadece kendi penceremden bakacağım diye diye yalıları konakları dik sonra sırta bir de kambur koy, insaf be! Kahrolsun tüm imtiyazlar ve sahipleri!
Kitabı elimden bırakamadım. İncelikli, güzel bir anlatımı var. Son elli sayfa biraz hızlandırılmış gibi geldi ama yine de güzeldi. Sonucu biraz da okura bırakması çok hoşuma gitti. Hala düşünüyorum üzerinde