This major four-volume project, is a comprehensive account of the great revolutions that swept over Europe and America during the past three centuries. Throughout, the emphasis is on the popular movements that propelled the great revolutions to radical peaks, the little-known leaders who spoke for the people, and the liberatory social forse to which the revolutions gave rise. The four volumes of The Third Revolution form a dramatic ensemble that encompasses the hopes and social conflicts of past eras, as well as prospects for the coming century. This final volume focuses on the revolutions that took place in Germany and Spain in the early 1900s.
Murray Bookchin was an American libertarian socialist author, orator, and philosopher. A pioneer in the ecology movement, Bookchin was the founder of the social ecology movement within anarchist, libertarian socialist and ecological thought. He was the author of two dozen books on politics, philosophy, history, and urban affairs as well as ecology. In the late 1990s he became disenchanted with the strategy of political Anarchism and founded his own libertarian socialist ideology called Communalism.
Bookchin was an anti-capitalist and vocal advocate of the decentralisation of society along ecological and democratic lines. His writings on libertarian municipalism, a theory of face-to-face, assembly democracy, had an influence on the Green movement and anti-capitalist direct action groups such as Reclaim the Streets.
With the examination of the Spartacus uprising in Germany of 1919, and the Spanish Revolution of 1936, Murray Bookchin concludes the series on libertarian revolutions of the European tradition. There are many conclusions one could draw from this fascinating account, but I will be focusing on only two: 1) there is no one prescription for revolution, and when blindly trying to apply it (like the Bolsheviks tried it to all other countries outside Russia), you fail. 2) imbuing the masses with a quasi-mystical ability to transform society spontaneous leads to poor decisions that can ruin a revolutionary movement.
This volume contains probably some of the harshest critique of the CNT/FAI movement, without it being against it. It is an honest examination of the last embers of revolutionary fire that Europe has seen: "The Spanish Revolution was the last time history posed the possibility of a third revolution. For that reason alone it became the zenith of the revolutionary process and thereby revealed both the limits and the possibilities of three centuries of revolutionary history." (p. 259)
The revolutionary road is tumultuous, filled with sorrow, disappointment, and failure; and I can recommend no better books than Murray Bookchin's "The Third Revolution" series to guide the reader through it.
Bookchin, The Third Revolution’in dördüncü cildinde devrimler tarihinin son büyük kırılmalarına yaklaşır: 1918–1919 Alman Devrimi ve 1936–1939 arasında İspanya İç Savaşı içinde gelişen İspanyol Devrimi. Alman Devrimi’nde Bookchin’in dikkatini çeken şey yalnızca monarşinin çöküşü değil, işçi ve asker konseyleriyle birlikte ortaya çıkan taban demokrasisi potansiyelidir. I. Dünya Savaşı sonrası oluşan konseyler, halkın doğrudan siyasal alan kurduğu kısa ama yoğun bir moment yaratır. Ancak bu enerji, Almanya Sosyal Demokrat Partisi tarafından parlamenter devlet yapısına yönlendirilerek absorbe edilir; böylece devrim, toplumsal yaratıcılığını kaybederek devlet mantığı içinde eritilir. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in öldürülmesi bu bastırmanın simgesel kırılma noktalarından biridir.
Alman Devrimi’nin bu şekilde sona erişi, aynı zamanda ileride Adolf Hitler Almanyası’na ve faşizme uzanan yolun da siyasal zeminini hazırlayan tarihsel bir kırılma olarak okuyabiliriz. Ayrıca Almanya örneğinde işçi sınıfının konumu da Rusya’dan farklıdır: endüstrileşme ve görece kazanılmış sosyal haklar, 1917 Rus Devrimi öncesindeki derin sefaletin aksine daha parçalı ve daha az “yıkıcı kopuş” talebi üretir. Bu nedenle Lenin’in Almanya’da beklediği devrimci sıçrama, toplumsal gerçeklikle tam örtüşmez.
İspanya’da ise süreç 1931’de monarşinin çökmesiyle başlar ve İspanya İkinci Cumhuriyeti ilan edilir. Bu geçiş başlangıçta demokratik bir açılım yaratmış olsa da, derin sosyal ve ekonomik sorunları çözmede yetersiz kalır. Bu başarısızlık, özellikle işçi hareketleri içinde radikalleşmeyi ve UGT’in kitlesel katılımını ve devrimci beklentilerin büyümesini güçlendirir. 1936’da Francisco Franco’nun darbesiyle başlayan İspanya İç Savaşı, yalnızca askeri bir çatışma değil, aynı zamanda toplumsal örgütlenme biçimlerinin de yeniden kurulduğu bir devrim alanına dönüşür.
Bu süreçte üç temel işçi örgütlenmesi belirleyicidir: CNT (Confederación Nacional del Trabajo – Ulusal Emek Konfederasyonu, 1910; anarşist-sendikalist çizgide, doğrudan eylem ve taban demokrasisi savunur) FAI (Federación Anarquista Ibérica – İberya Anarşist Federasyonu, 1927; CNT içinde devrimci anarşist çekirdek yapı) UGT (Unión General de Trabajadores – Genel İşçi Sendikası, 1888; sosyalist-sendikal çizgide, PSOE ile bağlantılı, daha merkezi ve temsilci yapı)
CNT ve FAI etrafında şekillenen anarşist gelenek, yalnızca bir sendikal hareket değil, yaşamın kolektif yeniden örgütlenmesini savunan bir siyasal kültür üretir. UGT ise daha klasik sosyalist-sendikal çizgide, devletle daha uyumlu ve temsilci bir işçi hareketi olarak bu tablo içinde yer alır. Bu farklı örgütlenme biçimleri, İspanya’daki işçi hareketinin hem yatay-devrimci hem de merkezi-sosyalist iki ayrı damar üzerinden ilerlediğini gösterir.
İspanyol Devrimi’nin en güçlü yanı, anarşizmin yalnızca bir ideoloji değil, gündelik yaşamı yeniden kuran bir pratik olarak ortaya çıkmasıdır. Fabrikaların kolektifleştirilmesi, köy komünlerinin kurulması ve karar alma süreçlerinin yatay biçimde örgütlenmesi, Bookchin’in “yaşayan anarşizm” dediği şeyi somutlaştırır. CNT ve FAI etrafında gelişen bu deneyim, “federasyon” fikri üzerinden merkezi bir devlet yerine yerel özyönetimlerin ağlar halinde birleşmesini savunur; bu da bugün İspanya’daki özellikle Katalonya ve Bask bölgesindeki özerklik tartışmalarının tarihsel olarak çok daha derin bir arka planı olduğunu gösterir. Bu nedenle İspanyol Devrimi, yalnızca 1936–1939 arasına sıkışmış bir olay değil, 1931’den itibaren başlayan Cumhuriyet deneyimiyle birlikte düşünüldüğünde, yaklaşık bir yüzyıla yayılan taban örgütlenmesi ve özyönetim geleneğinin en yoğun kırılma anıdır.
Bu iki devrimi birlikte düşündüğümüzde Bookchin’in tarih anlayışı daha net görünür hale gelir. Onun için devrim, yalnızca iktidarın el değiştirmesi değil; insanların kısa süreliğine de olsa kendi yaşamlarını doğrudan örgütleyebildikleri tarihsel anların ortaya çıkmasıdır. Hem Almanya’da konseyler hem de İspanya’da kolektifler, merkezi devletin dışında alternatif bir siyasal yaşam ihtimalini görünür kılar. Ancak her iki deneyimde de devlet, parti siyaseti ve merkezileşme eğilimi bu taban enerjisini bastırır. Bookchin’in devrimlere duyduğu ilgi tam da burada yatar: başarısız olmuş olsalar bile bu deneyimler, insanların hiyerarşi dışında örgütlenebileceğine dair tarihsel kanıtlar taşır.
Bu cilt de bu nedenle tekrar tekrar okunabilecek kadar yoğun, çok katmanlı ve ayrıntı bakımından son derece zengin bir derleme niteliği taşıyor.