Kulağımıza hep bir yerlerden çalınır: Derler ki, İstanbul sadece bir şehir değildir. İstanbul'un uzağında olan için bu sözün pek bir anlamı olmayabilir. Fakat şehrin içinde yaşayan, bir ara konaklayan veya şöyle kıyısından geçip gidenler için bile İstanbul artık başka bir anlam kazanmaya başlar.
Ancak bu şehri İstanbul yapan asıl unsurlardan biri de sinesinde barındırdığı martılar, güvercinler, köpekler, kediler ve cümle sokak hayvanları değil midir? İstanbul asıl rengini, sesini, kokusunu ve güzelliğini bu canlılarla birlikte kazanmıyor mu? Ve hal böyleyken, şehrin esas "sakinleri" de bizler değil aslında onlar olmuyor mu?
Bu kitapta, İstanbul'da yaşayan, bir zamanlar buraya yolu düşmüş olan, bu şehri özleyen herkesin kendi hayatından bir şeyler bulacağı metinler yer alıyor. 18 yazarın, kitabın temasını odağa alarak yazdıkları öykü ve anlatılar ilk kez okurun beğenisine sunuluyor. Üstelik sadece İstanbul değil, bu sefer odakta şehri onlarla paylaştığımız, şehirle adeta özdeşleşmiş martılar, güvercinler, kediler ve köpekler de yazarların anlatılarına eşlik ediyor, onları derinleştiriyor ve daha da anlamlı hale getiriyor. Ve böylece, Şehr-i İstanbul hepimizi bir kez daha yamacına topluyor.
İstanbul'un gerçek sahiplerinin sesine kulak vermemizi sağlıyor kitaptaki öyküler. Kolektif çalışmaları, aynı tema üzerinden değişik bakış açılarını yakalamak adına zihin açıcı ve eğlenceli buluyorum ben. Hayvanların sevimli dünyasını gülümseyerek, insanların acımasız dünyalarına maruz kalıp incidiklerine şahit oldukça içim burkularak okudum İstanbul'un Sakinleri'ndeki öyküleri. Kedi, köpek, güvercin, karga ve martı üzerinden İstanbul'un sokaklarında dolaştım.
"Hayvan neydi, insan ne? Bunları birbirinden ayıran bir çizgi mi vardı? Hayvanlardan üstün müydük? Niye üstündük ki? Biz de aslında bur hayvan değil miydik? Onlardan farklıyız, düşünebiliyoruz filan, ama sonuçta memeli hayvanlar sınıfında yer almıyor muyuz? O zaman her şeyi belirleme, dünyayı yönetme, acımasızca yok etme hakkını bize kim verdi? Diğer bütün hayvan cinslerini giderek yok eden insan, uygar mı sayılacak şimdi?" (s.102)
Güzel bir fikirle hazırlanmış (özellikle hayvanseverlerin hoşuna gidecek) acı tatlı bir öykü derlemesi. Çoğumuzun bildiği, tanık olduğu ve genellikle kabullendiği olaylara, bazen insan bazen de hayvan perspektifinden yer veren bu derleme biraz hüzünlendirdi doğrusu.
Edebi açıdan bakıldığında ise, derleme olması nedeniyle çok güzel hikayelerin yanı sıra pek de bir olayı olmayan metinleri de okumak durumunda kalıyorsunuz (ama yine de okumaya değer olduğunu düşünüyorum). Derleme içerisinde en beğendiğim öyküler, Mehmet Güreli, Mario Levi, Fuat Sevimay, Mevsim Yenice ve Ömür İklim Demir tarafından yazılanlar oldu.
Kapağı sizce de muhteşem değil mi? Ben kapağının güzelliğine aldandım, konusu hoşuma gidince de aldım. İçini biraz karıştırdım, dili nasıl diye bir göz gezdirdim. Tamam ya severim ben bunu, dedim ve kitap biraz ilerleyince yanıldım. Kitap kötü değildi ama bunun yanında iyi de değildi. Beklentilerimi artırdı kapak doğrusunu söylemem gerekirse ama en fazla 5 öykü hoşuma gitti maalesef. Yine de akıcı ve hızlıca okunup bitebilecek (sınav dönemlerinde okunabilir) bir kitap.
Sanırım buradaki yazarlara; şöyle İstanbul martı kedi köpek geçen bir şeylerin var mı abi/ abla demişler. Yoksa da çiziktiriver şahane(?) bir proje var kafamda deyip başlamışlar yola. Yoksa (en azından birkaçının) bu kadar kötü/amatör, karalama/müsvedde yazılarını (çoğu öykü bile değil zaten “anlatı” imiş onlar da) okuyacağım hiç aklıma gelmezdi. Hele Haydar Ergülen nedir o ya? İlkokul’da kedi konulu kompozisyon gibi. İçindeki o pek “şakacı” alt metinleri sayarsak hadi lise diyelim. Bir de o buraya kadar gelen buram buram didaktik hatta diktatoryal anlatım. Pardon pardon anlatı. Tanrı adına bile konuşuyor yani. Varın gerisini siz hesap edin. Bazı Hayvanseverlerin (ki onlar değil hayvanları kendilerini bile sevmiyorlar bence) iyice kayışı koparıp faşizme varan hareketleri de “anlatı”sında saklı. Alt metin de pekâlâ iyiymiş aslında :) Yine en iyisi sanırım tam bir “umut vaad eden” anı/ öykü ile Mehmet Said Aydın’dan gelmiş. Bence hiç başlamayın. Hele de olsun yine de hepsini bitirmem lazım kafası varsa, böyle hem yazar hem okumaya devam edersiniz sonra. Arka Kapak hele tam bir aldatmaca. “Derinleştiriyor” diyor, bence çukur kazıp hepimizi içine gömüyor.
İstanbul'un sahibi ve esas sakini küçük dostlarımızı çok sevgili kalemlerden şahane öykülerle okumak ister misiniz, buyrunuz!
Hiç ayıramayacağım hepsi birbirinden güzel birbirinden farklı öyküler... Bi kahve içiminize eşlik edecek, ruhunuza iyi gelecek, içinizi sıcacık bir duygu ile kaplayacak harika öyküler...
Yopun okumalara ara vermiş, bu ara okumayamıyorum, işler güçler yoğun, dersler sınavlar fazla, azıcık rahat rahat okuma yapayım derseniz, tam da böyle sanki taze fırından çıkmış kek gibi mutluluk verecek bir kitap.
Birbirinden özel, güzel ve değerli yazarları biraraya toplayan @tugceisiyel e yürekten teşekkürü bir borç biliyorum...
Öykü severler için gerçek bir hazine ve herkese benden ısrarla tavsiye...
stanbul’un Sakinleri Tuğçe Isıyel tarafından 2017 yılında derlenmiş bir öykü kitabı. Timaş Yayınları tarafından basılmış. Tuğçe Isıyel’in önsözünden kısa bir bölüm vermek istiyorum:
Orhan Veli’nin dediği gibi, “İstanbul’un orta yeri sinema”. Üstelik bu sinemada hiçbir film bir diğerinin aynısı olmuyor. Burada sürekli yeni öyküler kurgulanıp bizi içine çekiyor. Hiç sıkılmadan dahil oluyoruz bu öykülere. Bu öykülerin başkahramanları en fazla hayvanlar oluşturuyor desem abartmış olmam herhalde. Çünkü İstanbul’u martısız, kedisiz, köpeksiz, kargasız, güvercinsiz hayal etmek mümkün mü? Hiç sanmıyorum.
Kitapta öyküleri yer alan yazarlar: Şükrü Erbaş, Mehmet Güreli, Ethem Baran, Sevin Okyay, Mario Levi, Vecdi Çıracıoğlu, Ali Ayçil, Irmak Zileli, Haydar Ergülen, Mehmet Said Aydın, Fuat Sevimay, Gökhan Akçura, Melike İlgün, Ömer İzgeç, Emrah Bolat, Mevsim Yenice, Ömür İklim Demir, Pelin Buzluk. Hepsini de çok severim. Ancak yine de bu seçkideki öykülerle ilgili tamamen bireysel olarak bir ilk üç listesi yapsam: Ethem Baran, Fuat Sevimay, Mevsim Yenice öykülerini başa dizerdim. Zaten öykü derlemelerinin güzel tarafı da bu. Herkes kendi listesini oluşturabilir.
Orhan Veli’nin de dediği gibi, “İstanbul’un orta yeri sinema.”
“... Şehirlerin tarihiyle kişisel tarihlerimiz bir noktada iç içe geçiyor. ... Şehrin belleği, yaşantılarımızı birtakım köşe bucaklarda saklarken bazen de aynı şehir, yaşantılarımızı dipsiz unutuşlara sürüklüyor. Şehirlerin kurtuluşları, travmaları, korkuları, yabancılaşmaları bizden bağımsız gerçekleşmiyor.
İstanbul son yıllarda çok yorgun düştü. Onun gölgesinde yaşayan her canlı gibi...”
Yaşarken bunalıp çıkmak istediğimi sandığım ve çıkıp gittiğimde nasıl da yanıldığımı anladığım, bir gün hatırladığım haline geri dönmeyi hayal ettiğim şehir... İstanbul. Sokaklarında gezdim şehrin asıl sahiplerini okurken,nasıl da özlemişim. Melike İlgün, Ömer İzgeç, Mevsim Yenice, Emrah Polat okumalıyım mutlaka diyerek not ettim. Ömür İklim Demir okumayı nasıl özlediğimi farkettim.
Bazı yazarların öyküleriyle, bazılarının anılarıyla katkı sunduğu kolektif bir kitap. Bazı öyküler çok etkileyiciydi, ama anlatılanların hepsi de yürekte bir burukluk bırakıyor… İstanbul özelinde yeryüzünün gerçek sakinlerinin yaşam alanlarını talan eden insanoğlunun kibri insan olanın içini sızlatıyor…