What do you think?
Rate this book


372 pages, Paperback
First published February 1, 2018
90’lı yılların başında İstanbul’da bir mahkemede yaşanan konuşma şudur: Baba diyor ki, ‘Hâkim bey, bahçenize diktiğiniz ağacın ilk meyvesini başkasına verir misiniz?’
Ensest toplumun her kesiminde çok yaygın. Beni asıl dumura uğratan durum ensestin Batı ülkelerinin birçoğunda ve Türkiye'de de suç teşkil etmemesi oldu. Biraz google araştırmasıyla bunun doğru olduğunu gördüm. Eğer karşılıklı rıza varsa enseste müsaade ediliyor oluşu, eşcinselliğe gösterilen tepki düşünüldüğünde çok anlamsız. Ceza kapsamında değerlendirilmesinin sebebi taciz ve tecavüzle birlikte ve özellikle de 18 yaş altına yönelik oluşudur. Yani ülkemizdeki ensest anlayışı çoğu zaman pedofili ve tecavüzle birliktedir. Her kesimde çok yaygın olduğu kitapta da sürekli dile getirilmiş:
“.. Eğitimsizlik argümanı geçerli değil mesela. Her kesimden insanın yapabildiğini olaylarla gördük. Sosyoekonomik durum da önemli değil, daha çok alt gelir seviyesinde olur demek de çok yanlış, onu öğrendik. Etnik ve mezhepsel grubun üzerine ihale edilemez, onu öğrendik…/…Ensesti her kültür seviyesinde gördüm. Annenin neredeyse çocuğu babaya sunacak denli yoldan çıkmış olduğunu da biliyorum. Hukukçu bir babanın çocuğuna yaptığı tecavüzü de, doktor annenin olduğu vakaları da biliyorum…”
Hastalıklı ve yanlış olan toplumsal etik normları da ensestin önünü açan nedenlerden:
”...Çocukların hangi odalarda yattıkları da çok önemli. Mesela doğuda kış vakti, tek göz odada yaşıyor insanlar. Oğlan 17 yaşında, kız kardeşi 12 yaşında ve 17 yaşındaki çocuk ıslak rüyalar görüyor, hayal ediyor, yani artık cinselliği uyanmış. Ayrıca bir de tabudur, kızlara dokunulmaz, kız arkadaşın olamaz vs. O zaman da en yakınında kim var; 12 yaşında kız kardeşi var…”
Ensest mağduru çocuklarının ifadelerinin uzman kişiler tarafından alınması hayati önem taşıyor. Pedagojiden zerre haberi olmayan savcı ve polisler çocuklara saçma sapan sorular sorup işi iyice zorlaştırıyorlar:
“... Büyükşehirlerde ‘Çocuk İzlem Merkezleri’ olan ÇİM’ler var ve çocuklar ifade verirken avukat ve savcıyı görmüyor. Psikolog oluyor, keşke psikiyatrist de olsa. Fakat psikiyatrist bolluğu olmadığından sosyal çalışmacı ve psikolog oluyor. İlçelerde ise direkt savcı alıyor ifadeyi, bu korkunç bir şey. Bir şey yapılmalı ilçelerdeki durumlar için. Çocuklar alınıp büyükşehirlerdeki ÇİM’lere götürülebilir…”
Devletin çocukları koruyabilmek için yeterli kaynakları olmadığı (!) için çocuklar onları koruyabilen bir aile içinde kalmalı:
“...Ensest bile olsa aileyi önce iyice tanıyıp, akrabalar dahil, hepsiyle toplantı yapıp güçlü yanlarının neler olduğunu görüp, bu çocuğu bu ailede kim koruyabilirse ona kafa yorup ailenin içinde tutmak gerektiğini düşünüyorum. Niçin böyle düşünüyorsunuz? Fettahoğlu: Çünkü devlet korumuyor. özatalay: Devleti suçlamak anlamında söylemiyorum ama koruyamıyor. Bu çok kolay bir şey değil. Babaanne, dede, hala, dayı kim varsa ailede aklı başında, bu çocuğun sorumluluğunu verip düzenli olarak da denetleyebileceğimiz bir ortam yarattıktan ve çocuğu cinsel anlamda rahatsız edeni de cezalandırıldıktan sonra o çocuk ailenin içinde kalabilmeli. Bence yapılması gereken bu. Aynca, tekrarlayan muayeneler de çocukları travmatize ediyor maalesef…”
Türkiye’deki sevgi kavramının sakat oluşunu da dikkate almak gerekiyor:
”...Türkiye’de sevgi kavramı gelenek göreneklerimizde dokunma üzerine geliştiğinden maalesef istismara çok açığız. Mesela İngiltere'de bir deney yapılıyor; sokakta, 4-5 yaşlarında bir erkek çocuğunu sokağın köşesine bırakıyorlar ve insanlar ne yapacak diye izliyorlar. Biliyor musunuz, kimse çocuğa dokunmuyor. Sadece eğiliyorlar ve “Sana nasıl yardım edebiliriz, kayıp mı oldun, evin nerede, polis çağıralım mı?” diyorlar, bu kadar. Bizde olsa çocuk kucaklara alınır, yavrum benim falan denir. Acayip kültür farkı var bizde bununla ilgili…”
Ensest suçu işlemiş kişilerin teşhiri ve bilinirliği çok önemlidir:
“...Amerika’da bu suçtan mahkûm olup çıkan kişinin oturduğu ev biliniyor, hangi sokakta olduğu ve hangi suçu işlediği de yazıyor sistemde. Keşke Türkiye’de de olsa diyorum. Daha enteresanı var. Amerika’da bir ev tuttuğunuzda 5 km yarıçapındaki her evi dolaşıp imza karşılığı istismarcı olduğunuzu, bu konuda ceza aldığınızı tebliğ etmek zorundasınız. Hangi eyaletteydi hatırlamıyorum. Bu nedenle çoğunlukla gidip tek başlarına çölde, karavanda yaşıyorlar. Çünkü belirli bir süre sonra sosyal hayattan tamamen dışlanıyorlar. Bizim temel problemimiz bu, istismarcılar sosyal hayattan dışlanmıyor. Mesela adliyeye intikal etti, adam sadece ilk celseye katılıyor ondan sonra avukatı devam ediyor. Zaten kimse bilmiyor, ya da bilenlerin sayısı 10-15’tir..”
İşin dinsel boyutuna gelirsek Ahzab 50. ayette belirtilen amca, hala, dayı ve teyze kızlarıyla evlenmenin helal olduğuna ilişkin hüküm Türk toplumunda az çok kabul görmüştür. Zira bizim toplumumuzda beş evlilikten biri akraba evliliğidir:
”...Evet, İslam fıkhında yakın akraba evliliği caizdir. Hz. Peygamber ile Zeyneb bint Cahş’m evliliği yakın akraba evliliğidir. Daha açıkçası, Zeyneb Hz. Peygamberin halası Ümeyme bint Abdülmuttalib’in kızıdır. Hz. Fatıma ile Hz. Ali’nin evliliği de yine yakın akraba evliliğidir. Çünkü Hz. Ali, Hz. Peygamberin amcasının oğludur…”
Sonuç olarak kitaptan aldığım şu metni burada paylaşmak istiyorum:
”...Bugüne kadar insanoğlunun dünyada ve uzayda tanık olduğu en muhteşem, en karmaşık ve en gizemli şey, insan beyni. Beynimiz bir galaksi büyüklüğünde ve önümüzdeki yüzyılda cisimleri hareket ettirmekten bütün düşünceleri okuyabilmeye ve aklımızla interneti kullanmaya kadar birçok yarı-tanrısal işi beynimizle yapabileceğimizi söylüyor uzmanlar... Ama gelin görün ki, istediği kadar muhteşem olsun, atalarımızdan bize kalıt kalan, istenmeyen dürtülerimiz de beynimizde var olmaya devam edecek. Açlık, uyku, bağımlılık ve ne yazık ki cinsel saldırganlık ya da cinsel istismara insanoğlunu iten dürtüsellik gibi ... Beyin bu kadar bilinmez, bu kadar şahane ve bu kadar karmaşık olup kendine hayran bıraktırırken, bir taraftan kontrol altına alamadıkları da var mı? Beynimiz, aklımız, kontrol mekanizmamız dürtüler karşısında aciz kalabiliyor mu? Dürtüler bu noktaya geldiğinde beyin, hiçbir şey yapamıyor mu?...”