Yeni yıkanmış bahçenin kokusu yok artık. İri iri doğranmış domatesin zeytinyağına karışan kırmızı rengi de. Parmaklarından akarak yediğin, pembe beyaz gofret arasındaki kaymaklı dondurma da. Geride kaldı. Hayır, sen gittin. Biz gittik oralardan. Biz uzaklaştık… Çünkü… Büyüdük…
Çocukluk denilen yitik ülkeye yolculuk… Küçük kızların kahramanları… Kadın olma, kadın olarak hayatta kalma sınavları... Doğma Yavrum Dünya Çok Kalabalık’ta Armağan Portakal kısacık öykülerle koca koca romanların yapamadığını yapıyor… Hepimizin yüreklerine kök salmış hislere yeniden can veriyor…
Bu kitabı ilk olarak Sunay Akın'ın Instagram sayfasında bir öneri olarak görmüştüm. Şöyle diyordu kendisi: "Hani, Rodin der ya "Heykeller taşın içinde var, ben sadece fazlalıkları atıyorum." Kısa şiir ya da öykü yazmak da öyledir... Armağan Portakal öyküde başarmış bunu... "Doğma Yavrum Dünya Çok Kalabalık" kitabındaki her kısa öykü, akvaryumun içinde yüzen birer balina gibi... Türkçe'nin derinliğini sevenlere okumalarını öneriyorum."
Bunlar çok güçlü ifadelerdi ve kitabı hiç düşünmeden bir arkadaşıma ısmarladım (kendisi bana en az dört kitap alır, sağolsun, pek vefalı bir dosttur, buradan kendisini öpüyorum ama konumuz bu değil). Kitaba başlarken de çok büyük bir beklentinin içine girdiğimi farkettim, bunu kitap ilerledikçe daha iyi anladım. Bahsedilen derinliğe dalamadığımı farkettim çünkü belki de o derinlik, benim için boy verdiğim bir noktaydı. Dolayısıyla bu kitabı değerlendirirken zorluk çekiyorum.
Samimi bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yine de, çok hoş ve içten yazılmış kısa öykülerle dolu olmasına rağmen dil adına oldukça sıradan ve yenilikten uzak bulduğumu söyleyebilirim. Beni gerçekten etkileyen ve "Bunu hep ben de hissettim ama neden ben böyle yazamadım?" dedirtecek betimlemelerden uzaktı, bu nedenle çok etkilenmedim. Ama etkilenecek bir arkadaşımı biliyorum. Hemen kendisine önerip bir sonraki kitaba geçeceğim.
"Ben Gezi Parkı'nın merdivenlerine basamam, biz hiçbirimiz basamayız zaten diyor Ermeni. Gezi olaylarıyla alakası mı var, niye basamıyor? Hiçbiri niye basamıyor?
Gezi Parkı’nın olduğu yerde eskiden Ermeni Mezarlığı varmış, İstiklal Caddesi ve Taksim Meydanı oluşup büyümeye başladığında mezarlığın kaldırılmasına karar verilmiş. Denmiş ki herkes mezarını kaldırsın. Ölenlerin sağ kalanları, sağ kalanlardan parası olanlar taşımış yakınlarının mezarlarını. Kalan kalmış. Aslinda böyle basit değil! Kalan öylece kalmamış! Mezar taşları merdivenlere basamak yapılmış. Sıvası atan basamaklarda bir mermer ters dönmesin heIe... Ermeniler ondan basmaz Gezi Parkı basamaklarına…
Nasıl bir bütünün, nasıl parçalarıyız biz? Kırılmış, yeniden yapıştırılmış, toprak bir vazo gibi. Neresinden kesik, kırık olduğu her zaman belli olan. ‘’