Y kromozomunun yeryüzünden silinmiş olduğu, artık yalnızca kadınların yaşadığı bir dünya. Geçmişin siyasetinden, ekonomisinden, toplum yapısından, kültürel birikiminden, ilişki biçimlerinden nefret edilen bir dünya bu, çünkü hepsi erkek yapımı. Artık yeni kurallar var, çünkü eski insanlar yok.
Constantine, böyle bir dünyaya doğan bir erkek çocuk. Nasıl olduğu bilinmiyor. Onu kapılarının önünde bulup evlat edinen iki kadın, oğullarını tam bir kız gibi yetiştiriyor ve cinsiyetini herkesten –özellikle de devletten– gizlemeyi başarıyorsa da, bu yolun sonunun kısa sürede gelmesinden korkuyorlar.
Y, kadınlar ve erkekler üzerine, arada sıkışmalar ve geçişler üzerine, toplum üzerine, ama en çok da koca dünyada yapayalnız kalmak üzerine bir mücadele romanı.
Cem Akas (born 1968) is a Turkish novelist, who was born in Mannheim, Germany. He was educated in Turkey and the United States in Chemical Engineering (BSc), Political Science (MA) and Turkish History (PhD). He has worked for Yapi Kredi Publications, Istanbul, between 1992 and 2004. In 2004 he left YKY and formed his own publishing group: G Yayin Grubu.
Uzun yıllar sonra Cem Akaş'ın kitabını görünce raflarda, dayanamayıp aldım ve iki kısa günde okuyup bitirdim.
Yıllar yıllar önce Balığın Esir Düştüğü Yerde'yi okuduğumda hem ağzım açık kalmış, ayakta alkışlamıştım hem de kitabı bana verene bir kez daha hayran olmuştum.
Konusu oldukça dikkat çekici olan Y, bir distopya. Erkeklerin artık olmadığı bir dünyayı anlatıyor ve ne yalan söyleyeyim kulağa ilk duyuşta çok hoş geliyor. Erkekliğin kol gezdiği, oturuşumuzdan kalkışımıza, gülüşümüzden bakışımıza, yediğimiz meyveden verdiğimiz selama karışma hakkını kendinde gören; kavundan karpuzdan, çoluktan çocuğa, damacanadan rulmana yürüyen erk'ekten gına geldiği bir dönemde hani erkeksiz de fena olmazdı dediğim bir anda aldım elime. Beklediğim daha iyi bir dünya zaten değildi, ama bir rahatlamaydı en azından.
Eğer rüyalar aleminde yaşamıyorsak, pür kötülük addedilenin ortadan kalkmasıyla ortam yeşilçam filmlerine dönmüyor, biliyor olmalıyız.
Uzun lafın kısası, Cem Akaş basit olanı yapmamış, okuyucuya istediğini vermemiş. Fakat çok etkileyici olabilecek bir konu hızlı bir anlatımla heba edilmiş bana kalırsa. Milyon tane olayın 170 sayfaya sığması, karakter derinliğinin atlanması ve hızlı anlatım nedeniyle kopan bazı bağlantılar bana yok artık dedirtmiştir. Oysa yaşadığımız distopya olmayan bu gerçeklikte bile o kadar çok absürdlükle karşılaşıp olağanmış gibi yapıyoruz ki..
Anlatılan dünyanın pek matah olmadığını görmek için bu kadar olaya ihtiyaç yoktu aslında. Erkten kurtulan kadının, küllerinden bir Erk olarak doğması ve farklı olana yaşam hakkı tanımaması yeterince dramatik kanımca.
Yine de okuyun :)
"ama üstünlük anlatıları yalnızca kendini üstün görenleri değil, o üstünlüğe yakın olmak suretiyle yükselebileceğini düşünenleri de cezbeder, değil mi?"
Yazarın önceki kitaplarından hiçbirini daha önce okumadım. Cem Akaş, daha geçenlerde Can Yayınları yayın yönetmeni olmuş. Kitabın ismini ve konusunu ilginç bulduğum için almıştım ama kitabın ismi ve konunun gidişatı olmasa bile özü “Y - son erkek” adlı eski bir çizgi romanla gereğinden fazla benzer imiş. Tesadüf olabilir ama yine de okurun gözünde “adam, kitabı aparmış” izlenimi yaratma olasılığı büyük. Bunun dışında, ikinci bölüm ikinci tekil şahısla yazılmış, empati yapacağıma sinir yaptım. Yorucu olmuş. Son bölüm olan üçüncü bölüm ise röportaj havasında ve birden kimliği belirsiz bir muhabirin konuyu ele alması kitaba insanı iyice yabancılaştırıyor. Kısaca, güzelim hikâye harcanmış benim nazarımda.
Cem Akaş, çok uzun zamandır en sevdiğim yazarlardan biri. Y’yi de, heyecanla bekledim. Keyifle başladım okumaya. Bir kaç saat var zaten, başlamamla bitirmem arasında. Bir ütopya Y. Y kromozomunun olmadığı, sadece kadınların olduğu bir dünyada doğan Constantine’i konu ediyor. Üç bölümden oluşan kitabın ilk kısmı, Constantine’in annelerinden birinin ağzından anlatılıyor. Ama ütopya / distopyalarda pek rastlamadığımız bir biçimde, ben anlatıcı şeklinde. Sonra birden, Constantine anlatıcı oluyor. 1. bölümde kurduğumuz özdeşlik kırılıyor. Hikayenin içine tam girmişken yazar birden sen anlatıcıya dönüyor ve kitabın hızı da birden artıyor. Sen anlatıcı, edebiyatta nadir gördüğümüz, biraz da zor bir anlatıcı tipi, ama yazar çok ustaca kotarmış bu bölümü. 3. bölümde ise, Constantine’le yapılan kısa bir röportajı okuyoruz. Ben kitabı çok sevdim ve çok etkilendim. Konunun kendisinden, dilinden, işleniş biçiminden, göndermelerinden, hikayenin geçtiği yerlerden ve karakterlerden. Ve bitirdiğimde, Cem Akaş iyi ki var dedim. Yine yazsın. Hep yazsın!
İlginç bir konu ve yazım tekniği; 3 bölümde 3 farklı teknik kullanılmış. Ben tarzların farklı olmasını beğendim ayrıca kendisi de son bölümdeki röportajda bundan bahsediyor. Ütopya içinde ütopya olması da hoşuma gitti. Diğer yandan ütopyadaki dünyanın çok iyi kurgulanmadığı izlenimine kapıldım. Günlük hayata dair daha çok detay olabilirmiş, bazıları çok havada kalmış. Fakat en önemli tespitim erkeklerin olmadığı bu dünyada sanki hiçbir şey değişmemiş gibi. Kadınlar erkek şiddetinden nefret ediyor ama hikaye içinde anlaşıldığı kadarıyla kadınların bir kısmı baya baya erkek özellikleri gösteriyor. Bu bilerek mi yapılmış bilmiyorum ama bana kalırsa erkeksi özellikler yerine sadece kadınlardan oluşan bir dünyada daha farklı olmalıydı bazı şeyler. Kadın olmaktan gelen bazı arızalar olmalıydı mesela kadınların erkekleşmesi yerine. Bunu da yazarın erkek olması ve o bakış açısından sıyrılamamasına bağlıyorum, sonuçta bir Balzac değil Cem Akaş 😬
Y kromozomu artık yok. Erkeksiz bir dünyada, kadınların sözü geçiyor artık. Yuva kuruyorlar, devletleri yönetiyorlar, gönüllülük saatleriyle her alanda var oluyorlar. Kabul edelim pek çoğumuz bunu düşledi. ‘peki ya erkekler olmasaydı?’ diye sorduk kendimize. Şiddet ortadan kalkar mıydı? Ya kadınların maruz kaldığı tahakkümler? Bir ütopya mı bu? Hayır. İnanın bana değil. . Cem Akaş, bir çiftin kapısına bırakılan dünya üzerindeki son erkek bebeği anlatıyor. İki kadın şaşırıp kalıyor elbet.. Yüz yılı aşkın bir süredir, erkek yok çünkü. Ama o daha bir bebek. Ona sarılıyorlar. Başlarına gelebilecek her şeyin bilincindeler. Korkuyorlar. Hem de çok. . Kadın-erkek olmaktan bağımsız pek çok değişken var. İnsan olmak! Aynada erkek görünebilir ancak sen kadın olabilirsin, veyahut tam tersi. Erkeksin ve bir erkeği sevebilirsin veyahut tam tersi. Dünyanın içinde taşıdığı acı cinsiyetler üstü. Cem Akaş kısa kurgusunda bunu anlatıyor bir yandan. Bir cinsiyete, bir tarihe, bir millete düşman olmakla başlıyor kördüğümler. Açmaya çalıştıkça daha da dolanıyor birbirine. Önce varlığına dayanamaz oluyorsunuz, ‘erkek mi, öldürün onu!’. Sonra onun ellerinin değdiği her şeyi silmek istiyorsunuz. Erkeklerin yazdığı kitapları, bestelediği müzikleri, renklerini.. Ve siz eleştirdiğiniz, tahammül edemediğiniz şeye dönüşüyorsunuz. Bir çocuğu öldürmeyi isteyecek kadar gözünüz dönüyor. Ne yapmalı? Susmalı ve kabul mu etmeli.. Hayır. Aksine konuşmalı, anlatmalı, değişmeli ve değiştirmeli, dönüştürmeli.. Ellerinizde kan lekeleriyle değil, kalemle, ışıkla. . Üç aşamalı bir kitap Y. Üç aşamayı da, üç anlatım tarzının olmasını da sevdim. Ve tabii ki düşündürmesini. Sonundaki beklediğimiz ama konduramadığımız sürprizi.. Ancak.. Karakterlerinin, konunun sağlamlığına rağmen hızı fazlaydı. Geçişler göz açıp kapayıncaya kadar oluyor, boşluklar büyüyor, tam alışırken elimizden alınıyor karakterler. Mantık hataları değil bahsettiğim, siliklik. Konuyu çok severseniz konunun içinde olmak istersiniz hani. . Öyle bir şey.. Yazarın diğer eserlerini okumayı isteyecek kadar sevdim elbet* . Kapak tasarımı Utku Lomlu çalışması🍃
kurgusu itibariyle muthis heyecanla yukselerek heyecanlanarak aldigim ve okudum.
ancak!
kitap uc bolumden olusuyor. ilk kisim birinci tekil sahsin agzindan. ancak ikinci kisimdaki “duseceksin, olacaksin, gideceksin” vs seklinde yazilmis sen anlatici benim kitaba olan konsantrasyonumu dusurdu, hizimi kesti, hatta ne yazik ki okuma zevkimi dusurdu. keske tanri anlatici olsaydi diye istedim.
ama genelinde keyifli bir okuma oldu. insanoglu kendi cehennemini oyle veya boyle yine kendisi yaratacak kusku yok!
“erkek kibri demistik ya, insanligin tamaminda gorulen bir sey bu, bizim hikayemiz hep en onemli hikaye oluyor, oysa baskalarinin buyuk hikayesinin son derece onemsiz figuranlari da olabiliriz, senaryoda repligimiz bile olmayabilir. erkeklerdi, kadinlardi diye helak okurken, bizimle muhatap olmaya tenezzul bile etmeyecek varliklarin olma olasiligini hatirlamak bence onemli.”
Normalde sevdiğim yazar Cem Akaş. Lakin bu roman tam bir hayal kırıklığı oldu. Tek iyi tarafı, derin tahlillere, sorgulamalara imkan tanıyan konusu olabilirdi ki onu da heba etmiş. Kadınlık ve erkeklik olgusuna dair bir tane dişe dokunur inceleme yok. Karakter diye bir şey yok. Hepsi kukla. Kurgunun içinde olmayacak işleri ışık hızında sebebsiz yere yapıyorlar. Tıpkı kötü Yeşilçam filmleri gibi. “Araba çarptı kör oldum, sevdiğimi gördüm gözüm açıldı” formatı bütün romanı kaplayıp boğmuş. Kurgu nerdeyse hiç yok, olan da karikatürleşmiş. Arog veya Gora gibi. Sadece hayal kırıklığı değil hissettiğim, çok da kızgınım. Bu kadar rahat bir şekilde bu kadar sığ, bir romanın en temel özelliklerini barındırmayan bir metin nasıl yazılır ve basılır. Son kısımda Ursula Le Guin’e bir gönderme var. Geçen yıl öldü Ursula, kemikleri sızlıyordur. Le Guin’in kaleminden bu konu ne güzel işlenirdi, ya da Dostoyevski derinliğinde kadın-erkek insan analizleri. Yazık olmuş.
I did not like the book. Very poor fiction, superficial, characters are like a caricature or stick man. It does not possess basics of a novel. Total disappointment.
Başı çok güzel giderken.. Ortalara doğru sıkmaya başlayan.. Bitirmekte zorlandığım bir kitap oldu.. Erkeklerin bir hastalık nedeniyle nesli tükenenler arasına girdiği bir hikaye.. Kadınlara karşı erkeklerden beklenen empatiyi de ince ince işlemiş.. Kadına bakışın değerlendirildiği bir eser..
Açıkçası tam olarak ne çıkarımlar yapmam gerektiğini bilmiyorum. Yazarın okuduğum ilk kitabı olmasından dolayı belki de stiline pek alışık değilim. O yüzden bu düşüncelerde de olabilir. Kitap üç bölümden oluşuyor. Prolog kısmında çok merak edip okumaya devam ettim. Daha sonraki iki bölümünde ise farklı bir anlatış tarzına geçilmiş. Konusunun ilginçliği son iki bölümde kaybolmuş gibi geldi bana okurken.
Y: The Last Man çizgi romanının varlığı, konunun özgünlüğü konusunda şüphe oluştursa da yazarın olay örgüsünü tasarlayışı ve anlatımı keyifli bir okuma sunuyor.
Cok cesitliligin onemini guzel vurgulayan. Cinsiyet fanatizminin her türlüsünü eleştiren enteresan bir distopya. Surukleyici ve enteresan bir konu. Kitabin sonunu begenmedim sanki yazar sikilmis da bir cirpida bitirmek istermiscesine yazmis.
Ben çok güzel bir kitap bitirdim ve bu kitapla bu kadar geç tanışmamın sebebi, kitap ile ilgili duyduğum olumsuz yorumlardı malesef. Keşke dinlemeseymişim. Hem konusu hem yazım tekniği beni büyüledi.
Bir distopik roman diyebiliriz sanırım. Erkek olmanın suç olduğu bir dünya düşünün ve bütün dünya kadınlardan oluşuyor. Bu düzenin içinde bir çift ,bir erkek çocuğu bulur ve sahiplenmeye karar verir, kıyamazlar. Onu korumak adına dünyaya kafa tutarlar. Bu faşizm hiç bilmediğimiz bir şey değil elbet . Fakat farklı bir noktadan bakması ve yarattıgı dünya çok çarpıcı geldi (erkek olmanın suç olduğu bir dünya) ! Vay be işte buna şapka çıkarırım. Yazardan okuduğum ilk kitaptı. Kesinlikle devam edeceğim.
Konu muazzam gerçekten. Sadece arka kapaktan etkilenip kendini merakla aldıracak türden. Amma bir olmamışlık var. Anlatım tarzını üç farklı varyasyonla sunması ve kurgunun, karakterlerin ve mekanların anlatımı bir yerde nası desem sarpa sarıyor. Üçüncü bölüme cidden çok çok zor geldim. Distopya sevmeyen bir okur olarak merakla başladığım bu romanda aradığımı bulamadım desem yanlış olmaz. Belki ben yazarla tanışmak için yanlış bir kitap seçtim bilemiyorum. Bir kitabına daha şans vereceğim haddimi aşmıyorum umarım ama benim okuma zevkime hitap etmeyecekse o kitabı bitirme hedefinde olmayacağım.
Tavsiye etme konusunda çekinceliyim, kitap fiyatlarının oldukça yükseldiği şu günlerde bir arkadaştan temin mümkünse o şekilde okumanız da faydalı olabilir.
Bunca serzeniş sonrası neden üç yıldız derseniz tamamen yaratıcı konusu için..
Büyük bir hayal kırıklığı. Bıraktım, 2 gün ara verdim, sonra yine başladım ama yine bıraktım, üç gün daha ara verdim ve öylee kaldım. Elim gitmedi bir daha. İkinci bölümün ortasına ancak gelebildim, bitiremedim -ki hiç yapmam böyle bir şey. Şahane bir roman olabilecekken her bölümde anlatıcının değiştiği (ikinci bölüm ikinci tekil şahısla yazılmış) çocuk büyütmeye çalışan bir çiftin ve ergenliğiyle baş etmeye çalışan bir genç adayının sıradan hikayesine dönmüş. Ata veya ana fark etmez, meselenin erk olduğunu idrak edenleri tatmin etmekten uzak, çok ve sıradan vukuat, yüzeysel karakterler, dünyada erkeklerin olmamasına dair ufacık bir hayal etme becerisinin olmadığı bir atmosfer/dünya. Fikir iyiymiş ama içi doldurulamamış, yazık olmuş. Bitirilemeyen kitaplar diye yeni bir kategori açmak zorunda kaldım.
Distopya / Fantastik kurgu/ Bilimkurgu türünde yerli edebiyata mesafeli olduğum için çok metnini duymama rağmen beklentisiz okudum .
Yazarın okuduğum ilk kitabı ve ben yetkinliğine hayal gücüne bayıldım .
Benim için distopik kurguların başlangıcından ziyade bittikleri an zihnimde bıraktığı tatmin duygusu önemlidir .Bu kitap bunu başardı.
3 farklı anlatım tercih etmesi tahmin edileceği gibi monotonluktan çıkarıp eksik perspektifleri de tamamlamış .
Pinokyo uyarlamasının zibilyon versiyonunu görmüş olsakta bence gayet başarılı olmuş.
Gene bir cinsiyet çatışması tek tarafın haklılığını haksız çıkardı ve iki deli bir araya gelmesinin daha hayırlı olacağını gösterdi . Kitabı beğenenlere öneri kitap : 🍭 Beatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl / Amin Maalouf
konu ilginç, kitap kapağı bence mesaj açısından mükemmel, teknik iyi ancak kurgu kötü. mantık hataları, fazla dramatize bir anlatım ve ütopyaya dair pek bir şey olmaması derken tahammül etmesi zor bir hal aldı benim için.
bu durum bu tarza alışık olmamaktan kaynaklı da olabilir ancak yine de birçok eksik gördüm okurken..
Modern edebiyat eserlerini okumak zor gelir çoğunlukla okura. Oysa ben çok beğendim özellikle kurguda ikinci tekil anlatımı denemesi gayet iyiydi. Distopik bir roman için ilgi çekici bir kurgu ve deneyim. Açık fikirli okurlara göre.
Cem Akaş'tan okuduğum ilk kitap. Sanırım kolay kolay başka bir kitabını okumam. 🌬 Dünyada ortaya çıkan ve Y kromozomuna saldıran bir virüs çıkıyor. Hazır bu virüs çıkmışken erkek cinsiyetini yok edelim deniyor. Ve erkek cinsiyeti yeryüzünden siliniyor. En azından öyle düşünülüyor. Tam olarak var mı, yok mu bilinmiyor. Burası hep bir muamma. 🧞♀️ Günün birinde bir çiftin kapısının önüne bir bebek bırakılıyor. Ve bu bebek erkek. Biyolojik anne ve babasına asla ulaşılamıyor. Bebeği bulan kadınlar gizli saklı büyütmeye karar veriyorlar. Constantine çok zeki. Müthiş bir müzik dehası. Ve erkek olduğu için sanırım (aslında öyle) böylesi bir deha gelmemiş, yetişmemiş, her sınavda birinci, en gözde. Sonra tabii sorunlar baş göstermeye başlıyor. 🌸 Üç bölümden oluşuyor kitap. İkinci bölümün dili akmıyor, okuması keyifli değil. Çoğu yerde inandırıcılık sıkıntısı mevcut. Parlak bir fikir buldum diye alelacele yazmış gibi bir his bıraktı bende. Bence olmamış. Keşke olsaymış, ama olmamış. Hakikaten sağlam bir kurguya oturtmadıysanız yazmayın kadınlara ait dünyayı. Erkekleri yazın mesela. Erkeklerden oluşan dünyayı yazın. X kromozomu kalsın, ama hep tek kalsın. XX kromozomu denk gelemesin, yaşamasın vs.
Distopya sevmiyorum ama bu romanı zevkle okudum. Hem sürükleyici hem de düşündürücüydü. Kısa sürede bitirdim.
Hoşlanmadığım birkaç şey var.
Üç bölümden oluşan kitabın her bölümünde farklı bir anlatım tarzı kullanılmış. Birinci bölümde, çocuğun annelerinden birini dinliyoruz. İkinci bölümde 'sen' diline geçiyor yazar: "Öyle yapacaksın, böyle yapacaksın, sonra böyle olacak" şeklinde... Tek cümlede kahramanın başından onlarca şey geçiyor. Bu maceraların detaylandırılmasını tercih ederdim. Kitap, kahramanla yapılan bir röportajla sonlanıyor ki bu daha da acayip ve yersiz bir tercih.
Normalde bir romanın merak uyandırarak, sakince başlayıp sayfalar ilerledikçe dozu artırmasını beklersiniz. Y'nin kusuru, çok heyecanlı başlayıp sonradan tempoyu düşürmesi...
Yoksa fikir güzel, kurgu güzel, hikaye güzel. Bir hafta sonu birkaç saatinizi ayırıp okuyabileceğiniz, üzerinde düşünüp tartışabileceğiniz bir roman.
Türk edebiyatında örneğine sıkça rastlamadığımız distopya tarzında bir roman. Şöyle ki, bir dünya düşünün erkek geninin tamamen yok olduğu (sanıldığı).Y Kromozomun tamamen iflas ettiği bir dünyada geçiyor hikaye. Bu dünyada bir erkek çocuğu çıkageliyor nasıl olduğu bilinmez halde ve olaylar gelişiyor. Cem Akaş'ın Olgunluk Çağı üçlemesi ve Sincaplı Gece kitaplarından sonra denemeye devam ettiği distopik - yarım bilimkurgu öyküsüne giriş gelişme ve sonuç olarak üç başlık atıyor. Önceki bahsettiğim kitaplarına nazaran çok daha rahat okunabilen, bir iki günde bitirebileceğiniz, aslında çizdiği distopyadan öte verilen mesaj ile ön plana çıkan bir kitap olmuş. Eğer değişik tarzda bir kitap okumak istiyorsanız, bu kitaptan başlayabilirsiniz Cem Akaş için.
"Free is freed. Less is more. Equal is greater. All is one. Doubt is peace?"
"Zaten toplum uzlaşmış, ortak vicdan oluşturmuş, ya herkes buna uyacak ve özgürlük teranesi okumayacağız ya da özgürlük varsa karşısına uzlaşmaymış, ortaklıkmış çıkarmayacağız, değil mi, ikisi birden olmaz herhalde?"
"...çok kişilikli bir güzelliğin var, çeviksin, gözlerin parlıyor, geleceği, bu kadınların geleceğini temsil ediyorsun. Tıka basa doyuracaksın karnını geleceğinin kredisiyle."
"Saçları yere kadar inen, ağzı fırın kadar geniş, gözleri kor kırmızı, patlıcan burunlu, karikatür gibi bir kadın çıkacak karşına."
"...ondaki bu tevekkül halini, senden vazgeçmişliği olarak yorumlayacaksın, içinde kırılan şeylerin sesini duymaması için odana sığınacaksın."
Cem Akaş'ın Y'si, ödüllü bir çizgi roman olan ve yakın zamanda dizisi de çekilen (ikinci sezon onayını alamadı maalesef) Y: The Last Man'e olan benzerliğiyle ilgimi çekti. İki kurguyu birbirinden ayıran en önemli farksa, kitaptaki Y'mizin (Constantine) erkek kromozomunun yeryüzünden silinmiş olduğu dünyaya doğuyor olması. Onu kapılarında bulup evlat edinmeye ve bu sırrı belirsiz bir süre için bile olsa saklamaya karar veren annelerinin kararı dünyayı, daha da önemlisi Constantine'in dünyasını nasıl etkileyecek? Okur olarak, aksiyondan çok seçimler üzerinde düşünmek gerekiyor bence. "Worst-case scenarios" global bazlı olduğunda ilgimi çeken bir konu, hâliyle kitabın konusunu da yazarın üslubunu da çok beğendim. Tavsiye ederim. =)
Bilemedim. Yani tam sevecek, dahil olacaktım bir şeyler oldu sanki... Son dönemde okuduğum kitaplarda üst üste denk gelen dil/anlatım değişikliği yine (bir kez daha) kopardı ve itti beni. Kısa süreli, anlık, bir amaca yönelik üslup değişikliklerine lafım yok ama böyle tüm anlatımı değiştiren ve hatta o ana kadar akmış bütün hikayeyi havaya kaldırıp orada bırakan değişiklikler tüm okuma zevkimi elimden alıyor sanki. Mesajı da kaçırıyorum üstelik (eğer varsa)... Dolayısıyla sevdim diyemediğim ama ufak tefek yanlarına da oldukça sempati duyduğum bir kitap oldu. Çizgiromanlara ve çizgiromancılara selamlarını görmek ursula'ya el sallamak vs oldukça sempatikti. Hikaye de oldukça güzel olabilirdi. Eğer ilk kez okuduğum akaş, anlatmaktan sıkılıp aceleyle bir şeyler denemeseydi... Neyse...
Konu güzel. Kitabı okurken, sanki bir kadın yazmış gibi okuyabiliyorsunuz. Fakat aşağıda spoiler olarak belirteceğim olay, kurguyu altüst ediyor.
--- spoiler --- Erkek neslinden veba gibi korkulduğu bir ortamda, ele geçen erkek çocuğu kontrolsüz bir şekilde salıvermeleri mantığa aykırı. Eğer salacaklarsa da hormon tedavisi yapıp, kısırlaştırıp öyle salmaları gerekirdi. Diğer türlüsü tedavisi olmayan bir virüs - ki burada Y kromozomu oluyor - taşıyan bir bireyi, önce yakalayıp, sonra da öylece ortalığa bırakmaya benziyor.
Bu kadar büyük bir hata rasyonel bir romanda yer almamalı. Hatta bu kadar büyük bir hatanın absürd bir eserde bile yeri yok.
Erkeklerin bir virus salgini ile neslinin tukenmeye basladigi, sonrasinda ise sistematik olarak yok edildikleri bir duzen. Kadinlarin tum toplumlara egemen oldugu bir dunyada Constantine erkek bir cocuk. Kendisini bir gun evlerinin kapisina birakilmis bulan Arendi ile Iliada, Constantine'i tum kotuluklerden koruyabileceklerini zannederler. Kurgusunu orijinal buldugum surukleyici bir romandi. Sonu biraz aceleye gelmis gibi hissettim ama konsept olarak risk alinmis ve farkli bir bakis acisi ile yazilmis oldugu icin genel anlamda begendim.
Cem Akaş'ın ilk okuduğum kitabı "7" idi. Bu kitabı çok beğenmiştim. Sonrasında yazarı takip etmeye başladım ve "Y"'yi de okudum. Kitapla ilgili ilk izlenimim bir distopya ya da bilimkurgu kitapları gibi bir şey olduğuydu. Anlatımı akıcı ve sürükleyici buldum bu açıdan. Ayrıca beni düşünmeye de sevkettiğini söyleyebilirim. Okumak isteyenlere tavsiye ederim.