"Het huis van de drenkelingen" is een reis naar de donkerste hoeken van het menselijk bestaan. In een opvanghuis voor psychiatrische gevallen in Miami wordt de schrijver William Figueras opgenomen, in penibele mentale toestand. Het is alsof William de hel binnenstapt: vernederingen, verwaarlozing, fysiek geweld, misbruik, corrupte opzichters. Figueras legt het gortdroog vast, ook zijn eigen gedrag. Zijn dromen over Fidel Castro zijn humoristische flitsen in deze inktzwarte duisternis. Deze moderne klassieker uit de Cubaanse literatuur, vond door de tragische levensloop van de auteur pas laat zijn weg naar een internationaal publiek.
Rosales was a Cuban novelist. A double exile, writing in reaction both to Cuba's totalitarian regime and to the indifference of Cuban-American exiles bent on achieving the American Dream, Rosales created some of the best Cuban literature of the second half of the twentieth century.
Born in Havana, Rosales was a lifelong misfit diagnosed with schizophrenia. A journalist and writer while still in Cuba, he had an early brush with fame when his novel El Juego de la Viola, was a finalist in the reputable "Casa de las Americas" contest. But in 1979 he fled Castro's regime and went into exile in Miami, where he disappeared from public view. He ended up in halfway houses, "those marginal refuges where the desperate and hopeless go." The time he spent there provided the author with the material to write his most famous and viscerally haunting novella, Boarding Home (known in English as The Halfway House). He was the winner of the prestigious 1987 "Letras de Oros" (Golden Letters) contest, judged by the Mexican poet and Nobel laureate Octavio Paz. Rosales committed suicide in Miami in 1993, at the age of 47. Before doing so, he destroyed most of his work. Two novels survived: El Juego de la Viola (1967) and Boarding Home (1987).
Boarding Home was translated into English by Anna Kushner as The Halfway House and published by New Directions in 2009, featuring a preface by Jose Manuel Prieto. It has been hailed for its precise, lapidary style and its uncompromising treatment of personal responsibility for totalitarian rule. Publishers Weekly praised it as a "frightening, nihilistic cousin of One Flew Over the Cuckoo's Nest".
El Juego de la Viola is forthcoming from New Directions under the title Leapfrog.
Guillermo Rosales kendi ülkesinde (Küba) bile az tanınmış bir yazar. 47yaşında sefalet içinde ve yalnız ölmüş olması çok iç burkucu ama edebiyatının öldükten sonra anlaşılması daha da üzücü. Ölmeden önce eserlerinin bütününe yakını da yok etmiş.
Felaketzedeler Evi, fiziksel ya da ruhsal sakatlığı olanların kapatıldığı özel bir kurum. Kahramanımız halası tarafından “E bundan iyisi can sağlığı,” denerek, bu kuruma yatırılıyor. Bazı filmlerde özellikle bu tip bakım evlerinde sıcak bir atmosfer yakalar, yakınlaşmalarını, hayatı paylaşmalarını izler, içten içe bir umut hissederiz. Ne bu romanda, ne bahsi geçen olaylarda ne de felaketzedeler evinin sakinlerinde umudun, merhametin kırıntısı var. Ve müşküllüğü, acizliği, terk edilmişliği öyle sansürsüz anlatıyor ki Rosales, okuyucu olarak siz de bu insan hallerine kayıtsız kalamıyorsunuz. Aşağılama, ahlaksızlık ve fiziksel su istimaller, hepsi beyninize hücum ediyor.
Baş kahramanımız William Figuares’in ağzından dinliyoruz hikayeyi. Kendisi gibi bir felaketzede olan Francis’le tanıştığında olaylar gelişiyor. William’ın zaman zaman tekrarladığı birkaç cümle var karakterini bize harika şekilde kodlatan. O tekrar satırlarını her okuduğumda hem gülmek hem çaresizlikten ağlamak istedim ben.
Zaten roman kısacık. Ruhunuz izin verirse bir oturuşta bitirip başından kalkabilir ve kolaylıkla bitiğinde bir akıl hastanesine 2 saatliğine ziyarete gitmişsiniz hissiyle baş başa kalabilirsiniz.
Böyle sarsılmak gerek arada hayatın gerçekleriyle. İyi ki edebiyat var diye düşündüren kitaplardan, tavsiye ediyorum.
William’ın felaketzedeler evini, “Bahtsızların sonsuza dek mahkum edildiği bir dünya” olarak nitelendirmesi ve “Dışarıda bakım evi diyorlardı oraya, ama mezarım olacağını biliyordum ben,” diye devam etmesi ne kadar vurucuysa, bu romanın otobiyografik bir roman olduğunu bilmek de bir o kadar kahredici.
Ve Jaguar’a tabii ki sonsuz teşekkürler, bilinmeyen bir yazarın eserini basabilme cesaretinde oldukları ve böyle nadide işlere imza atıp bizi mutlu ettikleri için.
Felaketzedeler evi kapak resmi yüzünden aylardır elimin gitmediği bir kitaptı. Gelişigüzel yerleştirilmiş yataklar bana özensiz mezarları anımsattı. Ruhları bile huzura kavuşamamış insanların öyküsünü okuyacağımı düşündüğüm için başlamayı geciktirdim hep. İlk cümle de bu hissimi doğruladı "Dışarıda bakımevi diyorlardı oraya, ama mezarım olacağını biliyorum ben." Devamında kısa sürede bu evin içinde yaşananları okudum bitirdim. Hani bir solukta derler ya tam öyle oldu ama bunun sebebi insanın soluk almayı başaramamasıydı. Kitabın sonunda yazarın kısa hayat öyküsü ve yazdıklarıyla ilişkisine dair bir anlatı mevcut. Bunu okuyunca hem kitabın yazarın hayatından paralellikler taşıdığını görüp üzülüyor insan hem de taşlar yerine daha iyi oturduğu için daha anlaşılır oluyor okudukları. Farklı olmanın, özen gösterilmemenin, her an sürgünlük duymanın, umut etmeye korkmanın belki de buna hakkı olmadığını düşünmenin, dönüşmenin ama en çok bu tarz bakımevlerinde yaşanan her türlü istismarın kitabıydı. Mutlaka her okuyanın içinin parçalanacağı, asla duyarsız kalmayacağı şeylerdi yazılanlar. Ancak edebiyat ete kemiğe bürünüp konuşsa eminim biz okurlarından rahat koltuğumuzda bunları okuyup içlenmemizden çok daha başka şeyler beklediğini söylerdi.
Tezer Özlü, Sarah Kane gibi bol sanrılı ve sancılı yazarların ardından ve bir oturuşta okudum Felaketzedeler Evi'ni.
Felaket diye bahsettiğimiz şey yaşadığımız hayatsa; zalim de mazlum da aynı seller, depremler, fırtınalar ve dipsiz kuyularla boğuşuyorsa; her ikisinin de yoluna aynı canavarlar çıkıyor ve içinde aynı dalgalar çırpınıyorsa. Veya her mazlum bir başkasının zalimiyse... Zalim mazluma acımazken, mazlum zalimine acıyorsa... Ne zalim ne mazlum olmamaya çalışan da zalimle mazlumun acısını paylaşıyorsa...
Her türlü kayıpsak, kaybolurken yanımızda aklı taşımalı mı? Yoksa tüm bunları düşünen akıl, tam anlamıyla gereksiz bir yük mü? İşte onu bilemiyorum.
Baş karakterimiz William Küba'dan Miami'ye gelmiş sürgün bir yazardır. Karşılarında zengin bir adam bulmayı bekleyen akrabaları bunun yerine aklını kaybetmiş bir adam bulunca onunla ilişiklerini kesmişlerdir, halası hariç. Halasının da ondan pek haz ettiği yoktur ve en sonunda onu bakımevi olarak geçen akıl hastanesine götürür. Kitap boyunca William'ın burada yaşadığı şeyleri tüm açıklığı ile okuyoruz. Bir yandan da Küba Devrimi'ni eleştiriyor yazar.
Siyasi göndermelerden ziyade karakterin üzerinden anlatılan akıl hastanesindeki olaylar beni derinden sarstı. Çünkü yazar bunları kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazmış durumda, yani otobiyografik bir kitap Felaketzedeler Evi. Hal böyle olunca insana daha bir dokunuyor her satırı, daha bir sarsıyor. Yazar içinde biriktirdiği bütün öfkeyi bu kitap aracılığıyla okuyucuya geçiriyor sanki. Okurken rahatsız oluyor, öfkeleniyorsunuz.
Yazarın dili de oldukça sade ve akıcıydı. Ne ara başladım ne ara bitti anlamadım. Farklı bir şeyler okumak istiyorsanız tavsiyemdir.
Şizofren olan yazar bir süre kaldığı bakımevinin aslında çokca bilinen bir yüzünü; sefalet, bakımsızlık, kirlilik, şiddet ve taciz gibi olayları basit bir dille anlatıyor. Önceleri komunistken geçirdiği ağır psikolojik rahatsızlıktan sonra Fidel Castro’ya karşı aşırı bir nefret geliştirir. Göç ettiği Amerika’da yani sürgünde kapitalizmi de yaşar ve nihilizme kayar. Kısa olması, rahat okunması nedeniyle ağır kitap okuyorsanız araya dinlenmek niyetiyle sıkıştırabilirsiniz.
A brief and claustrophobic book, which feels especially claustrophobic – and especially brief – in the light of its author's suicide. Set in a Miami home for the mentally ill, it does bring to mind other classics like One Flew Over the Cuckoo's Nest or The Bell Jar, but only tangentially. Here the tension comes not so much from escaping the institution (in fact the door is open, for anyone who thinks they can make it on their own), but rather in how and why people choose to survive in that environment.
Rosales's characters are grotesque and their behaviours cruel and revolting. It's all a big shock for our protagonist, who, like the author, is a young writer from Cuba who boasts of having read Proust, Hesse, Joyce, Miller and Mann by the age of fifteen. Novels haven't prepared him much for the exigencies of living in a place where people are urinating in the hallways and beating each other, and where those in charge are only out for themselves.
If William, the narrator, was merely suffering at the hands of others, the book would just be unpleasant. What makes it disturbing is how easily he becomes abusive himself. Soon he is beating and punching other residents, and sexually assaulting a fellow Cuban inmate before strangling her to the point of unconsciousness.
The Cuban background is vital, because the whole book seems to be saying something complicated about William's politics. He did not leave Cuba because of Castro (‘I'm not a political exile. I'm a total exile’), but nor does he seem strongly opposed to the Revolution, at least in principle. The monstrous owner of the halfway house is described scornfully as ‘bourgeois’, and when William visits Miami's Little Havana he appears to feel no kinship with its (virulently anti-Castro) residents, who ‘flaunt thick gold chains on their necks’ and listen ‘to loud rock and exasperating drum solos on their portable radios’. He is exiled both from Cuba, and from Cuban America.
William and Frances, his victim-lover, eventually confess to each other that they were both communists once – ‘At the beginning’. William lived, he says, ‘twenty years within the revolution, as its victimizer, witness, victim’, which are precisely the roles he occupies within the nightmarish mental home. The book is in part an examination of the damage that living under a capricious regime does to your own sensibilities.
This is a key book in Cuban literature, and in Miami literature, so it's great to have this very natural translation from Anna Kushner published by the charming New Directions press. Rosales destroyed most of his work before he killed himself; this manuscript survived to be published posthumously, and given its obvious strengths, one can only imagine what else he might have produced.
Elime almamla bitmesi bir oldu sanki. Zaten kısacık, 90 sayfalık bir kitap ama çok şey barındırıyor o kısalıkta: sürgün, sığınma, nostalji, yalnızlık, umutsuzluk, vesaireler...
"Siyasi sürgün değilim. Topyekûn sürgünüm. Başka bir yerde, sözgelimi Brezilya, İspanya, Venezüela ya da İskandinavya'da doğmuş olsaydım oranın sokaklarından, limanlarından ve çayırlarından da kaçıyor olurdum diye düşünüyorum bazen."
Kitabın sonunda esere ve yazara dair kısa bir yazı daha var ve bu benim çok takdir ettiğim ama nedense çoğu yayınevi tarafından tercih edilmeyen, kitaba artı değer katan bir ekleme. Oysa bu türden beş altı sayfalık bir yazıyla hem yazara hem kitaba dair bilgiler ediniyor, eserde dikkatimizden kaçan detayları fark ediyoruz. Mesela İletişim Yayınları yapıyor bu inceliği, detaylı önsöz ve sonsözlerle ortaya konan ürünü daha bütünlüklü kılıyor. Son olarak çeviriyi beğendiğimi de belirtmeliyim.
Puanlama yapmayacağım. Hiçlik duygusu, yabancılaşma, sürgün entellektüelin bitik hayatı.. çok yazılmış, çok alkışlanmış konular. Böylesine açık açik göze sokulan şiddeti de içim kaldırmıyor artık. Neyse ki kısa kitaptı da 2 saatte bitti. Bunun üstüne iyi bir bilim-kurgu yada eğlenceli bir polisiye okumam lazim, çöküntüyü atlatmak için.
Hayattan umudunu kesmiş insanların sığındığı bir bakım evinde kaçıkların ve yapayalnız ölmeyi bekleyen insanların arasında yazılmış mükemmel bir gözlemle birleştirilmiş kült bir kitap. Ölmek için sıra beklerken tekrar hayata dönen insanların kitabı. Çok etkileyici.
Çok kısa ve çok vurucu bir romandı. 7. sayfada başlayıp 95. sayfada biten, 90 sayfadan kısa bir eser bu. Ama bu kısacık anlatımda belki yüzlerce sayfada anlatılamayacak duygu ve düşünceleri aktarmayı başarmış yazar. Uzun süredir böyle bir balyoz yememiştim, iyi geldi..
1993 yılında, henüz 47 yaşındayken kendi isteğiyle aramızdan ayrılan Rosales’in bir nevi kendi sürgün hikayesini anlattığı Felaketzedeler Evi, insanda okurken acı bir tat bırakıyor. Romanın sonundaki, Rosales’in hayat hikayesini anlatan bölüm ise daha da buruk ve etkikeyici.
Kitabı okurken aklıma bir başka sürgün Reinaldo Arenas gelmişti. Meğer zaten arkadaşlarmış ve Rosales, Arenas’ın ölümünden çok etkilenmiş. Umuyorum ki aradıkları huzuru sonunda bulmuşlardır.
"Ölülerin kemikleri üzerinde sür arabanı ve sabanını. Izdırabın yolu bilgeliğin sarayına çıkar. Daima yetersizliğin eşlik ettiği yaşlı ve çirkin bir kız kurusudur ihtiyat. Budalılığın zamanıdır saatle ölçülen Bilgeliğinki değil."
Uzun zamandır bu kadar karamsar ve merakla okutan bir roman okumamıştım. Bu roman bir renk olsa kahverengi ile siyah arasında bir renge sahip olurdu, aralardaki şeffaf gri tonları dikkatli gözler fark ederdi.
Kitabın başından beri konulan klinik teşhisin yanlışlığı üzerine oldukça düşündüm. Kitabın sonundaki makalede kendisine sınırda kişilik bozukluğu teşhisi konulduğunu yazdıklarında ise bunu daha tatmin edici buldum. Francis’in boynunu öldüresiye sıkıp sonra ona aşık olması, reyes’i döverken işte merhamet yine geliyor demesi ve kendisini asla yeterli görmemesi ve yaktığı bütün sayfaları durumu daha net ortaya koyuyor. Bütün dünyanın sürgünü olmak, bir davaya kendisini adamışken diğer yandan onun kurbanı olmak karşısında verilebilecek en makul tepki sanırım sınırlarda dolaşmak olurdu. Kitabı bir şizofrenin günlüğünden ziyade iyi ile kötünün arasında ani gidiş gelişler, umudu ve umutsuzluğu her anında yaşamış olmanın gerilimi, üretmek ve yok etmenin münakaşası penceresinden okursanız bu adamın sanrıların ve seslerin mahkumu olmadığını anlayabilirsiniz. Kitaptaki olaylar ve düşünsel akışlar, rüyalar daha anlamlı bir bütün haline gelebilir. Özetle, Rosales umudun ve umutsuzluğun uçlarında dolaşmış, bu gidiş gelişleri ile yalnızca kendi yıkımını değil umudun yıkımını da okura iliklerine kadar hissettirebilmiş ve yine aynı yıkıcılıkla yaşamına son vermiştir.
Bir de kendisini Küba’ya ilişkin romantik yaklaşımdan arındırması, bütün partilerin hapislerinde yatan karakterleri ile hepimizi aynı kadere ortak ettiğini düşünüyorum. Kendisini karşılayabilecek bir akım varsa bile içine dahil edildiği bütün gruplara duyacak öfkesi ve sarsılmaz bir yıkıcılığı var Rosales’in. Nihilizm diyemiyorum, öyle olsaydı öfkeyi duymazdık diye düşünüyorum. Sonuç olarak, bütün köylerden kovulmuş olan bir avuç azınlığa yazılmış bir kitap. Bu sertlik, gerçeklik, sarı çarşaflar, ter kokuları ve buruşmuş tenler zihninizden uzun müddet çıkmayacak. İyi okumalar.
Ne merhamet ne de umut bulamazsınız bu evde. Vampirler ülkesinde yaşadığını söyleyen sandüviç satıcısı, tüm dikta rejimlerinde özgürlüğünü kaybetmiştir. Sistemin ne mene birşey olduğunu bir kez daha farkettiren bir evin öyküsü... Kimsesizlik, yoksulluk, tükeniş...
Artık orijinal hali ile mi, yoksa çevirisiyle alakalı bilmiyorum ama sevişmenin yine 'içine girdin , içine girdiğimde' diye anlatıldığı ya da bu şekilde çevrildiği bir esere daha denk geldim. Neden her yazar mutlaka içine girdiğini her defasında bastıra bastıra belirtmek zorunda. Ne kamışmış be kardeşim.
Açıkçası konu muazzam , taşlamalar hoş, yazı dili de başarılı. Buram buram sidik, ter ve bok kokusu geldi burnuma ama çok hızlı ilerledi her şey. Sanki bir süre verilmiş ve o süre içerisinde tamamlanması gereken bir esermiş gibi yazılmış. Oradaki hastaların hikayelerini tek tek dokunulsa çok daha güzel olurdu sanki. Sadece birer ayrıntı olarak kaldı hayat bir felakete dönmüş insanlar. İlk defa bir kitabı gereksiz şekilde kısa buldum.
Küba edebiyatından okuduğum ilk eser. Değişik fakat güzeldi. Burdaki “güzel” iç burkucu manasında ama. Yazarın hayatının sonlanışı da hüzün kaplı, hayatına yansımaları kitabı yazışından bile belli. Tek olumsuz görüşüm, çok sık mide bulandırıcı söylemlerin yer alması. Ama çok da önemli değil. Ümidin çok saf bir haliyle karşılaşıyorsunuz kitapta, sırf bunun için bile okunur.
Felaketzedeler Evi, kesinlikle okuduğum en sarsıcı romanlardan biri. Kübalı yazar Guillermo Rosales’in kendi hayatından izler taşıyan roman, 1980’lerde Miami’nin çoğunlukla siyasi sürgün olan Kübalı göçmenlerin yaşadığı bir bölgesindeki özel bir bakımevini ve sakinlerini anlatıyor. Toplum dışına itilmiş bir grup insanın, sözde onlara sosyal yardım sağlamakla görevli bu bakımevinde yaşadıkları sefalet ve gördükleri insanlıkdışı muamele çok etkileyici, Rosales’in bunları aktarma tarzı da ona keza. “Hayatın adaletsizliğine, ona en büyük zararı olan şeyle, entelektüel şiddet ve öfkeyle karşılık vermek gerekir.” diyen Rosales’in yaşadıklarından izler taşıdığını bilerek okuyunca daha da çok sarsıyor kitap. Çok etkilendim. Mutlaka tavsiye ederim.
İçinde barındırdığı ilkellikle beni ürperten bir okuma oldu. Sonunda yer alan yazarın hayatına ilişkin notları da okuyunca hikayenin aslında mini bir otobiyografi olduğunu görüyorsunuz. Yalın bir anlatım iyi bir çeviri ve Jaguar kitap ayrıcalığı bir arada.
‘Adım William Figueras. On beş yaşında koca Proust’u,Hesse’yi,Joyce’u,Miller’ı,Mann’ı okudum. ... Sonra tırlattım.’ . Yalnızca Küba’dan değil hayatından sürgün edilmiş yazar Figueras’ın hikayesi. Kendisi içi boş bir poşet gibi rüzgarda savruluyor ancak bu rüzgar adına bakımevi dedikleri yerin pencerelerinden içeri sızmıyor. . Bakımevi kokuyor, bakımevi soğuk. İçindekiler ise sömürülen,sündürülen, gün geçtikçe ruhları çıkartılan bedenlerle dolu. İki seçenek var: sokakların tekinsizliği ve gün geçtikçe delirmek. İyi olan seçenekler için şans gerekiyor, o şans ise Figueras’ın kapısını çalmaya pek niyetli değil. . Otobiyografik bir eser ‘Felaketzedeler Evi’. Guillermo Rosales, entelektüel bir şiddet duyuyor içinde.Küba’nın ve Küba hariç her toprağın baskıladığı şiddet bu. 47 yaşına kadar üreten ama bir yandan ürettiklerini yakan, 47 yaşına kadar aklının ipinde cambazlık yapan, 47 yaşına kadar komünistliği-deliliği-kültürü tadan Rosales, işte o 47 yaşında ölmeye karar veriyor. Yazıldığında ‘piyasası olmayacağı söylenen’ eser şimdilerde kült kitaplardan sayılıyor. Kendisi bu duruma büyük ihtimalle gülerdi. En azından Figueras gülerdi,buna eminim. . İspanyolca aslından çeviride Gökhan Aksan yer almakta. Kapak tasarımı ise David Drummond çalışması. Kitabın sonuna eklenen Ivette Leyva Martinez’in incelemesi ise hem yazarı hem eseri kavramada rehber niteliğinde~
Kendini yazan bir yazar daha. intihar eden bir yazar daha. Knut Hamsun gibi (Aclik), Dostoyevski gibi (Budala) kendini yazmis Rosales. Sanirim kendini yazan insan daha guzel anlatabiliyor duygulari. Sonucta bizzat yasadigi icin, konuya daha hakim oluyor ve bizide pesinden surukleyebiliyor. Eminim sizin akliniza gelen bissuru yazar vardir romaninda kendini anlatmis olan. Lutfen hatirlatin bana. Ben simdi bir cirpida hatirlayamadim daha fazla. intihar edenleri de hatirlatin. Rosales’te hem fiziksel hem psikolojik olarak sagliksiz gecirmis hayatini ve sonu sakagina kendi elleriyle siktigi bir mermiden olmus. Benim aklima elbette kitapta da bahsi gecen Heminway geliyor. Daha sonra Sylvia Plath ve elbette ki Stefan Zweig var. kitap bir yaslilar yurdunda geciyor. Bir bakim evi, bir siginma evi burasi. Kahramanimiz William Kuba’dan Amerika’ya gocmus basarisiz bir yazardir. (Kendisi dedim ya ) Miami’ de cok rezil bi siginma evinde ki hayal kirikliklari. Guguk Kusu’nu da hatirlatti bana.
Yazarın intihar ettiğini bildiğimden uzun bir süre kitaba elimi sürmek istemedim. Çünkü üzeceği belliydi ve nitekim de öyle oldu. Acı olan ise çıplak gerçeklik değil, çıplak gerçekliğin arkasına sığınarak duygularını gizlemesiydi. Daha da açık olmak gerekirse kitapta kendi duygularını açığa çıkartmaktan çok, insanların daha çok üzüleceğini ve tepki vereceğini bildiği çıplak gerçekliklerle hedef şaşırtmasıydı. Kitap aslında sürekli kendini yeren, eleştiren, değersiz gören, yaptığı hiçbir şeyi beğenmeyen ve yok eden bir adamın yine içinde bulunduğu mekanda kendini görünmez kılmasını gözler önüne seriyor ve insanın içini en çok bu acıtıyor. Yoksa anlattığı karakterler ve yaşanan olaylar artık hepimizin kanıksadığı ve maalesef bildiği şeyler...
Guillermo Rosales pek tanınmayan bir yazar, kendisi oldukça zorlu bir hayat yaşamış ve daha önce yazmış olduğu metinleri de birkaç istisna dışında bir şekilde imha etmiş ve Felaketzedeler Evi öyle bir istisna ki kendisine ödül bile kazandırmış.
Kitap adına öncelikle çevirmeni tebrik etmek istiyorum, özellikle de kitabın başlığı için. "Boarding home" aslında dilimizde bakımevi olarak çevrilir. Kitapta bu bakımevinde kalan bir avuç parçalanmış ruhların tasviri yer alıyor ve aslında her birinin ne kadar felaket durumda olduklarını ve git gide daha da beter hale geldikleri anlatılıyor. Bu doğrultuda kitabın başlığı benim gözümde tam anlamına kavuşmuş oluyor. Oldukça karamsar bir metin bu ve otobiyografik olması hikayeyi daha da karamsar hale getiriyor.
Nitekim benim de daha önce bir huzurevinde staj yapma fırsatım olmuştu ve ister istemez kendimi kitaptaki karakterler ile benim çalıştığım huzurevinde kalan sakinlerle karşılaştırırken buldum. Fakat kitapta beni bu kadar etkileyen ve yüreğime dokunan şey bakımevi sahibinin ve çalışanlarının kalan sakinlere yönelik kötü muameleleri ve hatta onları sömürüp sindirmeleriydi. Hayatın bazı mekânlarda daha acımasız hale gelebileceği çok açık bir hal alıyor böylelikle. Sanırım bazı yerler insanın içinde bir yerlerde var olan kötülüğü ve merhametsizliği açığa çıkaracak bir güce sahip.
Reading this short book was especially tragic knowing this gifted author struggled so much personally with mental illness and that he would die by suicide shortly after publication. This story was haunting, revealing the miserable lifestyles of poverty and the abuse of power on the vulnerable sector. The main character seemed to be on the road to recovery. I wish that the author had not destroyed most of his written work before he died.
Müthiş derecede rahatsız edici... Yazarın olayları bütün çıplaklığı ve çirkinliği ile anlatması, arka planda sessizce duran ve hiçbir zaman kendini hissettirmeyen sistem ve rejim eleştirisi, hepsi üzerine yazılacak o kadar çok şey var ki. Yaklaşık iki saatte okunup biten ama etkisinden uzun süre çıkamayacağınız bir kitap.
Basindan sonuna, karnimda kasilmalarla okudugum, cok gercek, cok rahatsiz edici bir romandi Felaketzedeler Evi. Tum yalinligiyla agzima sicti diyebilirim. Son donem okudugum en guzel kitapti.
“Siyasi sürgün değilim. Topyekun sürgünüm. Başka bir yerde, sözgelimi Brezilya, İspanya, Venezüela ya da İskandinavya’da doğmuş olsaydım, oranın sokaklarından, limanlarından ve çayırlarından da kaçıyor olurdum diye düşünüyorum bazen.”
Fazlasıyla sert bir kitap. Yazar kendi hayatından da izler taşıyan bu eserinde hayatın zorlu, acımasız ve kahredici yönlerini tüm gerçekliğiyle yansıtıyor.
Bir kaçıklar evindeyiz. Küba’dan Amerika’ya kaçıp gelen kahramanımız Amerika’da “Bundan iyisi can sağlığı.” düşüncesiyle bu kaçıklar evine yerleştiriliyor ama burası öyle korkunç bir yer ki anlatılamaz. Bu atmosferi hissetmek için mutlaka okunmalı kitap. Her hastanın hikayesi farklı kitabı okudukça insanın içi bunalıyor, üzülüyor ve sinir doluyor. Kahramanımız bol kitap okuyan gençliğinde çok önemli yazarların eserlerini okuyup bitirmiş ve kendi çapında kitap yazan birisi. Böyle bir insanın böyle bir mekana hapsedilmesi insanı delirtiyor. Sanki kitabın başında kahramanımızla birlikte ben de o eve girdim ve oradaki kaçıklarla birlikte yaşamaya başladım. Böylesi bir etkiyi bu kadar kısa kitapta yaratmak gerçekten muhteşem bir şey. Bu kadar kötülüğün yanında çok saf bir aşk hikayesine de tanıklık ediyoruz kitapta. Yazar keşke daha çok kitap bıraksaymış bize dedim kitabı bitirince.
Yazarın hayatı ve eserleri hakkında kitabın sonunda yer alan yazıyı okuduktan sonra esere bakışım da daha netleşti. Yazar gerçekten çok farklı birisi. Çoğu eserini de yazdıktan sonra yakmış. Psikolojik sorunları, bakımevi tecrübesi olan birisi olduğunu öğrenince kitaptaki bu gerçekçilik şaşırtmıyor insanı.