Kedileri nasıl bilirsiniz?
İnternette izlediğimiz komik videolara ya da elbette evde beslediğimiz güzel canlara bakarak yanıtlarsak bu soruyu, büyük bir çeşitlilik sağlayamayız. Huzur veren, bizi eğlendiren, çoğu zaman sırf gözlerine bakarak bile mutluluk sahibi olduğumuz bol tüylü, çokça sevimli yaratıklardır kediler. Hem de ta Antik Mısır’dan falan beri. İflah olmaz bir kedisever olarak benim de hiç itirazım yok buna. Fakat, unuttuğumuz bir şey var burada: Kediler, tarih boyunca en az evrimleşen canlı türlerinden biridir. İhtiyaç duymamışlardır. Avcılıktaki ustalıklarını kurnazlıkla, yani ¬(bilhassa da insanları) manipüle etme yetenekleriyle birleştirerek, uyum sağlamayı değil, kendilerine uyum sağlanmasını başarmışlardır. Kediler zekidir. Fazla zekidir.
İşte Dehşet de böyle bir kedi. Kapkara bir yün yumağı. Eksiği yok, fazlası var. Çocuk edebiyatının nüktedan ve yaratıcı ismi Michael Rosen’ın kitabını özel kılan şey ise bambaşka... diyemeyeceğim aslında. Çünkü hikâye kedilerin tam da bu özelliklerine dayanıyor. Lakin onun da fazlası var, çok daha fazlası.
İlk bakışta basit bir kedi-fare mücadelesi gibi görünüyor bu “ibretlik masal.” Fakat sonradan, ki hep sonradan gelir aklımız başımıza, her okuyuşta daha da derinleşen bir anlatı olup çıkıyor. Evet, mazlum fareler bu zalim kedinin mezalimine karşı bir savaşa girişiyorlar, ama bunu yapış şekilleri, dahası usta yazar Rosen’ın bunu anlatış şekli her şeyi değiştiriyor.
Michael Rosen son derece siyasi bir figür. Sosyalist. Aktivist. Köşe yazarı. Mücadeleci ve savaşçı. Aynı zamanda yazar ve şair. Ve tüm bunların bir araya gelişi sayesinde, bu kitabın ortaya çıkışı şaşkınlık yaratmıyor.
Farelerini önce ateşe atıyor Rosen. Mecbur buna, çünkü hakiki dünya da böyle. Tek tek av oluyor bu aval fareler. Hakaret olsun diye demiyorum; gerçekten de o kadar sersemler ki, “yemlerini” kapar kapmaz bir anda tamamen bireyselleşiyorlar ve Dehşet’in patisine düşüyorlar. Üstelik bunu anlamaları hayli zaman alıyor. Neden sonra aralarından biri çıkıp, “Arkadaşım, biz niye böyleyiz?” diyor ve nihayet, nihayet, birlikte hareket etmeyi akıl ediyorlar. Sonuç, katışıksız bir zafer.
Fakat hepsinden ötesi şu belki de: Bu kadar kısa, bu kadar komik ve aynı zamanda bu kadar politik bir şey yazmak, hem de bunu çocukları hem eğlendirip hem de düşündürecek şekilde başarmak hakiki bir deha göstergesi. Ve tabii, bahsettiğim üzere, tecrübe eseri.
Her neyse... Merak ediyorum da, Michael Rosen acaba Pink Floyd seviyor mudur?
Eminim seviyordur.
Çünkü aslında tüm bu hikâyenin damıtılmış hâlini Roger Waters, zamanında birkaç kelimeyle özetlemişti: Together we stand, divided we fall.